Zekat

Namaz kılarız, zekat vermeyiz diyenler, aslında zekatı kabul etmiyorlar.
Zekatın Allah emri olduğuna inanmak istemiyorlardı.
Halbuki:
Zekat, İslâm’ın beş şartından biridir.
Zekat, dini bir vazifedir.
Zekat, zenginin malındaki fakirin hakkıdır.
Zekat, zenginden alınır, fakir ve yoksul olanlara verilir.
Zekat, Allah’ın rızasını kazanmak için gayretle yapılan, namazdan sonra en kıymetli bir ibadettir.
Zekat, Müslüman’ı ruhen, zihnen ve mali yönden arıtan ve disiplin
içinde tutan bir ibadettir.
Zekat, toplumdaki ekonomik eşitsizlikleri mümkün olan en alt düzeye
indiren bir ibadettir.
Zekat, zenginlerle fakirler arasındaki düşmanlıkları yok eden, zenginlerle
fakirleri birbirine saygılı hale getiren bir ibadettir.
Zekat, zenginlerin toplumdaki fakirleri istismar ederek daha zengin
olmasını ve fakirlerin de daha fakir düşmesini önleyen bir ibadettir.
Peygamberimiz (sav) buyurdu:
Zekat, İslâm’ın köprüsüdür.
Allah Göğsünü Açmış
Sahabe, Hz. Ebubekir’in zekât vermeyenler üzerine askeri birlik gönderip onlarla
savaşmasını yerinde doğru bir karar olarak kabul ettiler.
Hz. Ömer daha sonra şöyle dedi:
“Meğer, Allah Hz. Ebubekir’in göğsünü açmış, ona doğruyu göstermiş. Çünkü ben de doğrunun bu olduğunu sonradan anladım ve bildim.”
Mürtedler boş durmuyorlar, baskınlar yapıyorlar, cahiliyye döneminin katliam ve yağmalarına taş çıkartacak vahşetler sergiliyorlardı.
Kısası Enbiya sahibi merhum Ahmed Cevdet Paşa dinden dönmeleri
şöyle açıklar:
“İrtidat gailesi birden bire pek büyüdü. Her tarafı dehşet bürüdü. İsyan
bulutları ufukları kapladı. Yemen’de ve diğer yerlerde bulunan memurlar
dönmeye, uzak ve yakın yerlerden hep kara haberler gelmeye başladı.
Ehl-i İslâm karanlık gecede yağmura tutulmuş koyun sürüleri gibi hayret
ve korku içinde kaldı.”
Müslümanlar arasında ittifak sağlandı. Mürtedler üzerine askeri birliklerin
gönderilmesine karar verildi. Bu askeri birliklerin vazifesi şunlardı:
Mürtedlerin saldırılarını durdurmak.
Mürtedleri etkisiz hale getirmek.
Mürtedleri tekrar İslâm’a döndürmek.
Bunun için seferberlik ilan edildi. Eli kılıç tutan her müslüman mürtedlerle
savaşmakla yükümlü tutuldu. Çünkü bu savaş ölüm kalım savaşı
idi. Müslümanlar da seve seve savaşa katıldılar.
Mürtedlere Mektup
Bu sıralalarda mürtedler defalarca Medine’ye hücum ettiler. Hücumları
geçitlerde yirmi dört saat nöbet tutan nöbetçilerin vaktinde haber vermesi ile geri püskürtüldü.
Hz. Ebubekir, kumandanları ve askerleri aynı zamanda irşat görevi ile
de yükümlü tuttu.
Dinden dönenlere bir mektup yazdı. Mektubu onlara gönderdi. Mektubunda şunlar söylüyordu:
“Allah’ın selamı İslâm üzere olan ve İslâm’dan sonra küfre ve şirke dönmeyenler üzerine olsun!
Kendisinden başka ibadete layık hiçbir şey olmayan Allah’a hamd ederim ve şehadet ederim ki, Muhammed O’nun kulu ve elçisidir. Onun
getirdiği dine inanıyoruz. Bu dini reddedenleri kafir olarak biliyor ve
onlara savaş ilan ediyoruz.
En yüce olan Allah, Muhammed (s. a. v)’i müjdeleyici, uyarıcı ve davetçi olarak gerçek din ile gönderdi. Ta ki, insanları kötü amellerinin
sonuçları konusunda uyarsın ve kafirlere karşı hüccet getirsin.
Muhammed (s. a. v)’in davetini kabul edenlere Allah doğru yolu gösterdi. Bu davete sırt çevirenleri de, çaresiz İslâm’ı kucaklayana kadar cezalandırdı.
Allah’ın dinini tesis ettikten ve vazifesini tamamladıktan sonra Peygamber aramızdan ayrıldı.
Ey insanlar! Allah’tan korkunuz ve Allah’ın size vaad ettiği akıbet ve
mükafatları hak etmeye çalışınız. Peygamber’in getirdiği dine uygun
hareket ediniz. Onun gösterdiği yolda yürüyünüz. Allah’ın size verdiği
dine sımsıkı sarılınız.
Allah’ın rehberliğini ve hidayetini kabul etmeyen doğru yoldan sapar.
Allah’ın korumadığı kimse hasta bir kimsedir. O’nun himayesinde ol mayanın hamisi yoktur.
Allah’ın, yol gösterdiği kimseler doğru yolda bulunanlardır. Allah tarafından bu yoldan
döndürülenler doğru yol üzerinde kalamazlar.
Batıl yoldaki bir kimsenin hiçbir iyiliği, o kişi İslâm’ı kabul etmedikçe ve
O’nun hakikatine inanmadıkça, kendisine bir fayda sağlamaz.”
Mürtedlere Karşı Takip Edilecek Yol
Önce, mürtedler İslâm’a davet edilecek.
İslâm’ın onlara yüklediği vazifeler ve verdiği haklar açıklanacak.
Daveti kabul edenlere dokunulmayacak.
Daveti kabul etmeyenlerle savaşılacak.
Hz. Ebubekir’in davet usulünü kumandanlar uyguladılar. Karşılarında
İslâm askerlerini bulan bir kısım mürtedler ve zekât vermemekte direnenler, davete
uydular, itaat etiler. Zaman içerisinde de sağlam Müslüman oldular.
Direnenlerle de savaşıldı.
Hafızlar Şehid Oldu
Peygamber olduğunu iddia eden Museylemet’ül Kezzab iddiasında direndi. Kabilesinin kalabalık oluşuna güvendi. Yanında kırk bin mürted vardı. Başlangıçta üzerine gönderilen İslâm askerleri başarılı olamadı.
Bundan da cesaret aldı. Yalancı peygamberliğinde ısrar etti. İnsanları
kendisine inanmaya çağırdı.
Hz. Ebubekir, bütün askerleri topladı. Halid bin Velid kumandasında yalancı peygamber Museyleme’nin üzerine gönderdi.
Museyleme, İslâm ordusunun öncü birliklerini de tesirsiz hale getirdi. Çünkü Müseylemenin kabilesi “Beni Hanif” büyük bir kabile idi, ordusu da kabile mensuplarından meydana gelmişti. Bu nedenle Müseyleme’nin taraftarları kabileleri için canla başla, inatla savaşıyorlardı.
Yemame’de Halid bin Velid kumandasındaki İslâm ordusu ile Müseylemet’ül Kezzab’ın ordusu arasında büyük bir savaş oldu. Başlanğıçta Kezzab’ın ordusu üstün göründü. Fakat İslâm ordusunun şiddetli hucumuna dayanamadı. Bu sırada Uhut savaşında Hz. Hamza’yı şehit den Vahşî aynı kargı ile Museylemet’ül Kezzab’ı öldürdü. Museyleme öldürülünce ordusu tutunamadı, dağıldı.
Bu savaşta Museyleme’nin ordusu yirmi bin kişi kaybetti. İslâm ordusu da ikibin şehit verdi. Muhacir ve Ensar’ın ileri gelenlerinden bir çoğu Yemâme Savaşı’nda şehit oldu veya yaralandı. Birçok Kur’an hafızı şehitler arasındaydı. İslâm ordusunun Yemame Savaşı’ndaki kaybı, o zamana kadar yapılan savaşlardaki en büyük kaybı idi.
Kısas-ı Enbiya sahibi merhum Ahmed Cevdet Paşa Yemame Savaşı’nda şehit olanları şöyle anlatır:
“Şehitlerin üç yüz altmış küsürü mühacirlerden, bir o kadarı da ensardan, geri kalanı da tabiindendi.
Hz. Ömer’in büyük kardeşi Zeyd bin Hattab, İslâm ordusunun san cağını taşıyordu. O da şehit olanlardandı. Ondan başka Hz. Zübeyr’in kardeşi Sâib, Peygamberimiz zamanındaki hatiblerden Sabit bin Kays, ensardan meşhur Ebu Dücâne, Ebu Huzeyfe bin Utbe, Ebu Huzeyfe’nin azatlısı olup akıl ve tecrübesi ile meşhur Salim gibi ashabın büyükleri ve yetmişi geçen Kur’an hafızı bu şehitler arasındaydı. Sağ kalanların çoğu da yaralıydı. Allah cümlesinden hoşnut olsun”.
Mürtedlerle savaş iki ay sürdü. İki ay içinde bütün irtidat hareketleri sona erdirildi. İslâm devleti yeniden Arabistan Yarımadası’na tam manası ile hakim oldu. Bu hâkimiyet, Allah’ın yardımı, halim, selim bir zat olan Hz. Ebubekir’in Kur’an ve Sünnet ahkamına uygun olarak sağlam duruşu, sağlam idaresi, Ashab-ı Kiram’ın cansiperane Allah için gayretleri ile sağlanmıştır.
Allah’ın vadi vardır. Müslümanlar Allah’ın emirlerine uygun yaşarlar ve hareket ederlerse, Allah’ın yardımı onlarla beraberdir. Allah’ın vadi yerine geldi. Müslümanlar, mürtedlerle yapmış oldukları savaşları kazandılar.
Hz. Ebubekir Yemame Savaşı’nı kazanmış olan Halid bin Velid’e bir mektup gönderdi, zaferlerini tebrik etti. Hazreti Ebubekir mektubunda şöyle diyordu:
“Allah’ın kulu ve Rasûlullah’ın halifesi Ebubekir’den Halid bin Velid’e
ve beraberinde samimiyetle ona refakat eden Muhacir, Ensar ve Tabilere!
Allah’ın selamı üzerinize olsun!
Kendisinden başka ilah olmayan Allah’ın size lütfettiği başarınızdan dolayı çok sevinçliyim.
Vadini yerine getiren, kulunu zafere ulaştıran, dostunu yücelten, düşmanını zelil eden ve tek başına bütün varlıklara hükmeden Allah’a hamdolsun.”

Mushaf
Yemame Savaşı’nda pek çok hafız şehit olmuştu. Yapılacak savaşlarda da hafızlar şehit olabilirdi. Onların ezberinde olan Kur’an-ı Kerim, Peygamber zamanında vahiy katiplerine tamamen yazdırılmıştı. Fakat yazılanlar bir araya getirilmemişti. Sahifeler dağınık bir halde idi. Hz. Ömer bu dağınık sahifelerin bir araya getirilmesini, bir “Mushaf” halinde toplanmasını istedi.
Kur’an-ı Kerim’i bir “Mushaf” haline getiren heyetin başkanı Zeyd bin Sabit Kur’an-ı Kerim’in sayfalarını bir Mushaf haline getirmelerini şöyle anlatır:
“Yemame savaşından sonra Hazreti Ebubekir beni çağırdı. Gittim. Yanında Hz. Ömer vardı. Bana şöyle dedi:
“Ömer bin Hattab gelip, Yemame Savaşı’nın çok şiddetli geçtiğini ve birçok hafızın hayatını kaybettiklerini söyledi. Başka savaşlarda da hafızların hayatlarını kaybetmelerinden, böylece Kur’an’ı yitirmekten korkuyorum. Bunun için Kur’an ayetlerinin bir araya toplanmasına karar verdim.”
Bunun üzerine ben, Hz. Ömer’e dönerek:
“Rasûulullah’ın yapmadığı şeyi biz nasıl yaparız” dedim.
Hz. Ömer:
“Vallahi bu daha hayırlıdır. Yapılması lazım” dedi. Aradan çok geçmeden benim içimde de aynı istek belirdi. Hz. Ömer’in doğru söylediğini anladım.”
Hz. Ömer, Ebubekir’in yanına oturmuş konuşuyordu. Hazreti Ebubekir bana:
“Sen akıllı bir gençsin. Sana güvenimiz var. Hem sen Rasûlullah’ın vahiy kâtipliğini de yaptın. Bunun için Kur’an toplama işini sen üzerine al” dedi.
Vallahi bana bir dağ al, taşı deselerdi bu, Kur’an toplama işinden daha kolay olurdu.
“Peki, Rasûlullah’ın yapmadığı bir işi nasıl yapıyorsunuz?” dedim.
“Bu gerçekten çok hayırlı bir iş” dedi.
Hazreti Ebubekir, bu işi üzerime almam için ısrar ederken, aniden Allah gönlümü açtı. Aynı duygu bende de belirdi. Ben de onların görüşlerine katıldım.
Kur’an ayetlerini toplamaya başladım. Beyaz taşlara, kürek kemiklerine, hurma kabuklarına yazılanların hepsini topladım. Kur’an’ı ezberleyip hafızalarına nakşedenleri de çağırdım. Toplanan Kur’an ayetlerini bir “Mushaf”haline getirip Ebubekir’e teslim ettim. O vefat edince bu emaneti Hz. Ömer teslim aldı. O da vefat edince kızı Hz. Hafsa teslim aldı:”
Hz. Osman zamanında Hz. Hafsa’da bulunan Kur’an-ı Kerim, yedi nusha çoğaltıldı. Kufe’ye, Basra’ya, Şam’a Mekke’ye, Yemen’e ve Bahreyn’e gönderildi. Bir nushası Medine’de, Hz. Osman’ın yanında kaldı. Çünkü İslâm dünyası genişlemişti. Bölgeler arasında Kur’an okuyuşu bakımdan farklılıklar meydana gelmişti. Hz. Osman, bölgelerin merkez şehirlerine gönderilen Kur’an–ı Kerim’lerin yazılışının esas alınarak okunmasını istedi.
Bu gün elimizde bulunan Kur’an-ı Kerim, Peygamberimiz’e Allah tarafından vahiy ile bildirilen Kur’an-ı Kerim’in aynısıdır.
Fitneler Yok Edildi
Ali Özek tarafından tercüme edilen “Hazreti Ebubekir Şahsiyet ve Dehası” adlı kitabında Abbas Mahmud El-Akkad, Hz. Peygamber’in vefatından sonra dinden dönme (İrtidat) ve zekâta karşı çıkma fitneleri hakkında Hz. Ebubekir’in kararlı tavrını şöyle açıklar:
“Hz. Ebubekir (r.a.) irtidat fitnesini, başından sonuna kadar böyle bir fitnenin görmesi lazım gelen mukabelenin en şiddetlisi ile karşıladı.
Her adımında, yayıldığı her yerde, onu kendisine has ilacı ile tedavi etti. Sesini ilk yükselttiği andan itibaren onu yakalamaya koştu. Bütün kuvveti ile onu teslim alıp, layık olduğu dersi vermek için irtidat fitnesini gece gündüz adım adım takip etti.
Onun bu fitnede gösterdiği celâdet ve salâbetin en ileri irade ve sebat örneği, isyanda inat eden, dostane nasihati kabul etmediği gibi, ceza ihtarına da aldırmayan mürtedleri cezalandırmasıdır.
Onlara verilen ceza, işledikleri ve inatla işlemeye devam ettikleri suçlarına en layık ceza idi.
Şöyle ki; Bir takım insanlar dinin emirlerini hiçe sayarak İslâm’ı küçümsediler, mallarında cimrilik yaptılar. Onların bu cimriliği Allah’ın emrettiği zekat farizasındaki dini kaideyi inkara kadar vardı.
Binaenaleyh, isyana yeltendikleri halife tarafından kendilerine verilecek ceza, ibret alacakları ve hayatları boyunca hiç unutamayacakları bir ceza olmalıydı. Onlar kendilerini fitneye sürükleyen, isyanda ısrar etmelerine sebep olan mallarını da kaybetmeliydiler. Evet, memleketleri, otlakları, sürüleri ellerinden alındı. Bunlar mükafat olarak mücahitlere verildi. Bazı bölgelerde Halid bin Velid yumuşadı. Fakat esasen yumuşak huylu ve merhametli olan, Ebubekir bunda hiç yumuşamadı.
Zekat vermeyi reddedip, müslümanları haksız yere öldürmek sûretiyle tecavüzde bulunanlara karşı kısası tatbik etti.
Onların tecavüzleri ve ihtar edici nasihate kulak vermemeleri sebebiyle artık Hz. Ebubekir’de hiçbir şekilde yumuşama ve merhamet belirtisi görülmedi.
Bu doğru ve yerinde bir cezadır. Çünkü verilen ceza suç olarak işlenilen amel cinsindedir.
Bir küçümseme ki, bir kuvvetle mukabele görüyor ve kendisi küçülüyor.
Eldeki malla yapılan bir cimrilik ki, o malın kaybı ile bitiyor.
Bir büyüklük taslama ki, sonunda rezil ve rüsva olarak çamurlara gömülüyor.
Neticede imanı geçici dünya malına tercih eden halis mücahitler, dünya malını imana tercih eden zalim ve gaddar asilerden intikamını alıyorlar.”
Canım Sana Feda Olsun
Ebu Reca Basri şöyle der:
“Medine’ye girdim. İnsanları bir yerde toplanmış gördüm. Bir adam, bir adamın alnından öpüyor ve ona şöyle diyordu:
“Canım sana feda olsun! Eğer sen olmasaydın mahvolmuştuk”
Dedim ki:
“Öpen kim, öpülen kim?”
Dediler ki:
“O Ömer’dir. Mürtedler harbinden dolayı Ebubekir’i alnından öpüyor.
Çünkü mürtedler zekatı vermeyi reddetmişlerdi. Ebubekir onları dize getirdi ve zekâtları aldı.”
“Kader, münakaşaya mahal bırakmaksızın Hz. Ebubekir’in İrtidat harplerinde İslâm kahramanı olmasını diledi. O bu harplerde fikir ve ameli ile yararlılık gösterenler arasında en faziletli kimse idi.
Sanki Ömer alnından öpmek için hürmetle onun üzerine eğildiği zaman dudağını bütün Müslümanların dudaklarını temsilen o yüce başın üstüne koydu. Tarihçi ile psikolog ibret alınacak bu nefis serveti İslâmî davetin kalbinde bulacağını anladı.
Öyle bir davet ki, orada her vaka için kahramanlar vardır. Hakkında fikir ve hazırlıkların değişebileceği her geçici hadise için o kahramanlardan istidat vardır. Bunun yanında hepsinde bir yardımlaşma ve ihlas vardır.”
“Ebubekir Sıddık, üç seneden daha az bir zamanda anlatmakla bitmeyen pek çok büyük işler başardı. Bu kadar az zamanda bütün güçlüklere rağmen Usame’nin ordusunu gönderdi. Etrafını birçok korkunç tehlikelerin kapladığı İrtidat meselesini kökünden halletti. Büyük heybet ve kuvvetleri olmasına rağmen Bizans ve İran hudutlarını çiğnedi.
Eğer onun başardığı işler otuz senede yapılmış olsaydı, yine de çok zaman almış denilemezdi.”

Scroll to Top