İdaresine Hak ve Adalet Hakimdi

İdareciye itaatin meşru dayanağı, idarecinin Allah’a itaat etmesi ve Allah’ın emirlerini uygulamasıdır.
Hz. Ebubekir’in hayatına Allah’a ve Rasûlü’ne itaat duygusu hâkimdi. O, idarî ve sosyal konularda bir mesele ile karşılaştığı zaman önce Allah’ın kitabına başvurur. O mesele ile ilgili Allah’ın kitabında bir hükmün bulunup bulunmadığını araştırır. Orada bulamazsa Rasûlullah’ın böyle bir mesele ile karşılaşıp karşılaşmadığına bakardı. Karşılaşmışsa
Rasulullah’ın bu hususta verdiği hükmü ve meseleyi nasıl karara bağladığını tetkik ederdi. Şayet Sünnette de herhangi bir hüküm bulamazsa, ümmetin ileri gelenlerini ve bilgili zevatı toplar, kendileri ile istişarede bulunur, ona göre meseleyi halleder ve karara bağlardı.
Hz. Ebubekir’in takip ettiği yol, Peygamberimiz’in takip ettiği yoldur. Allah’ın Rasûlü de vahiy olmayan konularda ashabını toplar, onlarla istişare eder, sonra meseleyi karara bağlardı. Hulefa-i Raşidin ve diğer müslümanca yaşayan idareciler de bu yolu takip etmişlerdir.
Hz. Ebubekir’in idaresine baktığımızda, idareye Kur’an’ın hükümlerinin ve Peygamber uygulamalarının hâkim olduğunu görürüz.
Hz. Ebubekir’in idaresinde heva, hevesin, şahsi istek ve kaygıların hiçbir yeri yoktur. Heva, heves ve şahsi isteklerin bulunduğu idare zulüm idaresi, tağuti idaredir.
Hz. Ebubekir’in idaresine adalet hâkimdi. Çünkü Allah adaleti emrediyor. Adaletli olanları sevdiğini bildiriyordu. O, bütün varlığı ile Allah’ıseviyor, Allah tarafından da sevilmeyi istiyordu. Adalete tam riayet ediyordu.
Onun İdaresinde
O’nun idaresinde hiçbir kimse ayrım görmezdi.
Fertlerin haklarına son derece riayet edilirdi.
Zayıfın hakkı yenmezdi.
Kuvvetlinin yaptığı yanına kar kalmazdı.
O, Allah için yapar, Allah için yaptırırdı. İyiliğin ve Kötülüğün Sonu
Hz. Ebubekir bir konuşmasında şöyle der:
“Allah yalnızca kendisi için amelleri kabul eder. Amellerimiz yalnız Allah için olsun.
Bilin ki, Allah için yaptığınız amel, O’na karşı gerçek itaat ve gerçek başarıya doğru bir adımdır. Bu ameller, kişinin gerçek sermayesi ve ahiret hayatı için yaptığı tasarrufudur. Bunlardan o ihtiyaç anında istifade edecektir.
Ey Allah’ın kulları! Aranızda ölenlerden ve sizden önce ölmüş olanlardan ibret alın.
Dün nerede idiler? Bugün nerede olduklarını düşünün.
Cesaretleri ve zaferleri ile meşhur olan krallar ve kahramanlar şimdi neredeler? Bugün toprak haline geldiler.
Şehirlerde oturup, etrafında tarla ve bahçe yapanlar ve bununla dünyanın hayranlığını kazananlar neredeler?
Bugün onlar mezarlarında yatıyorlar, onlardan hiçbir iz yok. Sarayları ve kaleleri de yıkıldı. Şimdi yaptıklarının hesabını vermek zorundalar. Dinleyin! Allah’ın ortağı yoktur. O mahlukatına mecbur olmadığı halde lütfeder. Hiç kimse O’nun izni olmadan ve O’nun emirlerine uymadan,
O’nun yarattıklarından bir kötülüğü kaldıramaz.
Bilin ki! O’nun borçlu kullarısınız ve O’na itaat etmeden hürriyetinizi kazanamazsınız.
Hiçbir iyilik yoktur ki sonu cehennem olsun.
Hiçbir kötülük yoktur ki sizi cennete ulaştırsın.”
Bütün İyilikler
Hz. Ebubekir iyi bir hatipti. Güzel konuşurdu. Derin düşünürdü.
Hz. Ebubekir fakihti. Dini iyi bilirdi. Kavrayışı kuvvetli idi. İnsanlar işlerinde gelir ona danışırdı.
Hz. Ebubekir, vahiy katibi idi. Allah’ın Rasûlü, Allah tarafından gönderilen ayetleri söyler, Hz. Ebubekir yazardı. Hz. Ebubekir’den başka vahiy katipleri de vardı.
Hz. Ebubekir, Peygamberimiz (s. a. v)’in veziri idi. Peygamberimiz (s. a. v) şöyle buyurdu:
“And olsun ki, Allah bana dört vezirle yardım etti. İkisi semadan: Cebrail ve Mikail, ikisi de bu yeryüzünün sakini: Ebubekir ve Ömer’dir.”
Örnek Müslüman
Hz. Ebubekir, Peygamberimiz’in en yakınında bulunurdu.
Peygamberimiz’in sözlerini ve hareketlerini en iyi anlayan o idi. Arap kabilelerinden gelen insanları ve heyetleri önce o kabul eder, Peygamberimiz’le nasıl konuşacaklarını onlara öğretirdi.
Hz. Ebubekir, sevimli, mülayim bir zattı. Hoş sohbetti. İnsanlarla hemen kaynaşırdı. Söz söylediği zaman sözü dinlenir ve tutulurdu.
Hz. Ebubekir, iyilikseverdi, cömertti. Vakar sahibi idi. Cahiliyye devrinde bile vakarını korudu. Süfli ve bayağı işlerden hoşlanmazdı. Şüpheyi gerektiren işlerden ve hareketlerden son derece sakınırdı.
Hz. Ebubekir, metindi, cesurdu. Zorluklardan yılmazdı. Karar verdi mi, kararını mutlaka uygulardı.
Hz. Ebubekir, örnek bir insandı, örnek bir Müslümandı. Peygamberlerden sonra insanların en faziletlisi ve en üstünü idi.
Hz. Peygamber’in vefatı ile herkes ne yapacağını şaşırmışken o meydana çıktı. Halkın fikrini bir yere topladı. Müslümanların idaresini Peygamber zamanında olduğu gibi yoluna koydu. Halkı yetiştirdi ve
terbiye etti. Üç senelik halifelik döneminde çoğu irtidat bataklığına batmış insanlardan meydana gelen, Allah yolunda feda-i can edecek bir toplum yetiştirdi.

Hz. Ömer Der Ki:
“Ebubekir, Müslümanları İslâm’ın emirlerine uygun olarak yetiştirmiştir. Bu sebeple ben halife seçildiğim zaman onların işlerini halletmek için hiç zorluk çekmedim.”
Abdullah İbni Ömer Der Ki:
“Ebubekir, tıpkı bir öğretmenin okulda talebesine ders öğrettiği gibi, minbere çıkarak bize teşehhüdü ve tehiyyatü öğretirdi.”
Dâima Danışırdı
Hz. Ebubekir, ashabın ileri gelenlerini, Medine’de yanında tuttu. Onları başka vilayetlere göndermedi. Gitmelerine de müsaade etmedi. Çünkü onlarla istişare ediyor, birçok meselede onlara danışıyordu. Ümmetin meselelerini onlarla konuşarak karara bağlıyordu.
Hz. Ebubekir zamanında Arabistan’da on vilayet vardı. Onlara bilgili, dirayetli Allah’a ve Rasûlü’ne itaatkar valiler atadı. Valileri ve memurları gizlice kontrol ederdi. Sahabenin ileri gelenlerini kontrol ile görevlendirirdi. Halkın şikayetlerinin olup olmadığını araştırır, şikayetleri dinlerdi. Bir haksızlık görürse, o haksızlığı derhal giderirdi.
Zaman zaman valilerle bir araya gelir, onları dinler, karşılaşılan mahalli ve umumi meseleleri onlarla hal yoluna koyardı. Valilere nasihat ettiği zamanlar da olurdu.
Valilere:
“Halka konuştuğunuz zaman kısa konuşunuz. Çünkü uzun sözün bir
kısmı diğerini unutturur” derdi.
Valilere söylediği sözlerden bazıları da şöyledir:
“Sözünüzden dönmeyin.
İnsanları tehditle korkutmayın.
bir şey yapacağım dersen, yap.
Ne ceza vermekte, ne de affetmekte sözünü değersiz bırakma.
Söz verince vadinde ihmalkarlık yapma. İkaz edince de korkma. Fakat neyi söyleyip neyi söylemeyeceğine dikkat et.
Bir suçu işleyen için hak ettiği cezadan fazlasını verme. Zira öyle yaparsan kötülük yapmış olursun. Eğer hak eden ceza vermeyi terk edersen bu sefer de yalan söylemiş olursun.”
İnsanlara Eşit Davranırdı
Hz. Ebubekir insanlar arasında eşitliğe son derece dikkat eder, yardım
konusunda ayrım gözetmezdi.
Bir defasında Hz. Ebubekir bir malı halk arasında eşit şekilde dağıttı.
Hz. Ömer:
“Ey Allah’ın Rasûlü’nün halifesi! Bedir ashabı ile diğerlerini denk mi tutuyorsun?” dedi.
Hz. Ebubekir:
“İnsan dünyadan yetecek kadar almalıdır. En hayırlısı ise normal olandır. Ben adilâne dağıtayım. Bedir ashabı da üstünlüklerinin mükafatını Allah’tan alsınlar” cevabını verdi.
Bir başka sefer mal taksimini insanların mevki ve üstünlüklerine göre
taksim edilmesi teklif edilince:
“Onların üstünlükleri Allah katındadır. Fakat geçim kaynağı olan mala gelince, en hayırlısı herkese eşit olarak dağıtmaktır. Amellerin sevabı Allah’a aittir. Eşit muamele yapmak, fark gözetmeden daha hayırlıdır”dedi.

İdaresi Bir Rahmetti
Hz. Ebubekir’in şahsiyeti idaresine hâkim oldu. Onun şahsiyetinde irade, vakar, cesaret, zarafet, iffet, doğruluk, keskin bir zeka, kuvvetli bir hafıza, sağlam anlayış, iyi davranış, Allah ve Rasûlü’ne tam bir bağlanış vardı. Bütün bu özellikler idaresine yansıdı. Onun idaresi Ümmeti Muhammed için bir rahmet oldu.
Dediler Ki,
Abbas Mahmud El-Akkad, Hz. Ebubekir hakkında yazdığı kitabının
muhtelif sayfalarında O’nun hakkında şunları der:
“Hz. Ebubekir, seven ve sevilen cömert bir insandı. İnsanlık uğrunda malını cömertçe harcar, insanlara yardım hususunda mevkiini dahi kullanır, katiyen cimrilik etmezdi.”
“Hz. Ebubekir hem cahiliyye hem de İslâmiyet devrinde vakarlı ve her bakımdan güzel görüşlü idi.”
“Dediler ki, O malı ile cömertlik ederdi.
Böyle bir adamın malını cömertçe harcaması çok yerinde bir hareket ve davranıştır.
Dediler ki, O hem sert hem de yumuşaktı.
Böyle bir adamın hem şiddetli hem de merhametli olması tabiidir.
Dediler ki, O ruhunu kerem ve iyi hasletlere alıştırdı.
Böyle bir insan ondan müstağni olmadığı gibi aciz de değildi.
Dediler ki, O inancında çok sağlam idi.
Bizim gördüklerimizde ve işittiklerimizde, inancında ondan daha kuvvetlisi yoktur.
Böyle dediler, bundan hayrete düşmediler. Hiç kimse de O’nu nakzedecek bir delil ve O’nu çürütecek bir şey söylemedi.
Bu sözlerin hepsinde O’nun lehine hüccetler vardır.”
Abbas Mahmud Der Ki:
“O mütekebbir ve gururlu bir kimse değildi. Aksine alçak gönüllük ve tevazuu ile meşhurdu.
O herkes tarafından hürmet gören, herkese kolaylık gösteren, kendi milleti tarafından sevilen bir kimse idi. İlmi tecrübeleri ve iyi muamelesinden dolayı kendi milletinin fertleri pek çok işlerde ona gelirdi.”
“Hz. Ebubekir zihni kapalı bir insan değildi. Onu sevenlerden veya onu kötüleyenlerden hiç biri onu böyle bir sıfatla tavsif etmemiştir.
O zekası ile maruf bir kimse idi. Uzak bir işareti sezer, söyleneni derhal anlardı. Bir sözü anlamak ve onda ima edilen noktayı sezmekte daima çevresindekileri geçerdi. Bu durum Peygamber konuşurken veya insanlara vaaz ederken bir çok defalar görülmüştür.”
Hz. Ebubekir korkak bir kimse değildi. Kahramanlıktan nasibi az olan bir kimse de değildi.
Gerçekte o cesaret ve kahramanlıkta cahiliyyet ve İslâm devirlerindeki sayılı kahramanlardan üstündü.
Kaçanın kaçtığı, geri çekilenin çekildiği harplerde o, daima Rasûlullah ile beraber sebat etti.
İçine dalmaktansa uzak kalmasına imkan verici bir durum mevcut olduğu Ridde (dinden dönenler) harbinde hayatını tehlikeye atmaktan çekinmedi.
Onun herhangi bir hadise karşısında bıkkınlık gösterdiği hayatı ve malı için korku duyduğu hiç söylenmemiştir.”
“O doğru tabiatlı, müstakim vicdanlı idi. Hak olduğunu bildiği doğru yoldan onu, ne bir eğrilik ve ne de kötü müdahale saptırabilirdi.”
“Hz. Ebubekir, doğruluğu, inancına bağlılığı, gaybe sağlam imanı ile bilinen bir kimse idi.
İmanın kendisine telkin ettiği ve ona kazandırdığı şeylerle birlikte fesahat ve belagat sanatına hakkı ile vakıf olan, bolca şiir rivayet eden, güzel kelamdan hoşlanan bir kimse idi.
Nebilik iddia eden yalancı peygamberlerin sözlerine karşı onun ayıplayıcı tutumunda, hem delalete karşı diş bileyen bir müminin, hem de edebi zevke sahip bir kimsenin tiksinmesini andıran bir feveran görülür.
Müseyleme el-Kezzab’ın ayet diye uydurduğu sözlerden birkaç cümle işittiği zaman duramadı. Müseyleme’nin bunaklığı ve ahmaklığından müteessir olarak o sözleri nakledenlere çıkıştı ve şöyle dedi:
“Yazıklar olsun size! Biliniz ki, bu sözler ne ciddiye alınacak bir düşmandan ne de aklı başında bir kimseden sadır olmuştur.”
“Biz onun hakkında şöyle söylesek ileri gitmiş olmayız: O ahlak emanetinde de, hayat emanetinde de aynı eminliği yaptı. Doğduğundan daha hayırlı olarak öldü. Rasûlullah’ın dediği gibi vücutta zayıf olarak yetişti.
Fakat o, dışa karşı kuvvetini bir maharetle içinden alıyordu. Böylece ruhundan, bedeninden yapmadığı bir şahsiyet inşa etti. Bununla o, bu tipte yaratılanların sahip olamadığı bir heybet ve kudrete sahip oldu.
Hulasa o, emin ve daha da ileri…
Doğrulukta emin, sîrette (hareket ve davranışlarında) emin, imanda emin ve bunların hepsinde eminden de öte…
Bizans ve Sasaniler’le Savaşların Sebepleri
Yalancı peygamberler yok edilmiş, fitne ortadan kaldırılmıştı. Dinden dönenler, İslâm’a döndürülmüştü, zekat vermeyi kabul etmeyip isyan edenler disiplin altına alınmıştı. İdare güçlü ve kuvvetli hale gelmişti. Ama hudutlarda emniyet tam sağlanamamıştı.
İran Sasanî Devleti hâkimiyetinde olan kabileler, Müslümanlara baskın yapıyorlar, mallarını, mülklerini yağma ediyorlardı. Müslümanlar da karşılık veriyor, sık sık çatışmalar oluyordu, emniyet yoktu.
Bizans Devleti, hakimiyeti altında olan Hıristiyan Arap kabilelerini Medine İslâm devletine karşı tahrik ediyor, hudut boylarında olaylar çıkarıyordu. Bu sebeple Peygamber (s. a. v) zamanında Rumlarla “Mute” Savaşı yapılmıştı. Tebuk seferi düzenlenmişti. Usame ordusu da bu yüzden Bizans hududuna gönderilmişti.
Hayırlı Toplantı
Hz. Ebubekir, hudutları emniyet altına almak, İslâm’ı, Müslüman olmayanlara duyurmak istiyordu. Allah’ın Rasûlü’nün ashabını topladı. Toplantının konusu: Hudutların emniyet altına alınması, İslâmî davetin yapılmasıdır.
Önce Hz. Ebubekir konuştu. Allah’a hamd etti, Peygamber alehissalat-ü vesselama salat-ü selam getirdi. Sözüne şöyle devam etti:
“Allah’ın nimetleri sayılmaz. Ameller, O’nun vaat ettiği mükafatların yanında hiçtir. Hamd olsun O’na! Sizleri bir araya getirmiş, aranızı bulmuş, İslâm yoluna iletmiş, şeytanı sizin yanınızdan kovmuştur.
Kendisine şirk koşmanızı katiyen arzu etmez. O’ndan başkasını kendinize ilah edinmeyiniz. Araplar bugün aynı ana babanın çocukları gibidir.
Ben Müslümanları Rumlarla savaşmak üzere Şam’a göndermeyi düşünüyorum.
Gayem, Allah’ın Müslümanları daha da güçlendirmesi ve dinini her tarafa hâkim kılmasıdır. Bu seferde Müslümanların şansları pek bol. Zira savaşta ölen Müslüman şehit olacaktır. İyiler için Allah katındaki
mükâfatlar çok daha hayırlıdır.
Sağ kalan Müslümanlar ise, dinin müdafii olarak yaşayacak ve Allah’ın mücahitlere vaat ettiği sevaba hak kazanacaktır. Benim görüşüm bu merkezdedir. Herkes görüşünü bana bildirsin.”
Hz. Ömer’in konuşması şöyledir:
“Kullarından dilediğine pek bol hayırlar ihsan eden Allah’a hamd olsun. Allah’a yemin ederim, hayırda yaptığımız bütün yarışları sen kazandın.
İşte bu, büyük lütuf sahibi Allah’ın, dilediği kimseye verdiği bir fazilettir. And olsun benim diyecek olduklarımı sen söyledin. Görüşlerinde çok isabet ettin. Allah seni Hak yola iletsin. Orduyu düşman üzerine kıt’a kıt’a, süvarileri de peş peşe gruplar halinde sevk et. Orduları birbiri peşinden gönder.
Allah, mutlaka dinine yardımcı olacak, İslâm’ı ve Müslümanları muzaffer kılacaktır.”
Abdurrahman ibni Avf da söz aldı, şu konuşmayı yaptı:
“Ey Rasûlullah’ın halifesi! Şüphe yok ki, Rum imparatorluğu çok güçlü ve kuvvetlidir. Ben onlara karşı hemen hücuma geçmeyi doğru bulmuyorum.
Akıncı birlikler göndeririz. Onların topraklarının iç kısımlarına baskınlar yaptıktan sonra geri dönerler. Bunun gibi birkaç akın yaptıkları takdirde akıncılarımız onları büyük zararlara uğratmış ve onların bir
kısım topraklarını ganimet olarak ele geçirmiş olurlar. Böylece düşman hücumlarına karşı koyar, onları oyalarlar. Sonra Yemen topraklarına, Rebia ve Mudar kabilelerine adamlar göndererek onların da orduya katılmasını sağlarsın. Bundan sonra istersen Rumlarla bizzat savaşırsın, istersen bir kumandan tayin eder savaşa gönderirsin.”
Abdurrahman bin Avf’ın konuşmasından sonra toplantıda büyük bir
sessizlik oldu, kimse konuşmadı:

Hz. Ebubekir toplantıda bulunanlara:
“Siz bu hususta ne düşünüyorsunuz?” diye sordu.
Hz. Osman bin Affan söz aldı, şöyle konuştu:
“Senin bu dinin saliklerine karşı son derece samimi ve şefkatli olduğunu biliyorum. Bu sebeple, senin her düşüncen mutlaka Müslümanların aydasınadır. Düşündüklerini gerçekleştirmeye bak. Sana güvenimiz sonsuzdur.”
Toplantıda bulunan Talha, Zübeyr, Sa’d bin Ebu Vakkas, Ebu Ubeyde, Said bin Zeyd:
“Osman doğru söylüyor. Nasıl düşünüyorsan öyle hareket et. Hiçbir zaman sana karşı çıkıp da seni itham etmeyeceğiz” dediler.
Toplantıda Hz. Ali de bulunuyordu. Hiç konuşmadı.
Hz. Ebubekir, Hz. Ali’ye sordu
“Senin fikrin ne ya Ali?”
Hz. Ali:
“Benim görüşüm şu: İster ordunun başında bizzat git, ister başka bir kumandan gönder, inşallah onları yeneceksin” dedi.
Hz. Ebubekir:
“Bu müjdeyi sana Allah mı verdi? Bunu nereden biliyorsun?” diye sordu.
Hz. Ali:
“Rasûlullah’ın: “İslâm ve müslümanlar her şeye hakim oluncaya kadar, bu din, bütün karşı çıkanlara muzaffer olarak devam edecektir” buyurduğunu duydum” dedi.
Hz. Ebubekir: ”Sübhanellah! Bu ne kadar güzel söz! Bunu söylemekle beni ne kadar sevindirdiğini bilemezsin. Allah da seni sevindirsin” dedi.
Hz. Ebubekir ayağa kalktı. Allah’a hamd etti, Peygamber’e salat-ü selam getirdi, şöyle konuştu:
“Ey insanlar! Allah sizlere din olarak İslâm’ı lütfetmiş, cihat ile sizleri şereflendirmiştir. Sizleri bu din sayesinde diğer bütün dinlerin saliklerine üstün kılmıştır.
Danışma toplantısında oy birliği ile;
Hudutların emniyet altına alınması.
İslâm’a düşmanlık edenlere, İslâmın tebliğ edilmesi
Karşı koyanlarla savaşılması kararı alındı
. Kararı Hz. Ebubekir şöyle duyurdu:
“Şam’da Rumlarla savaşa hazır olun ey Allah’ın kulları!
Ben size kumandanlar tayin ediyorum, sancaklar teslim ediyorum.
Rabbinize itaat ediniz.
Kumandanlarınızın emirlerine karşı gelmeyiniz.
Niyetleriniz, yedikleriniz, içtikleriniz güzel olsun.
Allah, emirlerine itaat eden ve iyilik yapanlarla beraberdir.”
İlk Müslümanlardan olan Halid bin Said ayağa kalkıp şu konuşmayı yaptı:
“Kendisinden başka ilah olmayan ve Muhammed (sav)’i hidayetle müşrikler hoşlanmasalar bile diğer bütün dinlere hâkim kılması için hak dinle gönderen Allah’a hamd olsun.
Vadini mutlaka yerine getiren, sözünü tutan ve düşmanlarını perişan eden Allah’a hamd olsun.
Bizler hiçbir sûrette sana karşı gelmeyiz. Fikirlerimizde ayrılığa düşmeyiz. Sen bizim samimi ve müşfik halifemizsin.

Bizi Allah yolunda cihada çağırdığında koşarız. Bizlere herhangi bir
şeyi emrettiğinde mutlaka emrini tutarız.” Hz. Ebubekir, Halid bin Said’in sözlerine çok sevindi:
“Allah sana hayırlı dost ve kardeşler ihsan etsin. Sen kendi arzunla İslâm’ı kabul etmiş, Allah’ın şanını yüceltmek, O’nu ve Rasûlü’nü razı etmek için hicret etmiş, dinini kâfirlerden kurtarmıştın.
Seni Müslümanlara kumandan tayin ediyorum.”
Hz. Ebubekir’in yaptığı bu toplantı, Allah’ın kitabına, Rasûlullah’ın Sünnetine uygun bir “danışma ve karar alma toplantısı” idi.
Allah’ın Rasûlü de, ilâhi emrin gelmediği konularda mutlaka ya konunun bilgini olan kişilerle veya bütün ashabla toplantılar yapar, konuyu etraflıca konuşur, karara bağlardı.
Hz. Ebubekir’in yaptığı bu toplantıda herkes rahatça düşüncelerini söylemiş, tekliflerini bildirmiştir.
İstişare toplantılarında konu ortaya konur, herkesin fikri alınır ve karara bağlanırdı.
Bu toplantıda da öyle oldu.

Scroll to Top