amimi ve müşfik halife Ebubekir’in yaptığı bu toplantı, tarihin en büyük fetihlerinin karar toplantısı oldu. Bu toplantı ile harekete geçen İslâm orduları İran’ı, Mısır’ı, Suriye’yi, Irak’ı fethetti. Kafkasya, Türkistan ve Hindistan hudutlarına dayandı.
Bu öyle hayırlı bir fetihti ki, bu fethin kararını ümmetin en hayırlıları almıştı. Bu hayırlıların başında da peygamberlerden sonra en hayırlı insan, Hz. Ebubekir bulunuyordu.
Hz. Ebubekir’in emri ile Bilal:
“Ey insanlar! Şam’da Rumlarla yapılacak savaşa çıkmaya hazır olun” çağrısında bulundu.
Müslümanlar, onar, yirmişer, otuzar, kırkar, ellişer, yüzer kişiler halinde ordugaha toplandı.
Yemenli Müşlümanlara Mektup
Hz. Ebubekir Yemenli müslümanlara da bir mektup yazdı, onları Allah yolunda savaşmaya davet etti. Hz. Ebubekir mektubunda şunları yazdı:
“Rasûlullah’ın halifesinden, bu mektubumu okuyan Yemenli mümin ve Müslüman herkese.
Allah’ın selamı üzerinize olsun.
Kendisinden başka ilah olmayan Allah’ın sizlere bahşettiği lütuflardan dolayı sevinçliyim.
Allah, müminlere savaşı farz kılmış, isteyen istemeyen herkesin savaşa katılmalarını, Allah yolunda canları ile malları ile cihad etmelerini emretmiştir. Cihad çok önemli bir farzdır. Allah katında sevabı ise pek büyüktür.
Biz Müslümanları Şam’da Rumlarla savaşa çağırdık. Hepsi iyi niyetlerle orduya katılmak üzere koşup geldiler. Şüphesiz büyük mükafatlar da kazandılar.
Ey Allah’ın kulları! Sizler de onların koştukları bu savaşa ve büyük ecre koşunuz. Bu savaşa katılmaktaki niyetleriniz de güzel olsun. Sizler de iki iyilikten birine, ya şehitliğe veya zafer ve ganimete mutlaka nail olursunuz.
Allah, kullarının işe dönüşmeyen sözlerinden razı olmaz. Bunu böyle bilin.
Hak dine girinceye ve Kur’an’ın hükümlerine boyun eğinceye kadar Allah düşmanları ile savaşımız devam edecektir.
Allah, dinimizi düşmanlarından korusun. Kalplerinizi doğru yola iletsin. İşlerinizi kötülüklerden arındırsın. Sizlere sabırlı mücahitlerin ecrini ihsan etsin.”
Yemenliler, Hz. Ebubekir’in davetine uydular. İlk fetih erlerinin çoğunluğunu Yemenliler oluşturdu.
Ordu Şam’a hareket edeceği zaman, Hz. Ebubekir ordugahı ziyaret etti. Allah’a hamd etti. Şam’a yürümelerini emretti. Allah’ın yardımı ile Şam’ı fethedeceklerini, hatta orada mescitler inşa edeceklerini müjdeledi. Şunları söyledi:
“Şam üzerine yürürken gaflet içinde olmayın. Şam sizin için yiyecek nimetleri pek bol olan doyurucu bir sofradır. Onlara kapılarak aşırı hareketler yapmaktan sakının.”
Ordu hareket etti. Hz. Ebubekir de onları uğurlamak için kumandanlarla beraber “Seniyyetül-Veda” denilen yere kadar yürüdü. Ordu kumandanları:
“Ey Allah’ın Rasûlü’nün halifesi! Sen yürüyorsun biz binekliyiz” dediler.
Hz. Ebubekir ordu kumandanlarına cevaben şunları söyledi:
“Bırakın da Allah yolunda bu kadar zahmete katlanayım.”
Savaşta Uyulması Gerekli Olan Kurallar
Ordu kumandanlarına tekrar şu tavsiyelerde bulundu:
“Allah’tan korkmanızı tavsiye ediyorum.
O’nun yolunda mücadele edin.
Allah’ı inkar edenlerle savaşın. Zira Allah dinine yardım edecektir.
Harp ganimetlerini muhafaza edin.
Verilen emirlere karşı gelmeyin. Müşrik düşmanlarla karşılaştığınız zaman onları üç şeye davet edin, eğer birini kabul ederlerse onlara dokunmayın ve serbest bırakın.
1- İslâm’a davet edin. Eğer bunu kabul ederlerse onlara dokunmayın. Sonra Medine’ye hicret etmelerini söyleyin. Eğer kabul ederlerse diğer muhacirlerle aynı haklara ve vazifelere sahip olduklarını söyleyin. Şayet müslüman olur ve yerlerinde kalmak isterlerse Allah’ın koymuş olduğu
hükümlere tabi diğer Müslümanlar gibi olacaklarını, Müslümanlarla beraber harbe katılmadıkça fey ve ganimetlerden bir hisse alamayacaklarını da haber verin.
2- Eğer İslâm’a girmeyi kabul etmezlerse onlara cizye vermelerini bildirin.
3- Şayet cizye vermeyi de kabul etmezlerse Allah’a sığınarak onlarla savaşın.
Hurma ağaçlarını kesmeyin ve yakmayın.
Hayvanları ve meyve ağaçlarını kesmeyin.
İbadethaneleri yıkmayın.
Çocuklara, ihtiyarlara ve kadınlara dokunmayın.
Manastırlarda inzivaya çekilmiş bir takım insanlar bulacaksınız, onlara dokunmayın.
Diğer bazılarının da bir takım kötü niyetlerle başlarının ortasında bir boşluk olduğunu göreceksiniz. Böylelerinin de boyunlarını vurun.”
Görülüyor ki, esas olan savaş değildir. Esas olan İslâm’ı bildirmek, insanları Hak dine davet etmektir. İslâm’ı kabul etmeleri için de bir baskı yoktur. Çünkü “Dinde zorlama yoktur” (Bakara: 256). Ancak serbest kalıp fitne çıkarmamaları için cizyeye bağlanıp, emniyet altına almak vardır. Emniyet ve itaat altına girmeyi reddederlerse onlarla savaşılır.
Bu da zamanın ve zeminin şartlarına bağlıdır. İslâm’da barbarca bir savaş yoktur. Savaş anında bile savaşanların dışında kalanlara zarar vermek, insanların faydalanacağı varlıkları yok etmek yasaklanmıştır.
Savaş kuralları dışına çıkmak, Allah yolunda yapılan savaşın getireceği sevabı yok eder, günah işlemeye de sebep olur. Sevaptan mahrum olmak, günah işlemek ise bir Müslüman için en büyük bir kayıptır. Bu yüzden Müslüman savaşçılar, savaş kurallarına uymayı kendilerine aslî bir vazife bilirler. Her kumandan savaştan önce askerlerine uyması gerekli kuralları hatırlatır, aksine hareket edenlerin cezalandırılacağını bildirir. Hz. Ebubekir’in koyduğu bu savaş kuralları, Peygamberimiz
Muhammed(s. a. v)in emir ve tavsiyelerine dayanmaktadır.
Savaş Kuralları Garip ve Tuhafmış
Max Kemmerich adlı bir yazar, “Tarihte Garip Olaylar” adıyla Türkçeye çevrilen ve 1968 yılında ikinci baskısı varlık yayınları arasında çıkan kitabında Hz. Ebubekir’in koyduğu “Savaş kuralları”nı “garip ve tuhaf” buluyor.
Max Kemmrich, Hz. Ebubekir’in savaş kurallarını şöyle anlatıyor:
“Muhammed’in yerine geçen Ebubekir, yedinci yüzyılda Suriye fütuhatına hazırlanırken, yani neticeleri itibarı ile dünya tarihinin en muazzam harplerinden birine girişirken ordularına şu talimatı vermiştir:
“Ey insanlar! Size harfi harfine riayet etmeniz gereken on tavsiyede bulunuyorum.
Kimseyi aldatmayınız, hırsızlık yapmayınız.
Kimseye hainlik etmeyiniz, kimseyi hadım etmeyiniz.
Çocukları, kadınları ve ihtiyarları öldürmeyiniz.
Hurma ağaçlarını ne yakınız ne de kabuklarını soyunuz.
Meyve ağaçlarını kesmeyiniz.
Ekili tarlaları harap etmeyiniz.
Yiyeceğiniz kadardan fazla koyun, sığır, deve öldürmeyiniz.
Başları yuvarlak tıraşlı keşişler göreceksiniz, kılıçlarınızla başlarına hafifçe dokunup geçiniz.
Hücrelerine çekilmiş dünyadan el etek çekmişlerle karşılaşacaksınız,
Tanrıya olan adaklarını yerine getirebilmeleri için onlara ilişmeyiniz.”
Tarihten öğrenebildiğimize göre, mutaassıp Müslümanlar bu talimata
riayet etmişlerdir.
Hıristiyan Avrupa askerleri, 1900 Çin seferinde bu talimattan örnek alsalardı, ne iyi olurdu.”(sayfa: 64)
1900 Yılında Ne Oldu?
İngiltere’nin önderliğinde Avrupa sömürgecileri, Güney Asya’da yetiştirdikleri afyonu Çin halkına yutturmak istediler. Çin iradesi buna karşı çıktı. Çin’e savaş açtılar. Önlerine gelen her Çinliyi öldürdüler. Çin’i harap ettiler. Çinlilere afyon yutturarak onları afyonkeş ettiler.
Batılı Yazarın Dünyası
Yazar, Hz. Ebubekir’in talimatını “garip” ve “tuhaf” karşılıyor. Çünkü kendi dünyasında bu talimata uygun hiçbir şey yoktur. Nitekim yazar, kendi dünyasından savaşla, askerlikle ilgili olaylar verir. Bunlardan birkaç örnek vermek istiyoruz:
“1159’da Milano’ya karşı açtığı savaşta Friedrich, orta çağın her devrinde hüküm süren âdete uyarak memleketi yaktı, yıktı, bağları tahrip ettirdi, meyve ağaçlarını söktürdü. Karşı taraf da aynı şeyleri yapınca tarihçi Rahewin, bunu barbarlara karşı bile yapılması caiz olmayan bir saldırganlık diye vasıflandırdı. Ama beri yanda imparatorun vahşetlerini tamamen sukut geçti.”
“Friedrich Barbaros ise, Crema şehrini muhasara edince esirleri astırdı, rehineleri idam ettirdi, hatta rehin olarak aldığı çocukları muhasara makinelerine bağlatarak, Cremalıları bizzat kendi çocuklarını öldürmeye mecbur etti.”
“İngiltere kralı Eldred, esir ettiği Danimarkalı kadınları soyarak göğüslerine kadar toprağa gömdürdü. Onları bu müdafaasız durumda köpekler, yırtıcı kuşlar tarafından parçalanmaya terk etti.”
“İskoçyalılar, 1138 yılında İngiltere’de, hatta gebe kadınların karınlarını yardılar, rahipleri kürsülerinin önünde paraladılar.”
“Oliver Cromwell, 1649’da İrlanda’nın başkenti Drogheda’yı zapt etti, iki bine yakın kale efradını öldürdü. Daha sonraları Wexford’da buna benzer bir katliam yapıldı. 1652 harbi sona erince İrlanda adeta boşalmış, halkın hemen yarısı kılıca, açlığa, salgın hastalıklara kurban gitmişti. Halkın binlercesi yerinden yurdundan olmuş, sürülmüş ya da köle olarak Doğu Hindistan sömürgelerine yollanmıştı.”(sayfa: 60–63)
Yazar, kendi dünyasının adamlarının kendi dünyası adamlarına yaptığı vahşetten örnekler vermektedir. Avrupalıların ve batılı barbarların kendi dünyalarından olmayan insanlara, Kızılderililere, Müslümanlara, Doğu Asya halklarına, Afrikalılara hatta dindaşları olan Güney Amerikalılara yaptıkları vahşetler, katliamlar anlatılmasına yüreklerin dayanamadığı olaylardır. Bosna’da, Çeçenistan’da, Moro’da, Keşmir’de batılıların telkini, teşviki ve göz yumması ile işlenen cinayetler Avrupa ve
Amerikalı insanların alınlarına vurulan kara bir leke damgasıdır. Amerikalıların Afganistanı işgalleri ile, Afganistan’da Cenk kalesinde teslim olmuş dört bin esirin Amerikalıların nezaretinde öldürülmesi, bunların ruhlarının barbarlıktan ve vahşetten arınmamış olduğunun zamanımızdaki bir delilidir. Irak üzerine saldıkları tonlarca bombalar vahşetlerin canlı bir örneğidir. Akıl almaz, iz’an ve insaf kabul etmez işkenceleri vahşetlerinin diğer örnekleridir. Batının, bilhassa Amerika’nın himayesinde Siyonist Yahudilerin Filistinlilere, kadın, çocuk, ihtiyar demeden yaptıkları zulümler batının cibilliyetinin ne olduğunu göstermektedir.
İslâm dünyasında zaman zaman zalimler çıkmışsa, bunlar ya Allah’a isyan etmiş tağutlardır, yahutta İslâmı kendi heva ve heveslerine göre yorumlayan ihtiras düşkünü, saltanat sevdalılarıdır. Bunların zulmünde de batılıların vahşetlerindeki sahneler görülmez.
Ölüm makinelerini icat edenler batılılardır. İşkence aletlerini icat edenler, öldürme ve işkence etme usullerini tespit ve tayin edenler, ‘İnsanî Yardım’ adı altında milletleri zehirleyen, kimliklerini ellerinden alanlar da batılılardır.
Batılıların bu katliam ve vahşet duyguları nereden geliyor? İdarecilerin hem idarelerini korumak hem de zulme batmış duygularını tatmin için bu vahşetleri işlediklerini söyleyebilir miyiz? Yüzde yüz söyleyemeyiz.Çünkü batılılar, aslında vahşidir, barbardır. Övündükleri Roma ve Yunan medeniyetleri, onları vahşet sahibi olmaktan kurtaramaz. O medeniyetlerinin sahiplerinin yaptıkları savaşlara baktığımız zaman bunu açıkca görürüz
Vahşet onlar için tabii bir haldir. Güçleri yettikçe, başkalarını öldürmelerine, mallarını, mülklerini yağma etmelerine hakları olduğuna inanıyolar. Roma arenalarında insanları döğüştürerek öldürmelerinden zevk almaları, insanların öldürülmesini çılgınca alkışlamaları, vahşetin,
savaşan askerlere ve ihtiras sahibi, gözü dönmüş idarecilere mahsus olmadığını göstermektedir.
Hıristiyanlık din olarak kabul edilince, dinin başında olanlar, dini temsil edenler o vahşet içinde yetişmiş insanlardı. Dinde kendileri gibi düşünmeyen muhalifleri vardı. Bunlar, vahşetlerini kendilerine muhalif olanları yok etmek için kullandılar. Vahşete alıştılar. Vahşet nesilden nesile, idareciden idareciye, papadan papaya miras olarak kaldı. Zaman içerisinde şeklen vahşet reddedilmesine rağmen maddî, siyasî ve dinî menfaat söz konusu olunca gizli veya açık, kalıbına uydurularak vahşet yine yapılmaktadır. Irak, Afganistan işgalleri ve Afrika’daki Hıristiyanlaştırma faaliyetleri bunun en canlı örnekleridir
Batı ülkelerinde insan hakları ile ilgili daha çok çalışma yapılması, vahşet
karşısında körelmemiş vicdanların baş kaldırmasıdır.
Papazların Vahşeti
Yazar Max Kemmerich kitabında “Dinsizlere Karşı Roma Katolik Kilisesi” başlığı altında Katolik kilisesinin yaptıklarına dair on yedi sayfalık bir bölüm ayırır. Bu bölümden bazı olaylar alıyoruz ki, batıdaki yöneticilerin vahşetine öncülük eden aslında kilisedir. Bölümün başlığında geçen “Dinsizlere” kelimesinden maksat Katolik olmayanlardır.
“1180 tarihinde Papa II. İnnocenz tarafından Güney Fransa’daki Katharer tarikatı mensuplarına gönderilen Albano Piskoposu Kardinal Henri Hıristiyanları dindaşları aleyhine kışkırtarak bu yolda bir haçlı ordusu teşkiline çalışmakla şöhret bulmuştur. Büyük başarılar kazandı. Papadan taraf bir olay şahidinin anlattığına göre bu adam, “arkasında baştanbaşa harabeye çevrilmiş, yakılmış, yıkılmış köyler, şehirler bir ölüm tablosu bırakmıştı.”
“Bu haçlı ordusu, 1209 Temmuz ve Ağustosunda Beziers ve Carcasonne şehirlerini zapt etti. Beziers halkının hangisinin dinsiz, hangisinin dindar olduğunu bilmediği için papanın vekili tam bir Hıristiyan şefkatine layık şu sözlerle bütün şehir halkını öldürttü:
“Hepsini öldürünüz. Allah mümin kullarını kendisi ayırır.” Kadın, erkek, çocuk yirmi bin kişi öldürüldü. Maria Magdalena kilisesine sığınmış 700 kişi oracıkta katledildi. Carcasonne’de aynı tarihte 400
dinsiz yakıldı. 50 tanesi asıldı. Papanın muzaffer vekili, papaya şunları yazdı: “Adl-i İlahi sayesinde münkirler, mükemmelen imha olundular.”
Papa III. Honorius zamanında Marmende şehri sarılınca piskoposlar, içindeki halkın öldürülmesine karar verdiler. Beş bin erkek, kadın, çocuk telef oldu. Kardinal Bertrand, vaazlarında hep şu cümleyi tekrarlıyordu:
“Haçlı ordusunun daimi yoldaşları ölümle kılıç olmalıdır. Canlara kıymak lazımdır.”
- 16yüzyılda yalnız İspanya’da yakılan Protestan, Yahudi ve Müslüman dinsizlerin, on sekiz bin civarında olduğu hesap edilmiştir. Bu miktarda birkaç binlik mübalağa olsa bile şunu unutmamalıdır ki, İspanya’dan, Hollanda’dan gayri keza Meksika’da, Cartagena’da, Lima’da, Sicilya’da insan sevgisi esasına dayanan Hıristiyanlık hep böyle yayılıyordu.”(sayfa: 44–58)
Yazarın anlattığı vahşet olayları okunacak, yazılacak gibi değildir. Biz birkaç örnek verdik. Yazar bu bahsin sonunda, Voltaire’nin “Dieu et les Hommes” kitabında papalığın ihtişam devrinde “Müşfik valide kilise” uğruna telef olan insanların sayısının on milyon olduğunun hesap edildiğini yazar. (sayfa: 44–58)
Kilisenin öncülüğünde Kudüs’ü işgal eden haçlı ordusunun eman verdikleri halde sözlerinde durmayıp yetmiş bin Müslüman’ı öldürdüklerini tarihler yazar.
Hoşgörü Müslümanlardadır
Yazar, kitabında Endülüs İslâm Devleti’nden de bahseder:
“İspanya’da hüküm süren Araplar, tabileri olan Hıristiyanlara, Yahudilere tam bir vicdan hürriyeti vermişlerdi. Bunlar kiliselerine, havralarına gidebilirler, ibadetlerini serbestçe yapabilirlerdi.
İberya Yarımadası’nın Müslüman hükümdarları, bu gibileri Hıristiyan dinini bırakmaya zorlamak şöyle dursun, böyle bir şeyi düşünmezdi bile. Buna rağmen birçokları daha yüksek bir kültür seviyesindeki halkın dinine, Müslümanlığa geçtiler. Hıristiyan idaresi altında korkunç şekilde ezilmiş olan Yahudilere, hatta devletin yüksek mevkileri açık bulunuyordu. O zamanlar manen ve maddeten Avrupa’nın en gelişmiş memleketi İspanya olmuştu.” (sayfa: 55)
Müslümanlar, savaşta bile olsa, merhameti ve insanlığı esas almışlar, elinde kılıç olmayana kılıç kaldırmamışlardır. Çünkü Müslümanların Peygamber’i Muhammed sallallah-ü aleyhi vesellem, savaşta da kadınlara, çocuklara, ihtiyarlara, savaşmayan halka, mabetlere ve din adamlarına dokunulmamasını emretmiştir.
Hz. Ebubekir, Şam’a Rum üzerine ordu gönderirken Peygamberimiz’in talimatını hatırlatmış ve bu talimata uygun hareket etmelerini emretmiştir. Müslümanlar da bu talimata uygun hareket etmiştir. Savaşmayanların dışında kalan halkın kim olursa olsun mal ve cam emniyetine dikkat etmiştir. Hz. Ebubekir’in bu talimatını savaş kuralları adı altında vermiştik. Hatta Osmanlı ordusu Avrupa’ya yürürken düşman milletin bağından kopardığı üzümün bedelini üzüm ağacına bağladığı mendilin
içinde sahibine verdiği anlatılır.
Muhterem Osman Nuri Topbaş Efendi’nin yazdığı “Abide Şahsiyetleri ve Müesseseleriyle Osmanlı”adlı eserin 178. ci sayfasında şöyle anlatılır:
“Kânûnî’nin Avusturya’ya yaptığı seferlerinin birinde idi. Ordu düşmana doğru ilerlerken, Hrıstiyan köylerinden de geçiyordu. Kânûnî, mola verdiği bir sırada Hrıstiyan bir köylü, huzura geldi ve
“Sultanımız! Askerlerinizden birisi bağımdan üzüm koparmış ve yerine de parasını asmış! Size teşekkür ve tebrike geldim”dedi. Bunun üzerine Kânûnî Sultan Süleyman Han, derhal o askeri buldurtup
seferden menetti. Buna hayret eden Hrıstiyan köylüye de şöyle dedi:
“Askerin hali, zafer ve nusretin ilk adımıdır. Eğer o asker parayı üzümünü aldığı asmaya bağlamamış olsaydı, bu ordunun adı zalimler ordusu olurdu ve o askerin kellesi giderdi. O parayı asmaya bıraktığı için kellesini kurtardı, ancak sahibinden izinsiz mal aldığı için seferden men
cezasına çaptırıldı.” (sayfa: 178)
Osmanlı tarihinden verdiğimiz bu olayın örnekleri Hrıstiyan batı dünyasında hiç görülmez.
Yazar Max Kemmerich, Müslümanların Hz. Ebubekir’in talimatına uygun hareket ettiğini, “Mutaassıp Müslümanlar bu talimata riayet etmişlerdir” ifadesi ile doğrulamaktadır.
İslâm dünyasında Max Kemmerich’in kitabında belirttiği katliamların benzerleri görülmez. Görülenler de Hıristiyan dünyasından gelen zalimlerin veya onların telkin ve teşviki ile uşaklarının yaptığı kötülüklerin birer neticesidir.
Hz. Ebubekir’i ashabı ile yaptığı istişare toplantısında hudutların emniyetini sağlamak, İslâm davetini ulaştırmak için Bizans Rum devleti, İran Sasani devleti hâkimiyeti altında olan Irak ve Şam Araplarına karşı ordular gönderilmesine karar verilmişti. Karar gereği Müslümanlar orduya katılmaya davet edildi. Orduya kumandanlık edecekler belirlendi. Bunlar Ebu Ubeyde bin Cerrah, Halid bin Velid, Amr bin As, İkrime bin Ebu Cehil, Yezid bin Ebu Sufyan, Velid bin Ukbe, Halid bin Said, Ala bin Hadrami, Şurah bin Hasene’dir.
Her kumandan kendi bölgelerinde müstakil hareket edecek, gerektiğinde birbirinin yardımına koşacaktı. Umumi emirler Allah’ın Rasûlü’nün halifesi Hz. Ebubekir’den alınacak, Medine’ye devamlı bilgi verilecek,irtibat devamlı olacaktı.