Sa’d bin Ebi Vakkas’ın Vasiyeti

Sa’d bin Ebi Vakkas, yine bu hastalığı esnasında kendisini ziyaret eden Peygamberimiz (sav)’e vaktiyle hicret ettiği bu topraklarda ölmek istemediğini, malının hepsini vasiyet etmek istediğini söyledi. Peygamberimiz (sav); “Hayır, öyle yapma” buyurdu. Sa’d bin Ebi Vakkas: “Yarısını vasiyet edeyim” dedi. Allah’ın Rasûlü: “Hayır! öyle yapma” buyurdu. Bu defa Sa’d bin Ebi Vakkas: “Malımın üçte birisini vasiyet edeyim”, dedi. Peygamberimiz (sav) şöyle buyurdu: “Evet sülüs (üçte bir) kafidir. Sülüs de çoktur.”

Bu hadise ile vasiyet miktarı belli oldu. Malın üçte birinden vasiyet yapılır. Üçte birinden fazlası vasiyet edilse, üçte birden fazlası uygulanmaz. Peygamberimiz (sav) üçte bir de çoktur, buyurmuş, buna göre fukaha dörtte birden vasiyet daha uygun olur, demişler. Amma üçte biri vasiyet etmede ulemanın icma vardır. Peygamberimiz (sav) konu ile ilgili Sa’d bin Ebi Vakkas hazretlerine şunları da söyler: “Ey Sa’d! Senin vereseni zengin bırakman, halka ellerini açacak derecede fakir bırakmandan hayırlıdır.. Ey Sa’d! İnşaallah sen yaşarsın. O zaman senin aileni infak ve iaşen de sadakadır. Hatta o bir lokmaki, sen onu kaldırıp kadınının ağzına götürürsün, o da bir nevi sadakadır. Ey Sa’d! Allah’ın kerem ve yardımından öyle umarım ki, Allah seni bu hastalıktan kaldırır, yaşatır. Senin fütühatından bir çok Müslüman faydalanır, bir çok müşrik de zarar görür.” Bu zaman Sa’d bin Ebi Vakasın sadece bir kızı vardı.

Sa’d bin Ebi Vakkas, hastalıktan şifa bulup kalktıktan sonra bir çok erkek ve kız çocukları oldu. Erkek çocuk olarak Ömer, İbrahim, Yahya, İshak, Abdullah, Abdurrahman, İmrân, Sâlih, Osman isimleri bildirilir. On iki kız çocuğu olduğu bildirilir. Sa’d bin Ebi Vakkas, bütün gazalarda bulundu. Peygamberimiz (sav)’in yanından hiç ayrılmayanlardandı. Peygamberimiz (sav)’den 171 hadis rivâyet etmiştir. Bunladan 115 hadis Buhârî ve Müslim’de ittifakla yer almıştır.

Tarihi Karar
Hz. Ebu Bekir, Ömer bin Hattab, Abdurrahman bin Avf, Osman binAffan, Ali bin Ebu Talip, Sa’d bin Ebi Vakkas, Ebu Ubeyde bin Cerrah, Talha bin Ubeydullah, Zübeyr bin Avam, Sa’îd bin Zeyd, Bedir
savaşına katılan ve katılmayan Ensar ve muhacirin ileri gelenlerini topladı, onlara şu konuşmayı yaptı: “Aziz ve celil olan Allah’ın nimetleri sayılamaz. Ameller O’nun vaat ettiği mükâfatlar yanında hiçtir. Hamdolsun O’na. Sizleri bir araya getirmiş, aranızı bulmuş, İslâm yoluna iletmiş ve şeytanı sizin yanınızdan kovmuştur. Kendinize şirk koşmanızı katiyen arzu etmez. Ondan başkasını kendinize ilah edinmeyiniz. Araplar bugün aynı ana babanın çocukları gibidirler. Ben Müslümanları Rûmlarla savaşmak üzere Şam’a göndermeyi düşünüyorum. Gayem, Allah’ın Müslümanları daha da güçlendirmesi ve dinini her tarafa hâkim kılmasıdır. Bu seferde Müslümanların şansları pek boldur. Zira savaşta ölen Müslüman şehid olacaktır. İyiler için Allah katındaki mükâfatlar çok daha hayırlıdır. Sağ kalan Müslüman ise dinin müdafii olarak yaşayacak ve Allahın mücahitlere vaat ettiği sevaba hak kazanacaktır. Benim görüşüm bu merkezdedir. Herkes görüşünü bana bildirsin.”

Hz. Ömer şu konuşmayı yaptı: “Kullarından dilediğine pek bol hayırlar ihsan eden Allah’a hamdolsun. Allah’a yemin ederim, hayırda yaptığımız bütün yarışları sen kazandın. İşte bu, büyük lutuf sahibi Allah’ın dilediği kimseye verdiği bir fazilettir. And olsun, benim diyecek olduklarımı sen söyledin ve görüşlerinde çok isabet ettin. Allah seni hak yola iletsin. Orduyu düşman üzerine kıt’a kıt’a, süvarileri de peş peşe guruplar halinde sevket. Orduları birbiri peşinden gönder. Allah mutlaka dinine yardımcı olacak, İslâm’ı ve Müslümanları muzaffer kılacaktır.” Toplantıda bulunanların hepsi aynı şekilde konuştular. Rûmlar üzerine ordular gönderilmesine karar verdiler. Son söz olarak Hz. Ebu Bekir şunları söyledi: “Ey insanlar! Allah sizlere din olarak İslâm’ı lutfetmiş, cihad ile sizleri şereflendirmiştir. Sizleri bu din sayesinde bütün dinlerin saliklerine üstün kılmıştır.

Şam’da Rûmlarla savaşa hazır olun ey Allah’ın kulları! Ben size kumandanlar tayin ediyorum, sancaklar teslim ediyorum. Rabbinize itâat ediniz. Kumandanlarınızın emirlerine karşı gelmeyiniz. Niyetleriniz, yedikleriniz, içtikleriniz güzel olsun. Allah emirlerine itâat eden ve iyilikler yapan kulları ile beraberdir.” Peygamberimiz (sav) zamanında Mute savaşı ile Rûmlarla başlayan savaş, yeniden başlıyordu. Savaş başladı. Dalga dalga devam etti. Müslümanlar hep galip geliyor, Rûmlar mağlup oluyordu. Bizans imparatoru Herakliyus, Arapları toptan yok etmek için ikiyüz bin kişilik bir ordu ile Yermuk’a kadar gelmişti. Bu arada Hz. Ebu Bekir vefat etmiş, Hz. Ömer halife olmuştu. Halife, Halid bin Velid’i başkumandanlıktan almış yerine Ebu Ubeyde bin Cerrah’ı getirmişti. Müslüman ordusu 35 bin kişiden ibaretti. Durum son derece nazikti.

Savaş düşman hücumu ile başladı. Dalga dalga gelen düşman hucumlarından karşı hücum yapılamıyordu. Saatler geçti. Savaş bütün hızı ile devam ediyordu. Düşmanda yorgunluk alametleri gören Kays bin Habira kumandasında süvari birliği aniden öyle bir hücum etti ki
düşman süvarileri kaçarken kendi askerlerini ezdi. Halid bin Velid, Said bin Zeyd kumandasındaki birlikler düşmanın merkezine hücum etti. Düşman bozuldu. Bir daha toparlanamadı. 35 bin kişilik
İslâm ordusu Allah’ın yardımı ile 200 bin kişilik Rûm ordusunu yok etti. Düşmanın zayiatı 75-100 bin ölü, Müslüman şehit 3 bin idi. İmparator Herakliyus “Elveda Suriye” dedi. Bizans’a kadar kaçtı… İran
cephesinde de savaşlar devam ediyordu. Hz. Ömer, bu cephenin kumandanlığına Sa’d bin Ebi Vakkas (ra)’i tayın etti. Sa’d, cesur, cömert, özü sözü doğru bir insandı. Savaşmasını bilirdi.

Hz. Ömer’in Sa’d b. Ebi Vakkas’a Tavsiyeleri

Hz. Ömer, Sa’d bin Ebi Vakkas’a şu tavsiyeler de bulundu: “Ya Sa’d,Vüheyb oğullarının Sa’dı! Rasûlallah’ın dayısı ve arkadaşı olman, seni mağrur ederek, Allah’ın emirlerinden ayırmasın. Allah kötülüğü kötülükle gidermez. Fakat, kötülüğü iyilikle giderir. Allah ile kişi arasında, itâatten başka bir bağ yoktur. İnsanların şereflileri ve hakirleri Allah nazarında müsavidir. Allah onların Rabbidir. Onlar da Allah’ın kullarıdırlar. Allah’ın lütfuyla birbirlerinden üstün olurlar. İtâat ederek onun katındaki nimetlere kavuşurlar. Rasûlallah’ın Peygamber olmasından, aramızdan ayrılıncaya kadar, şahit olduğun durumlarını gözden geçir. Onları yapmaya çalış. Asıl kurtuluş yolu ondadır. Bunlar benim sana nasihatlerimdir. Bunları yerine getirmez, bunlardan yüz çevirirsen, amellerin mahvolur, hüsrana uğrayanlardan olursun.”

“Ben seni Irak üzerine yürüyen orduya kumandan tayin ettim. Tavsiyelerimi tut. Güç ve arzu edilmeyen bir işin başına geldin. Doğruluktan başka hiç bir şey seni kurtaramaz. Kendini ve beraberindekileri iyiliğe alıştır. İyilikle işe başla. Adet haline gelen her şeyin bir başlangıcı vardır. Hayrın başı da sabırdır. Başına gelen bela ve musibetlere karşı sabırlı hem de çok sabırlı ol. Sabır, sana Allah korkusunu öğretir. İki hususta, Allah’a itâat ve günahlardan kaçınmada Allah’tan
korkulacağını bil. Ona, dünyaya buğz edip, ahreti severek itâat eden gerçekten itâat etmiş olur. Dünyayı sevip, ahreti buğz ederek ona asi olan da, gerçek asi olmuş olur. Kalpler, hakikat hazineleridir. Allah bu hakikatleri kalplerden bazen gizli, bazen de aşikar olarak ortaya çıkarır. Aşikare olarak ortaya çıkardığı hakikatler, kendisini öven ve yerenin haklarını eşit olarak vermesinde gözükür. Gizli olarak ortaya çıkardığı hakikatlerse, kalpteki hikmetin dilde zuhuru ve insanlara
sevgi şeklinde tezahür eder. Halk tarafından sevilmeyi ihmal etme. Çünkü peygamberler, Allah’tan, kendilerini halka sevdirmesi niyazında bulunmuşlardır. Allah sevdiği kulunu sevdirir. Sevmediği kulunu da sevdirmez. Sen de, bizzat kendinin ve emrinde çalışanların hak katında mevkilerinizle, Allah katındaki mevkiinizi tayin edebilirsiniz.”
Halife Hz. Ömer, Sa’d bin Ebi Vakkas’a bir mektup gönderdi. Mektupta şöyle dedi: “Sana insanları üç gün İslâm’a davet edesin diye yazmıştım. Kim harp başlamadan daveti kabul ederse o Müslüman
bir kişidir. Müslümanların hakkına sahiptir ve ganimetlerden ona da bir hisse vardır. Her kim harpten veya yenilgiden sonra daveti kabul ederse, onun malı feyedir. Çünkü Müslümanlar bu malı almaya o daha Müslüman olmadan önce hak kazanmışlardır. Yine bunu sana emrediyor ve bu mektubu yazıyorum.”
Selman-ı Farisi’nin kumanda ettiği bir İslâm ordusu İran saraylarından birisini muhasara etti. Orduda bulunanlar Selman’a: “Ya Selman hücum edelim mi?” diye sordular. Selman: “Müsaade edin de
Rasûlallah’dan duyduğum gibi onları İslâm’a davet edeyim” dedi ve İranlılara: “Ben de sizin gibi bir İranlıyım. Fakat görüyorsunuz ki Araplar bana itâat ediyorlar. Eğer Müslüman olursanız, bizim gibi
hak ve vazifelere sahip olacaksınız. Eğer muhakkak dininizde kalmak isterseniz sizi dininizde bırakırız, fakat bu durumda cizye vermek mecburiyetinde kalırsınız” diye hitabetti. Ayrıca onlara farsça bir şeyler de söyledi. Daha sonra da: “Sonra sizin için iyi olmaz. Reddederseniz hepinizi kılıçtan geçiririz” dedi. “Biz ne dininize inanırız ne de cizye vereceğiz. Savaşacağız” dediler. Müslümanlar tekrar: “Ya Selman onlara hücum edelim mi?” diye sordu. Selman: “Hayır” dedi ve bu vaziyette onları 3 gün İslâm’a davet etti. Sonunda da: “Hücum edin!”emrini verdi. Hücum ettiler, kaleyi fethettiler.

Sa’ bin Vakkas (ra)’ın İlk Cihad Konuşması
Kadisiye savaşı günü Sa’d Müslümanlara şöyle bir hitabede bulundu: Allah’a hamd olsun. “Hiç şüphe yok Allah gerçek ilahtır. Kâinâtta onun hiçbir ortağı yoktur ve o hiçbir zaman sözünden dönmez. En büyük övgülere layık olan Allah: “Tevrattan sonra Zebur’da yazmıştık, yer yüzüne sâlih kullarım varis olurlar” (Enbiya Sûresi: 21/105)
buyurmuştur. Burası Rabbinizin size va’d ettiği, 3 seneden beri her şeyi ile size bağışladığı, sizin hakkınız olan topraklardır. Bugüne kadar, O’nun her türlü nimetinden tattınız, yediniz, onlardan vergiler topladınız, onları esir ettiniz, hülasa sizden önce burada bir kısım topraklar fetheden Müslümanların elde ettiklerini aynen elde ettiniz. Arapların eşrafı, ileri gelenleri, her kabilenin seçilmiş zatları ve geride kalanlardan daha şerefli olduğunuz halde, bunlar, karşınıza böyle bir ordu ile çıkmışlardır. Eğer dünyada zühd ve takva ile çalışır, ahirete de rağbet ederseniz, Allah size hem dünya, hem ahiret saadetlerini bahşeder. Savaş, hiç kimseyi eceline yaklaştıramaz. Eğer dağılırsanız,
kendinizi küçük ve zayıf görürseniz, başarısızlığa uğrarsınız. Böylece ahiretinizi de tehlikeye düşürmüş olursunuz.”

Asım b. Amr (ra) da Şu Konuşmayı Yaptı
“Burası, halkını Allah’ın emrinize amade kıldığı bir ülkedir. 3 seneden beri onlardan, sizden alamadıkları şeyleri alıyorsunuz. Siz her bakımdan en üstünsünüz. Eğer onlara karşı ciddiyetle bütün gücünüzle ve sabırla savaşır, çarpışırsanız Allah sizinle beraberdir. Onların bütün malları, kadınları, çocukları ve ülkeleri sizin olacaktır. Fakat tereddüt gösterir de başarısızlığa düşerseniz-Allah sizi öyle bir durumdan korusun- kendilerini ortadan kaldırmak için tekrar üzerlerine yürürsünüz korkusuyla hepinizi yok ederler. Allah’ın emirlerini yapmakta acele, hem de çok acele edin! Zafer günlerini ve Allah’ın o günkü lütuflarını hatırlayın. Arkanızdaki toprakların, bitkisiz, sığınılacak ve kuvvet kazanılacak tek bir sığınağı olmayan çorak, boş yerler olduğunu görmüyor musunuz? Gayeniz ahiret olsun.”
Elçiler
Sa’d bin ebi Vakkas, savaş başlamadan önce Kisra’ya bir elçiler heyeti gönderdi. Elçiler görüşmek için izin istedi. Kisra izin verdi. Halk da çıkmış onların kıyafetlerine bakıyordu. Elçilerin elbiseleri, omuzlarına atılmış birer ridadan ibaretti. Ellerinde kamçılar, ayaklarında çarıklar vardı. Onların zayıf atları ayaklarıyla yerleri eşeliyor ve bul dukları şeyleri yiyorlardı. Halk bunların sayı ve teçhizat bakımın dan çok üstün olan kendi ordularını nasıl yenebileceklerine hayret ediyordu. Yezdücerd’in huzuruna girdiklerinde kral onları karşısına oturttu. Yezdücerd gururlu ve kaba biriydi. Kıyafetlerinden başlayarak elbiselerinin, çarıklarının ve kamçılarının isimlerini soruyordu. Onların sorulara verdikleri her cevabı bir uğur telakki ediyordu. “Sizi buraya getiren nedir? İç karışıklıklarla uğraşmamız mı size güç verdi?”diye sordu.

Elçi heyetinden Numan: “Allah bize acıdı. Hayrı iyiyi gösteren ve onu yapmamızı emreden, şerri ve kötüyü tanıtan ve ondan kaçınmamızı isteyen bir Peygamber gönderdi. Kendisine uyana dünya
ve ahiret mükâfatını vaad etti. İslâm’a çağırdığı kabilelerin hemen hepsini iki gruba ayırdı. Birisi kabul edip ona yaklaşıyor, diğeri ise reddediyor ve ondan uzaklaşıyordu. Onun dinine seçkin insanlar
giriyordu. Allah’ın dilediği kadar bir süre böyle devam etti. Sonra kendisine karşı gelen Araplarla savaşması emrolundu. Böyle yaptı. Neticede onun dinine iki şekilde giren oldu. Bir grup istemeyerek
girdi fakat sonra girdiğine memnun oldu.. Diğerleri isteyerek girdiler ve imânları daha da sağlamlaştı. Onun getirmiş olduğu dinin bizim içinde bulunduğumuz düşmanlık ve sıkıntılı halden çok daha üstün ve faziletli olduğunu anladık. Rasûlullah önce yakın olan milletleri İslâm’a davet etmemizi emretti. İşte sizi dinimize davet ediyoruz. O hak din olan ve güzeli güzel olarak çirkini de çirkin olarak gösteren İslâm’dır. Eğer dinimize girmeyi kabul etmezseniz size zararı daha az
olan cizye vermeyi kabul edin. Onu da vermezseniz o zaman savaşa hazır olun. Eğer dinimizi kabul ederseniz Allah’ın kitabını verir sizi ondaki hükümlerle amel etmek üzere memleketinizi terk ederek işlerinizle baş başa bırakırız. Şâyet cizye verirseniz bunu da kabul eder ve sizi himayemize alırız. Bunların hiçbirini yapmazsanız sizinle savaşırız” diye cevap verdi.

Yezdücerd
“Yeryüzünde sizden daha fena, daha az ve daha kötü huylu bir kavim görmedim. Bize karşı ayaklanmamanız için, yaşadığınız köy ve badiyeleri size bırakıyor ve size dokunmuyorduk. İranlılar sizinle savaşmak istemiyor. Herhalde siz de onlara karşı savaşmak istemezsiniz. Eğer sayınız çoğaldıysa bu durum sizi bize karşı gururlandırmasın. Eğer sizi buraya geçim sıkıntısı getirdiyse bolluk zamanınıza kadar size nafaka bağlayabiliriz. Reislerinize ikramda bulunur, sizi de giydirir ve size gâyet iyi davranan bir vali tayin edebiliriz” dedi. Elçiler heyetinden Muğire şöyle konuştu: “Ey kral, bu gördüklerin Arapların kumandanları ve onların ileri gelenleridir. Onlar asil insanlardır. Bunun için asil insanların karşısında edeplerini muhafaza ederler. Yine asillere asiller ikram ve saygıda bulunur. Asillerin hukukuna yine asiller saygı duyar. Onlar bildikleri her şeyi sana anlatmazlar. Her sözüne de cevap vermezler. Onların yaptığı iyiliğin, ikramın eşi benzeri yoktur. Şimdi bana cevap ver.

Sana ben konuşacağım. Onlar da bu konuşmanın şahitleri olacaklar. Onlar adına konuşuyorum. Bir kere bizi bilmediğim bir takım sıfatlarla niteledin. Bizden daha güç şartlar içinde yaşayan yoktur. Bu husustaki sözlerin doğru. Açlığımız bildiğin açlığa benzemez. Dikenleri ve kötü kokulu otları akrep ve yılanları yiyorduk. Tabii gıdamız da bunlar. Evimiz yeryüzüydü. Dere ve koyun yününden ördüğümüz şeyleri giyiyorduk. Birbirimizi öldürmek ve birbirimizin hakkına tecavüz etmek dinimiz olmuştu. Yiyecek kıtlığından dolayı bazılarımız kızlarını diri diri gömerdi. Önceki durumumuz bundan ibaretti.
Allah bize aslını neslini bildiğimiz tanıdığımız kişiyi peygamber gönderdi. Onun memleketi topraklarımızın en güzel yeriydi. Soylarımızın en asillerinden, aile ocağı bizimkilerden, kabilesi kabilemizin en hayırlı kabilelerindendi. Şahsı itibariyle en hayırlımız, hayatında en doğru ve huyu en yumuşak olanımızdı. Bizi İslâm’a çağırdığında davetini ilk kabul eden arkadaşı ve kendisinden sonra ilk halife olan Ebu Bekir’dir. O, davet vazifesini yaptı, biz inadımızda direndik. O, doğruya çağırdıkça biz yalanladık… Neticede ona inananlar çoğaldı, biz azaldık. Dediğinden hiç sapmadı. Sonra Allah kalbimize onu tasdik etmeyi ve ona uymayı ilham etti. Onun vasıtasıyla Hak dine girmiş olduk. Bize Allah kelamından başka söz söylemedi. Emirleri de Allah’ın emirlerinden başka bir şey değildi. Bize Rabbimizin şöyle buyurduğunu tebliğ etti.

“Benim Allah. Tekim. Ortağım yoktur. Hiç bir şey yok iken ben vardım. Her şey yok olacak ve ancak ben baki kalacağım. Her şeyi ben yarattım. Her şey sonunda yine bana dönecektir. Rahmetim size erişti. Bu sebeple size bu zatı Peygamber olarak gönderdim. Böylece size, ölümden sonra azabımdan kurtaracak ve kurtuluşa erdirecek yolu göstermiş oluyorum.” İşte biz onun getirdiğinin
doğru olduğuna ve Allah’tan geldiğine inandık. Yine Allah’ın şöyle buyurduğunu nakletti. “Peygamber: Bu hususta kim size tabi olursa o da sizin sahip olduğunuz hak ve mükellefiyetlere sahiptir. Kim de kabul etmezse, ona cizye vermesini teklif edin ve cizye veren kimseyi kendi şahsınızı koruduğunuz gibi koruyun. Cizye vermeyi reddedenle de savaşın. Sizin aranızda doğru ve yanlışı tayin edecek olan benim. Sizden kim savaşta öldürülürse onu cennetime koyarım. Hayatta kalanlarınızı da düşmanına karşı galip getiririm. Şimdi ya isteğinle cizye vermek veya savaşmak, yahut da Müslüman olarak kurtulmak cihetlerinden birini seç” dedi.

Bunun üzerine Yezdücerd: “Bunları bana mı söylüyorsun?”dedi. Muğire: “Benimle konuşana söylüyorum. Eğer benimle senden başka biri konuştuysa o zaman sana söylemiyorum.” “Eğer elçiye zeval olmaz kuralı olmasaydı sizi muhakkak öldürürdüm. Söylediklerinizin hiç birini kabul etmiyorum.”
Sırt’a Yüklenen Toprak
Sonra yanındakilere: “Bir torba toprak getirin ve bunların en asilinin sırtına yükleyerek Medain’den çıkıncaya kadar sırtında taşıtın. Kumandanlarınıza gidin ve üzerine kendisini ve askerlerini Kadisiye hendeklerine gömsün ve hakkınızdan gelsin diye Rüstem’i gönderdiğimi söyleyin. Onu Sabur’un yaptığından daha korkuncunu yapsın diye memleketinize göndereceğim.” Sonra: “En asiliniz kim?”diye sordu. Cevap veren olmadı. Fakat biraz sonra içlerinden Asım b. Ömer toprağın kendisine yüklenmesini isteyerek cevap verdi. “Benim bunların en asili. Bunların Efendisiyim, toprağı bana yükle”dedi. Yezdücerd: “Bu mudur?”diye sordu. “Evet” dediler. Toprağı onun sırtına yükledi. Asım torba sırtında saraydan çıktı. Bineğinin yanına geldi. Atına yükledi. Sa’d’a götürmek üzere yola çıktı. Hepsini geride bırakarak Kudeys sarayını geçti ve: “Halifeye zaferi müjdeleyin, Allah’ın izniyle kazandık”dedi. Sonra toprağı götürüp ülkesinin topraklarına kattı. Döndü ve Sa’d’ın huzuruna girerek olanları haber verdi. “Müjdeler olsun, yemin ederim ki Allah yurtlarının anahtarlarını bize verdi” dedi. Müslümanlar bu hadiseyi “İran’ı fethedecekleri” şeklinde yorumladılar.

Rüstem
Sasani hükümdarı Yezdücerd, Rüstem’i İran orduları başkomutanı tayın etti. Rüstem, Sa’d bin Ebi Vakkas’a bir adam göndererek haklarında bir takım şeyler sorması için akıllı, bilgili bir elçi istedi. O da Muğire bin Şube’yi gönderdi. Muğire yanına vardığında Rüstem şöyle konuşmaya başladı.: “Siz bizim komşularımızsınız. Size iyilikler yapıyor, size dokunmuyorduk. Memleketinize dönün. Ticaret için yurdumuza girmenize engel olmayız” dedi. Muğire: “Bizim isteğimiz dünya nimetleri değil. Bizim kastımız ve arzumuz ahirettir. Allah bize bir peygamber gönderdi. O bize bir din bildirdi. Bu din Hak dindir. Bundan yüz çeviren perişan olur. Bu dine sarılan aziz olur” dedi. Rüstem: O din nedir? Muğire: “Temeli, Allah’tan başka ilah olmadığına, Muhammed’in onun kulu ve Rasulü olduğuna şehâdet etmek ve Allah katından gelenleri tasdikten ibaret olan bir dindir” Rüstem: “Bu ne kadar güzel, başka neler var?” Muğire: “Kula kulluktan Allah’a kul olmaya davet var” Rüstem: “Bu dagüzel, başka?” Muğire: “İnsanların hepsi hazreti Âdem’in sülalesinden bir ana ve babanın çocuklarıdır.” Rüstem: “Gâyet güzel. Peki şimdi biz dininizi kabul etsek ülkemizden çıkıp gider misiniz?” Muğire: “Gâyet tabii. Artık ticaret ve ihtiyaç dışında gelmeyiz.” Rüstem: “Güzel” Muğıre, Rüstem’in yanından ayrıldıktan sonra Rüstem ordusunun ileri gelen kumandanları ile Müslümanlığı kabul edip etmemeyi konuştu. Fakat onlar hoş karşılamadılar ve bu dine girmeyi reddettiler.

Rıbî b. Âmir’in Elçiliği
Sa’d İbn-i Ebi Vakkas (ra), Rüstem’in isteği üzerine bir elçi daha gönderdi. O elçi de Rıbî b. Amir idi. Rıbî Rüstem’in yanına girdi. Oturduğu yer nakışlı yastıklar, kadifeden halılar, inci ve yakutlar ve daha
bir çok zinetlerle süslenmişti. Başında taç ve etrafında da daha bir sürü kıymetli eşya vardı. Altından yapılmış bir koltukta oturuyordu. Rıbî eski bir kıyafetle kılıcı, kalkanı ve çelimsiz atıyla beraber
içeri girdi. Atından inmemişti. Atın ayakları yerdeki yaygıları ezdi. Sonra atından indi ve bir yere bağladı. İlerledi. Silahı zırhı üzerinde ve miğferi başındaydı. Ona: “Silahını bırak” dediler. O da cevaben: “Ben kendiliğimden gelmedim. Siz davet ettiniz de geldim. Böyle kabul ederseniz ne ala yoksa döner giderim” dedi. Rüstem: “Bırakın onu”dedi. Rıbî ilerledi ve mızrağını yastıklar üzerine dayadı ve mızrak ucunun değdiği yeri sonuna kadar deldi. “Ne diyorsun anlat bakalım” dediler. Rıbî: “Allah bize, dilediğini kula kulluktan kendisine kulluğa, dünya sıkıntılarından refaha çıkaralım, dinlerin zulmünden kurtarıp, İslâm’ın adâletine ulaştıralım diye bir Peygamber gönderdi. Kullarını kendisine davet edelim diye bize bir din gönderdi. Kim bu dini kabul ederse bizden olur. Biz de döner gideriz. Kim de kabul etmezse Allah’ın vaad ettiğine kavuşuncaya kadar onunla savaşırız.”
“-Allah’ın vaad ettiği nedir?”
“-Kâfirlerle savaşırken ölen için cennet geride kalanlar için ise zaferdir.”
“-Söylediklerinizi dinledim. Bu konuyu düşünmemiz için mühlet
verir misin?”
“-Evet”
“-Kaç gün?”
“-Bir veya iki gün”

“-Hayır, bilginlerimiz ve ileri gelenlerimizle yazışmamız gerekecek bu vakit az olur.”
“-Peygamberimiz düşmanla karşılaştığınız zaman üç günden
fazla mühlet vermememizi emretti.”
Düşün ve adamlarına sor. Bu müddet içinde üç şıktan birini tercih et. Müslüman olma, cizye verme veya harp etme.
“-Sen onların Efendisi misin?
“-Hayır, fakat Müslümanlar birbirini koruyan tek vücut gibidirler.”

Rüstem bunun üzerine kumandanlarını topladı ve:
“-Bu adamın sözlerinden daha kıymetli kabule şayan söz duydunuz mu?”dedi.
“-Onun söylediklerine meyletmen ve kendi dinini bırakarak bu köpeğin dinine girmekten seni Allah korusun. Elbiselerini görmüyor musun?”dediler.
“-Yazıklar olsun size, elbiseye bakmayın düşünce, söz ve yaşayışa
bakın. Araplar yiyecek ve elbiseye aldırmaz fakat soylarını korurlar.”

Yeni Elçiler
Daha sonra İran ordusundan bir elçi gelerek kendisiyle konuşmak üzere bir başkasının gönderilmesini istediler. Bunun üzerine Huzeyfe b. Mihsan gönderildi. O da Rıbî’nin söylediklerinden başka bir şey söylemedi. Üçüncü gün tekrar elçi istediler. Tekrar Muğire b. Şu’be gönderildi. Uzun ve güzel bir konuşma yaptı. Bunun üzerine Rüstem Muğire’ye: “Sizin ülkemize girişiniz; bir sineğin balı görüp beni bu bala ulaştırana iki dirhem vereceğim deyip de; o balın içine düştükten sonra kurtulamayınca beni buradan kurtarana dört dirhem vereceğim demesine benziyor. Ve yine sizin haliniz bir bağdaki ine giren zayıf bir tilkinin haline benziyor. Bu tilkiyi bağın sahibi zayıf ve aciz görünce ona acıyor ve bırakıyor. Tilki biraz kudretlenince birçok zararlar yapıyor. Tilki çıkıp kaçmak istiyor fakat şişmanladığı için aynı delikten çıkamıyor. Siz de memleketimizden işte böyle çıkacaksınız” dedi.
Sonra kızarak güneşe yemin etti ve sizi yarın mutlaka keseceğim dedi. “Göreceksin” Rüstem: “Size ve kumandanınıza bir elbise, bin dinar ve dönüp gidesiniz diye bir at verilmesini emrettim. “Ülkenizi sarstıktan, şerefinizi çiğnedikten sonra mı? Cizyeyi istediğinizle getirip vermeniz için size bir müddet veriyoruz. İstemeseniz de bize köle olacaksınız.”

Böyle söyleyince Rüstem iyice kızdı. İslâm elçileri, son derece sade, olduğu gibi görünen, davranan, diplomatik yapmacık hareketlere başvurmayan inancını, davetini kesin sözlerle ifade ediyorlar. Düşmanın gösteriş ve şaşasına hiç aldırış etmiyorlar. Allahın emirlerine göre yaşıyorlar, Allah’ın emirlerine göre konuşuyorlar. Bu elçilerin mensup olduğu İslâm ordusu kendilerinden maddi yönden güçlü, sayı bakımından dört beş kat fazla düşmanların hakkından geliyor, tarihin en büyük fetih zaferlerini Allah’ın yardımı ile kazanıyor. Elçilerin gidişi gelişi dört ay kadar devam etti. İki taraf arasında küçük çapta çarpışmalar da devam ediyordu. Rüstem’in hedefi, Müslümanların beklemekten sıkılarak geri dönmelerini sağlamaktı. Diğer bir hedefi de etraftaki müşrik Arap kabilelerini kendi tarafına çekmek için zaman kazanmaktı. Rüstem’in niyetleri boşa çıktı. Müslümanlar beklemekten sıkılmadılar. Bu zaman zarfında savaşa hazırlıklarını tamamladılar. Rüstem müşrik kabilelerini de elde edemedi. Rüstem tekrar elçiler istedi. Sa’d bin Ebi Vakkas hazretleri elçiler gönderdi. Elçiler aynı şeyi söylediler. Müslüman olmak, İslâmiyet’in hâkimiyetine girip cizye vermek veya savaşmak. Düşman Müslüman olmayı, İslâm’ın hâkimiyetine girip cizye vermeyi reddetti. Savaşmaktan başka yol görünmüyordu.

Scroll to Top