İkbal, İstiklal Ateşini Yaktı

  1. 13.asırda Moğol istilası İslâm dünyasını perişan etmişti. O perişanlığa karşı Mevlana Müslümanlara ümit aşılamıştı.
    İkbâl de 20. asırda sömürge halinde olan Müslümanlara kurtuluş için ümitvar olmalarını telkin ediyor, hürriyet ve istiklalleri için çalışmalarını ve mücadele etmelerini istiyordu. İkbâl şöyle dedi: “Eski çağların fitne döneminde Mevlana vardı. Son çağın fitne döneminde de ben varım.”
    İkbâl, Mevlana ile kendi arasında mürşitlik-müritlik ilişkisine paralel olarak yapmakla kendini mükellef saydığı vazife yönünden de benzerlik görüyordu.
    Mısır’da İkbâl’in bazı eserlerini okuyan merhum Mehmet Akif:
    “O çağımızın Mevlana’sıdır” demiştir.

    Özellikleri
    İkbâl’in bazı özelliklerini şöyle belirtebiliriz:
    Mütevazı bir insandı. Kendisinde kibirden, gururdan bir şey yoktu. Düşünceleri sağlamdı, son derece açık ve berraktı.
    İkbâl şairdi, davetçi idi, filozoftu. Allame İkbâl diye anılırdı.
    İkbâl tam bir Müslümandı.
    “Arkadaş ben Müslümanım, tevhid sahibiyim
    Bu gerçeğe başından beri inanmışım” diyordu.
    Ömrü boyunca inancı kendisine yol göstermiş, çalışmalarında güç ve hamle kaynağı olmuş, ümitsizliğe düşmekten onu korumuştur.
    İkbâl inancı ile Allah’ın rızasını kazanmaya yönelmiş, çalışmalarını bu arzusunun tahakkuku için yapmıştır.
    Peygamber Sevdalısı
    İkbâl aynı zamanda bir Peygamber sevdalısı idi. Bilal-i Habeşi Peygamber’in hasretine dayanamamış Şam diyarına gitmiş, o da Hindistan’dan Medine’ye, Allah’ın Resûlü’ne selam göndermiş durmuş,
    O’nu ziyareti çok arzu ettiği halde bu arzusuna kavuşamamış, “Armağan Hindistan” adlı eseri ile bu arzusunu destanlaştırmıştır.
    İkbâl’in Peygamber sevgisi ile ilgili söylediklerinden ve yazdıklarından
    bir parça nakledelim:
    “Müslümanın kalbi, Mustafa’nın (s.a.v.) sevgisi ile mamur olur. O, bizim şerefimizin aslı ve bu dünyada yegane övünç kaynağıdır. O, öyle bir efendidir ki, ümmeti, Kisra’nın tacını tahtını devirmiştir. Amma
    kendisi hasır üzerinde uyumuş ve istirahat etmiştir. Ümmeti kralların tahtlarında uyumuş olan o Efendi’nin, uykudan gözlerine sürme çekmeden nice geceler geçirdiği olurdu. Hira mağarasında sayılı geceler geçirmişti, ama ardından bir ümmet doğdu, bir anayasa doğdu ve bir devlet kuruldu. Namazda gözleri yaş, harpte kılıcı kan dökerdi. Dünyanın kapısını Din anahtarı ile açmıştı. Anam da babam da O’na kurban olsun. Hiçbir ana O’nun gibisini doğurmamış ve insanlık O’nun bir benzerini yetiştirmemiştir. Cihanda yeni bir çığır açmış ve yepyeni bir şafak sökmüştür. O’nun nazarında rütbeli rütbesiz herkes eşitti. Köleyle aynı sofrada yemek yerdi. Hatem-i Taî’nin kızı, elleri bağlı bir esir
    olarak, başı utancından önüne eğik, yüzü açık bir vaziyette huzuruna getirilmişti de, Peygamber (s.a.v.) utanmış ridasını Hatem’in kızına hediye etmişti.
    Bugün biz, Taî’nin kızından daha üryan ve perişanız. Dünya milletleri önünde çırılçıplağız. Lütfu da, kahrı da rahmettir. Biri dostları, diğeri düşmanları için. O, rahmetin kapısını düşmanlarına da açmış ve demiş ki, “Lâ tesrîbe aleykümül-yevm” = Bugün sizi ayıplamayacak ve yaptıklarınızı başınıza kakmayacağım. “Biz Müslümanlar kimimiz Çin’den, kimimiz Hicaz’dan, kimimiz İran’dan ve nice başka başka diyarlardanız, ama hepimiz aynı feyizden kopmayız. Çeşit çeşit çiçekleriz, kokumuz
    aynıdır. Mescid’deki hurma ağacı O’nun (s.a.v.) ayrılığına dayanamamış, ağlamış inlemişken ben bir insan olduğum halde O’nu (s.a.v.) niçin sevmeyeyim, aşkı ile yanmayayım? Medine’nin toprağı bana bütün dünyadan daha sevimlidir. Dostun ülkesi olan ey Medine, selam sana.”

    Medine Denilince Gözleri Dolardı
    Allame Nedvi, İkbâl’in Peygamber sevgisi hakkında şunları yazar:
    “İslâm şairi ve çağın feylesofu Dr. Muhammed İkbâl, hayatı boyunca Peygamber (s.a.v.) sevgisi ve Medine-i Münevvere özlemleriyle yaşadı.
    Şiirleriyle, bu sevgiyi ve özlemleri terennüm etti. Nihayet ömrünün son zamanlarında kâse doldu. Her ne vakit Medine anılırsa gözleri dolar, yaşlar akardı. Hastalık ve dertlerle yıpranmış olan zayıf cismi ile hacca gidip Rasulullah’ı (s.a.v.) ziyaret etmesi nasip olmadı. Ama, güçlü hayali, verimli ve hoş şiiri ile özlem ve aşk dolu kalbiyle Hicaz’a seyahat edip
    Hicaz semalarında dolaştı. Büyük Peygamber (s.a.v.) ile gönlünün ve aşkının, ihlas ve vefasının istediği gibi konuştu. O’na(s.a.v.) kendinden, asrından, ümmetinden ve içinde yaşadığı toplumdan bahsetti. Bu konuşmada şairin karihası coştu. Bir müddettir dizginini tutup durduğu ve dökmek için fırsat kolladığı manalar ve hakikatler bir volkan gibi patladı. Artık bu patlama ve boşalmanın vakti gelmiş, şimdi bunun tam yeriydi.
    Onun Peygamber hakkındaki bu eseri şiirlerinin en güçlüsü ve şaheseridir. Bu şiir varlığında artakalan ruhunun son damlası, amel ve tecrübelerinin özsuyu, çağının mükemmel bir tasviri, ümmeti hakkında güçlü bir rapor ve duygularının tercümanıdır.”
    İkbâl Peygamberimiz (s.a.v.) hakkında şöyle der:
    “O’nun güneşinin zevali yoktur. O’nu inkar edenin kemali yoktur.”

    Kur’an Sana İnmişcesine Oku
    Kur’an-ı Kerim, İkbâl’in ilk ve devamlı okuduğu kitaptı. Kur’an-ı Kerim, O’nun varlığının, aklının ve benliğinin hakimidir. İkbâl, Kur’an-ı Kerim’i okudukça, manasını anladıkça yepyeni bir heyecan duyar ve zevk alırdı. Kur’an-ı Kerim’i okuyuşta babasının da büyük payı vardı.
    İkbâl şöyle anlatır:
    “Her gün sabah namazından sonra Kur’an okumaya karar vermiştim. Babam beni görür ve ne yaptığımı sorardı. Kur’an okuyorum diye cevap verirdim. Tam üç sene bu suali sormuş, ben de aynı cevabı vermiştim. Bir gün dedim ki: baba bu soruların manası ne? Hep aynı şeyi soruyorsun, cevap veriyorum, ertesi günü tekrar soruyorsun. Bunun üzerine baba dedi ki; Oğlum! Demek istiyorum ki, Kur’an’ı sana inmişçesine oku. İşte o günden itibaren, Kur’an’ı anlamaya ve ona tam yönelmeye
    başladım. Şu söylediklerim O’nun nurlarından aldıklarımdır. ve nazım ettiğim şiirlerim O’nun incilerinden dizdiklerimdir.”
    Allame Nedvi, İkbâl’in Kur’an-ı Kerim ile ilgisi hakkında şunları yazar:
    “Muhammed İkbâl dünyada yaşadığı sürece, ömrünün sonuna kadar Kur’an denizinden hiç dışarı çıkmamış, hep Kur’an’ın semasında uçmuş ve hep Kur’an ufuklarında gezinmiştir. Her zaman yeni bir ilim, yeni bir iman, yeni bir ışık ve taze bir kuvvetle çıkmıştır.
    Araştırmaları ilerleyip, düşünce ufukları genişledikçe, Kur’an’ın ölümsüz bir kitap, ebedi bir irfan kaynağı, mutlulukların temeli, açılmaz kilitlerin anahtarı, çözülmez meselelerin cevabı, hayatın kanunu, karanlıkları aydınlatan meşale olduğuna imanı arttı.
    Durmadan Müslümanları da Müslüman olmayanları da bu enteresan kitap üzerinde düşünmeye, O’nu anlamaya, araştırmaya, asrın problemlerini onunla halletmeye, medeniyetin buhranlarını onunla çözmeye, hayatta ve idarede onunla hükmetmeye davet etti, durdu.
    Allah’ın bir kısım milletleri, sayesinde yücelttiği ve bazılarını da O’na
    önem vermemelerinden ötürü perişan ettiği bu aziz kitaptan yüz çevirdikleri için ayıpladı.
    İşte bu derin araştırma ve düşünce sonunda Muhammed İkbâl, hiçbir şeyi bu kitaptan üstün tutmamış ve dünyanın en zengin, en akıllı ve bilgili insanınca verilecek olan hiçbir hediyeyi bu kitaba eş değerde görmemiştir. Bundan dolayıdır ki, Afganistan kralı merhum Nadir Han’ın daveti üzerine Kabil’e gidip yanında misafir kaldığında Han’a bir Kur’an nüshası hediye etmiş ve şöyle demiştir:
    “Bu kitap Hak ehlinin sermayesidir. Sinesinde hayat yatmaktadır. Her hamlık Onunla kemal bulur. O’nun verdiği kuvvetle Ali Hayber Fatihi oldu.”
    Bunun üzerine Nadir Han gözyaşlarını tutamamıştı. İkbâl der ki: “Bir zaman geldi ki, Nadir Han’ın Kur’an’dan başka bir dostu kalmadı. Kuvveti her kapıyı açan bu Kur’an’dır.”

    Marifetünnefs
    İkbâl, insanın kendisini tanımasına ve şahsiyetine sahip çıkmasına büyük önem verir. İnsanın, insan olarak yaşaması umdelerinden biri de kendisini bilmesi ve şahsiyetine sahip çıkmasıdır.
    İnsanın kendisini tanımasına “Marifetülnefs” deniliyor.
    “Kendini bilen Rabbi’ni bilir” sözü bunun ifadesidir.
    İnsan kendini nasıl bilecektir? Bunun üç esası vardır:
    1- İnsan Allah’ın seçtiği en şerefli, en iyi bir yaratıktır.
    2- İnsan yeryüzünde Allah’ın halifesidir.
    3- İnsan hür şahsiyeti ile ilahi emanetin sahibidir.
    İnsan bunları bildiği zaman kendisini de bilir.
    İnsan kendini bilmeli, şerefini ve asaletini korumalı, hür şahsiyetine sahip olmalıdır. Bunun için de yalnız ve yalnız kendisini yaratan Allah’a kulluk yapmalı ve O’na boyun eğmelidir.

    Esaretten Kurtulun, Hür, Şahsiyet Sahibi Olun
    İkbâl, insan hürriyetini sınırlayan ve insan şahsiyetini küçük düşüren hiçbir şeyi kabul etmez, bu rızk da olsa kabul edilemez. O şöyle der:
    “Arkadaş! Kanatlarımı kırpan ve beni uçma hürriyetinden alıkoyan rızka ölümü tercih ederim.”
    İkbâl; kibre, gurura kapılmaz, ama kıymetini, mevkiini bilir. Hürriyeti ve şerefi söz konusu olduğu zaman cimrileşir ve bir başkasına köle olmaya asla razı olmaz. “Şahsiyet sahibi insan başkasına boyun eğmez, hiç kimseye kölelik yapamaz” der.
    İkbâl bunları söylediği zaman, Hindistan İngiliz sömürgesidir. Müslümanlar yeryüzünde büyük çoğunlukla esirdir. İkbâl “hür şahsiyet sahibi
    insanlar esirlik yapamaz, esaretten kurtulun, hür şahsiyet sahibi insanlar olun” diye bütün Müslümanları uyarıyor.
    İkbâl’in bir sözü hür şahsiyet sahibi olmada çok önemlidir:
    “Sana rızk vereni tanımadın mı, krallara esir oldun” demektir.
    İngiliz hediyelerini ve makamlarını reddeder
    Doğum yıl dönümünde zamanın başbakanı hayli yüksek bir meblağı
    İkbâl’e hediye eder; İkbâl:
    “Fakirlik şerefi bana zenginlerin sadakasını aldırtmıyor” der, başbakanın hediyesini kabul etmez.
    İngiliz hükümeti İkbâl’e Güney Afrika kral naipliğini teklif eder. Kral naibinin hanımının resmi kabullerde misafirleri başı açık karşılaması ve törenlerde kendisi ile beraber bulunması gerektiğini de söylerler.
    İkbâl: “Bunlar dinimi tahkir, şerefimi payimal edecek şartlardır” der.
    Teklifi derhal reddeder.
    İkbâl şahsiyetin, diğer tabirle nefsin terbiyesinde Allah’a itaatin mutlak şart olduğunu ifade eder. İhlaslı hareket etmenin, haramlardan sakınıp emirleri yapmanın, yeryüzünde Allah adına bulunduğunu idrak etmenin nefis terbiyesini kemale ulaştıracağını açıklar.

    Seherlere Düşkündü
    İkbâl’in bariz bir özelliği daha vardır. O da İkbâl’in seherlere düşkün oluşudur. Türkçe adına “tanyeri” dediğimiz seher; Kulun, Rabbin rahmetine en yakın olduğu zamandır.
    Seher vakti, ibadet, dua ve zikir vaktidir. Seher vaktinin içinde ezan, sonunda sabah namazı vardır.
    Seherlerde ibadet, zikir, tevbe ve istiğfarla meşgul olanlar Kur’an-ı Kerim’de övülmüştür.
    İkbâl, seherlerde uyanıktır, abdestlidir, ibadet, dua ve istiğfar halindedir.
    İkbâl, seherler hakkında şöyle der:
    “Marifette Şeyh Feridüddin Atar gibi, hikmette Celaleddin Rumi gibi veya ilim ve zekada Ebu Hamid el-Gazali gibi ol, ilim ve hikmette, istediğin kadar ilerle, fakat seher vakti bir iniltin yoksa hiç kıymetin yoktur.”
    İkbâl İngiltere’deki hayatı ile ilgili olarak da şunları kayıt eder:
    “İngiltere’nin kışı çok soğuk ve havanın soğukluğu insanı kılıç gibi kestiği halde, ben Londra’da erken uyanmayı hiç bırakmadım.”
    İkbâl’in bu konuda duası da şöyledir:
    “Benden her şeyimi al, Ya Rab! Fakat seher lezzetinden beni mahrum
    bırakma.”
    İkbâl, gençlik hakkında yaptığı duasında da seher önemli bir yer tutar:
    “Allah’ım! Gençliğin yüreğini dini elem okları ile yarala!
    Göklerinde uyumayan yıldızların, secde ve kıyamda geceleyip gözlerine uykudan sürme çekmeyen abid kulların ile gençliğimizin gönüllerinde uyuyan emel ve idealleri uyandır.
    İslâm gençliğini yürek sızısıyla ve bendeki şu sevgi ve firasetle rızıklandır.
    Allah’ım! Seherlerdeki, ah-u eninimi gençliğe de nasip et. İslâm şahinlerinin uçmaları ve avlarının yakalanmaları için kanatlarını ve pençelerini bitir.
    Şu dünyada, firasetimin ve basiret nurunun Müslümanlara mal olmasından başka bir emelim yoktur.”

    Müslümanların Sözlerinde İlâhî Hararet Kalmamıştır
    İkbâl, Hindistan’a döndükten sonra Arapça hocalığına tekrar başlar. Avukatlık yapar. Sosyal ve kültürel çalışmalarına devam eder. İkbâl’in meselesi, İslâm dünyasıdır, Müslümanlardır. İkbâl, önce durum tesbiti yapar. Müslüman milletlerin halini şöyle tasvir eder:
    “Araplar çöllerinde yollarını kaybettiler. Artık sözlerinde İllallah’ın harareti kalmadı.
    Mısırlılar Nil girdabına düşmüşler.
    Muazzam devleti hadiselerin pençesi altına düşmüş, ızdırap içinde doğu ve batı onun dökülen kanlarından lalezara dönmüş.
    Hind Müslümanları midesinin kulu olmuş, kendini beğenmiş, gönlündeki din hissini koparıp atmış.”
    İkbâl Müslüman milletleri böyle tasvir ederken içine düştükleri durumun “kader”in bir sonucu olmadığını söyler ve şöyle der:
    “Başına gelenler ne zamanın icabı ne de takdirin zulmüdür.
    Şerefini ve yerini kaybedişten, kendini ve Allah’ı unutmandandır.”

    Öğretmenler Basiretsiz, Âlimler İdealsiz
    İkbâl, İslâm dünyasındaki eğitim kurumlarını inceler, eğitimcilerin ve din adamlarının durumlarını tesbit eder. İnceleme ve tesbitlerinin sonucunu şöyle açıklar:
    “Mektepten de medreseden de ümidimi kestim. Orada ne hayati bilgi, ne ilim, ne irfan ne sevgi kaldı artık.”
    “Mektepten ve tekkeden hüzünle ayrıldım. Oralarda hayatı, sevgiyi,
    hikmeti ve basireti bulamadım.”
    “Mekteplerde öğretmenler basireti yitirmiş ve zevki öldürmüşlerdir.”

    “Tekke ve zaviyedeki şeyhlerin ise himmetleri kısa, istekleri sönük, ilimleri azdır.”
    “Din âlimi ideal taşımıyor, gözleri var görüyor fakat kurudur gözyaşları akmıyor. O’nun sohbetinden kaçındım. Çünkü sırf ilim, ideal yok. O kutsal bir toprak lakin zemzemi yok.”
    “İslâm bilginleri ne kadar sönük ve miskin hale gelmişlerdir ki, kendi huzur ve rahatı bozulmasın diye Kur’an’dan taviz veriyorlar.”
    “İslâm dünyasında kumandan beceriksiz, orduda saflar bozuktur.” “Gayesiz gençlik ise atılmak üzere olan, hedefi belli olmayan bir oktur.”
    “Halk, gönlünü renk ve kokuya esir etti. O gönülde zevk, şevk ve arzu namına bir şey kalmadı.
    Atmacaların keskin ıslıklarını tanımıyor, kulağı sinek vızıltısına alıştı.
    Yüzüne gönül kapısı açılmamış, toprağın avucunda benlik doğmamış, kalbinde tekbir sesleri yükselmiyor, O’nun zikir harimi yıkılmış…”
    “Yazıklar olsun! Ülkemizdeki şair, ressam ve hikayecilere onların beyinlerine kadın oturmuş.”

    Müslüman
    İkbâl, mevcut durumu böyle tasvir ettikten sonra Müslümana vazifesini ve sorumluluğunu hatırlatır. Müslümanın sorumluluğunu bilmesini ve vazifesini yapmasını ister. O’na göre Müslüman:
    Kökü yerde gömülü ve sabit, dalları ise göklere uzanmış mübarek bir ağaç gibidir. Müslümanın dışında herkes toprağından sökülmüş kararsız bir ağaçtır. Bir beytinde şöyle der:
    “Ey Müslüman! Sen yeryüzünde teksin ve yeganesin. Senin dışında herkes ve her şey aldatan serap ve sahte paradır.”
    “Müslümanın imanı Hakk dairenin noktasıdır.”
    “Şu maddi alemde Müslümanın dışında her şey bir vahim, bir tılsım ve mecazdır.”
    “Müslüman, hususi bir vazife ile yükümlüdür. Bu vazife Nebilerin ve Resullerin risaletidir.”
    “Müslüman yeryüzünde Allah’ın halifesidir. Allah, alemi onun için yaratmış, ona esmayı öğretmiş, yeryüzünde hakim kılmış, oranın hazinelerinin anahtarını ona vermiştir. Binaenaleyh, Müslümanın alemin kendisi için yaratılmış olduğuna inanması, bu imanın tatbiki ve fikrin gerçekleşmesi için çalışıp cihad etmesini gerektirir.
Scroll to Top