ALLÂME MUHAMMED İKBÂL

Ailesi

Adı: Muhammed İkbâl
Baba adı: Nur Muhammed
Doğduğu yer: Pakistan, Pencap Eyaleti “Siyalkut” Şehri.
Doğduğu yıl: 2 Zilkade 1294 Hicri, 8 Kasım 1877 Miladî.
Muhammed İkbâl aslen Keşmir’lidir. Büyük dedesi 17. asırda Brahman
dinini terk etmiş, Müslüman olmuştur. babası Keşmir’den Siyalkut’a
göç etmiş, Muhammed İkbâl Siyalkut’ta doğmuştur.
Baba Nur Muhammed ticaretle meşguldü. Dindardı. Sofi meşrep bir
mizaca sahipti. Anne Bibi de dindardı. İkbâl bu dindar aile içinde yetişti. Önünde örneği anne ve babası idi. İkbâl zeki bir çocuktu. Ailede her gördüğünü öğreniyor, her öğretileni benimsiyor, severek yapıyordu.

Eğitimi
İkbâl, önce Kur’an-ı Kerim’i okumayı öğrendi. İkbâl o çocuk yaşında
okuduğu Kur’an-ı Kerim’in manasını da anlamaya çalışıyordu.
Her Müslümanın ilk işi Kur’an-ı Kerim’i okumak ve manasını anlamaktır. Sonra hayatını Kur’an-ı Kerim’in hükümlerine göre yaşamaktır.
Bir anne baba ki, çocuğuna Kur’an-ı Kerim’i öğretmiyorsa zalimdir.
Bir idarecidir ki, idare ettiği Müslümanlara, Müslüman çocuklarına
Kur’an-ı Kerim’i öğretmiyor, Kur’an-ı Kerim’e göre yaşamayı telkin ve
teşvik etmiyorsa o da zalimdir.
İkbâl ilk ve orta öğretimini Siyalkut’ta gördü. Orta öğretiminde Mir Hasan isminde bir hocası vardı. Mir Hasan Arapça ve Farsça hocası idi
Mir Hasan öğrencilerine karakter kazandıran, onlara ilim zevki veren ve ideal aşılayan bir hocaydı.
İkbâl, Mir Hasan’dan Arapça ve Farsça öğrendi. Hocasını çok sevdi, ona
bağlandı. Mir Hasan da inanç, edep, terbiye ve ideal yönünden İkbâl’i doyurdu.
Mir Hasan İkbâl’deki şiir yazma kabiliyetini keşfetti, onu şiir yazmaya
teşvik etti. İkbâl ilk şiiri “Cebel-i Himalâ”yı yazdı. Şiir 1901 yılında yayınlandı.
İkbâl, orta öğretiminden sonra Lahor’daki hükümet kolejine kayıt oldu.
Bu kolejden de parlak bir derece ile mezun oldu.

Yazı, Şiir ve Kasideleri ile Tanındı
Hocalığa başladı. Arapça öğretiyor, edebiyat dergilerine yazılar yazıyor, şiirleri yayınlanıyordu. Kısa zamanda halk onu şiirleri, kasideleri ve yazıları ile tanıdı. İkbâl tanınmış bir şair ve yazar oldu. Onu sadece
Müslümanlar okumuyor, Hindular da onu takdir ediyor, şiirlerini ilgi ile okuyorlardı.

İngiliz İdaresi Halkın Refahı İçin Çalışıyormuş
İkbâl, İngiliz tarihçisi Thomas Arnold ile tanıştı. Arnold Hindistan’da bir fakültenin dekanı idi. İslâm tarihi yazarı idi. İslâm’ın sadece tebliğle yayıldığını iddia ediyor, Hindistan’daki sömürge İngiliz idaresine karşı gelmenin doğru olmadığını, İslâm dinine de aykırı olduğunu anlatıyordu.
Arnold’a göre İngiliz idaresi halkın refahı ve huzuru için çalışıyordu.
Halk bu idareye uymalıydı.

Avrupa Eğitimi
Arnold İkbâl’deki kabiliyeti keşfetti. Onu İngiltere’ye yüksek tahsile gitmeye teşvik etti. Arnold İngiltere’deki hayat tarzının ve İngiliz kültürünün İkbâl gibi bir kabiliyeti kendine bende edeceği kanaatinde idi.
İkbâl, İngiltere’ye gitti. Cambridge Üniversitesi’nde felsefe eğitimi görmeye başladı. Felsefecilerle, çeşitli düşünce akımlarının liderleri ile ve mensupları ile tanıştı, onları dinledi, düşüncelerini öğrendi. İslâmi konularda konferanslar verdi.
İkbâl, felsefe eğitimini tamamladıktan sonra Almanya’ya geçti. Münih’te felsefe alanında doktora yaptı. Tekrar İngiltere’ye döndü. Hukuk eğitimi gördü, avukatlık belgesi aldı, bu arada üniversitede Arapça hocalığı yaptı.

Avrupa Özünü Alamadı
İkbâl Avrupa’daki eğitimi konusunda şöyle der:,
“Çağdaş Avrupa kültür ve ilimlerinin ışığı özümü alamadı, gözümü kamaştıramadı. Çünkü ben gözüme Medine’nin sürmesini çekmiştim. Batı eğitim ve öğretim ateşi içinde eğleştim. Ama İbrahim’in Nemrut’un ateşinden sağ salim çıktığı gibi kurtuldum. Asrın firavunları, hep beni avlamak için çabaladılar durdular, fakat ben onlardan korkmadım, korkmuyorum. Zira Yed-i Beyza’yı taşıyorum.
Kişiye halis bir sevgi verildi mi, kendini tanır, şerefini korur. Kral ve sultanları takmaz.

Yıldızları ele geçirdimse ve zorluklar bana boyun eğdilerse buna şaşmayın. Çünkü ben, O büyük Peygamber’in kölelerindenim ki, çakıllar O’nun ayağı altında şereflenip yıldızlardan daha kıymetli oldular ve O’nun ayak izlerinden kalkan tozlar, misk kokusundan daha güzel ve çabuk etrafa koku saçtılar.”

Avrupa Medeniyetinin Mahiyeti
İkbâl, felsefe ve hukuk eğitimini İngiltere’de gördü, Almanya’da doktorasını yaptı. Avrupa ülkelerini gezdi. Düşünce akımlarını tanıdı. Avrupa medeniyetini bütün yönleri ile araştırdı, inceledi. Avrupa medeniyeti konusunda Müslümanlara, Müslüman gençlere, Müslüman aydınlara ve Müslüman düşünürlere söyledikleri vardır. Biz İkbâl’in bu söylediklerinden bazı paragrafları bildirmek istiyoruz.
İkbâl diyor ki;
“Hakk’ı tutan zümreyle sürekli savaş halinde olan dinsiz medeniyete dikkat et! Bu medeniyete tutkunluk fitneler doğurur ve Lat ile Uzza’yı yeniden Harem’e sokar. Kalp onun büyüsünün tesiriyle kör olur. Ruh susuzluktan onun serabında helak olur. O, gönül şevkini öldürüyor,
hatta kalbi kalıptan koparıp alıyor. O öyle usta bir hırsız ki, güpegündüz soygun yapıyor. Bu medeniyet, insanı ruhsuz ve kıymetsiz bir halde ortada bırakır.”
“Bu medeniyetin şiarı, insanlığa ani ve sessiz baskınlar yaparak, beşer cinsini gafil avlayıp öldürmektir. ve onun değişmez meşgalesi ticarettir. Dünya bu modern uygarlık yıkılmadıkça barışa, sükunete, temiz aşk ve sevgiye, Allah’a kulluğa nail olup mutluluğa erişemeyecektir.”

Karanlıklar Ummanı
“Gerçekten Avrupa’da ilim gelişmiş ve sanayi ilerlemiştir. Fakat orası, hayat membaından eser olmayan karanlıklar ummanıdır. Orada banka binaları, sanat güzelliği, görünüş ve temizlik bakımından kiliselerden üstündür. Orada ticaret, bir kimseyi kazandıran fakat milyonları batıran bir kumardır.
Avrupa’nın böbürlenip durduğu şu ilim, hikmet, siyaset ve hükümet kof görüntülerden başka bir şey değildir. Gerisinde hakikat yoktur.
Orada liderler, insani eşitlik ve sosyal adalet dersleri verip durdukları halde, halkların kanını emiyorlar. İşsizlik, sefalet, içki ve yoksulluk, batı medeniyetinin fütuhatının neticeleridir.
Semavi yönetim ve ilahi vahiyden hiç nasibi olmayan, fakat elektrik ve bunları kullanmada son derece mahir bir millet. Araçların hakim olduğu ve sanayinin tahakkümü altında bulunan bu medeniyette kalpler ölüyor, şefkat, vefa ve asil insani mefhumlar maktul düşüyor.”

Allâme Nedvî Diyor ki
Allame Nedvi İkbâl’in batı medeniyeti karşısındaki durumunu şöyle açıklar:
“İkbâl, batı eğitim sistemine dalan, bu denizin dibinden zararsız, ziyansız çıkmakla kalmayıp beraberinde bir çok değerlerle birlikte dönen ve İslâm’ın ebediliğine ve engin muhtevasına imanı artan, kendilerine güveni yenilenen sayılı kişilerdendir. Her ne kadar, İkbâl’in az ya da çok batı eğitim ve felsefesinden hiç etkilenmediğini, onun din anlayışının kitap, sünnet ve selefe yüzde yüz uygun olduğunu söylemek zor ise de, şurası su götürmez bir gerçektir
ki, O, binlerce muasırı gibi batının potasında erimemiştir. Bu bakımdan, konu ile ilgili olarak şu anlamadaki şiiri terennüm etmesi onun hakkıdır:
“Asrın büyüsünü ve tuzağını bozdum. Tuzaktaki taneyi kapıp avcının ağlarından kurtuldum. Allah şahittir ki, ben bunu İbrahim’i taklit ederek başardım. Bu ateşe kendime güvenerek daldım ve oradan şahsiyetimi koruyarak sağ salim çıktım.”

Felsefe Her Şeye Şüphe ile Bakar, Hayat Düsturu Olamaz
İkbâl, felsefe ile meşgul oldu. Alem, zaman, mekan, uluhiyet, tasavvuf, ruh ve ahlak konularında çeşitli görüşler belirtti. Batı ve doğu düşünce ve felsefe adamlarının görüşlerini tenkit etti. Kendi görüşlerini ileri sürdü.
İkbâl’e göre: ilmin verdiği sonuçlar herkese açıktır, doğrulanabilir. Fakat ilimle kainatı sistematik bir şekilde kavramak mümkün değildir.
Pozitif ilimde bir yüzeysellik vardır.
Felsefe her şeye şüphe ile bakar. Felsefe bir teoridir.
Din hem duygu, hem inanç, hem faaliyet ve hayattır.
İnsanın ruhani yücelmesinin üç basamağı vardır. Bunlar;
İlâhî kanunlara tam itaat ve teslimiyet,
Nefsin disiplin altına alınması ve hilafet,
İnsanın yer yüzünde Allah’ın halifesi olduğunu bilmesi.
İkbâl felsefe eğitimi görmüş ve felsefe ile meşgul olmuştur ama hiçbir zaman gözünü ve gönlünü Kur’an-ı Kerim’den ayırmamıştır. Felsefenin teoriden ileri gidemeyeceğini ısrarla belirtmiştir. Felsefe hayatın problemlerini çözemez. Felsefe içinde inci bulunmayan bir inci kutusu gibidir. Felsefe bir hayat düsturu olamaz. Topluma nizam veren insanlığın yolunu aydınlatan ve hayat düsturları sunan dindir. Gerçek ilmin tek kaynağı kainatın serveri Hz. Muhammed (s.a.v.)’dir.

Peygamber Soyundan Gelen Adama Uyarılar
İkbâl felsefeden büyük çapta etkilenen, İslâm inancı bu yüzden bozulan, Peygamber soyundan olan bir arkadaşına yazdığı kasidesinde şöyle der:
“Beni tanırsın. Aslım Somnath’a uzanır. Babalarım Lat ve Uzza’nın kullarıydılar. Ailem Brahmanlığa taassupla bağlıydı. Halbuki senin damarlarında Haşimilerin kanı dolaşıyor. ve sen soyca Kainatın Efendisi’ne mensupsun.
Felsefe, benim etime kanıma karışmış ve ruhuma işlemiştir. Ben var ya, belki hiçbir şeyi becerememişimdir. Ama şu felsefenin derinliklerine indim ve onun dibinde dolaştım. Şimdi diyorum: Felsefi hikmet, hakikati gizleyen bir perdedir. ve sahibini ancak hayatın içinden uzaklaştırır. Onu araştırmak ve inceleyip durmak hareket ve aksiyon ruhunu öldürür.
İşte aşırı derecede beğendiğin Hegel. Onun takdim ettiği inci kutusuna bak. İçinde inciden eser yok. Ortaya nizam diye koyduğu şey, vehimden başka bir şey değildir.
Ey Haşimli Seyyid! Senin hayatında gönül meşalesi sönmüş. Sen şahsiyetini yitirmişsin. Sen Bergson’a esir olmuşsun. insanlık şunu bilmeni istiyor:
Onun hayatını nasıl düzeltecek ve şahsiyetini nasıl ölümsüzlüğe kavuşturacaksın?
İnsanoğlu hayatına düstur istiyor, kararlılık bekliyor. Fakat felsefe bu hususta ona yardım edemiyor. Halbuki, mümin ezanıyla afakı çınlattı mı, âlem aydınlanır ve dünya uykusundan uyanır. Hayata nizam veren dindir. ve bu da ancak İbrahim ve Muhammed (s.a.v.)’den öğrenilir.
Öyleyse ey Seyyid! Dedenin talimatına yönel. Ey Ali’nin (r. a. ) oğlu! Ne zamana kadar Ebu Ali’yi (İbn-i Sina) taklit edeceksin? Yolunu şaşırdığında Kureyşli Kılavuz senin için Buharalı Kılavuzdan daha hayırlıdır.”
Merhum İkbâl’in mektubunda geçen Somnath H Hindistan’da putları ile meşhur bir tapınaktır. Kureyşli kılavuz kainatın serveri Peygamberimiz (s.a.v.)’dir. Ebu Ali ve Buharalı kılavuz ise felsefe ve tıp adamı İbn-i Sina’dır.

Göz Yaşları Dök
İkbâl, 1905’de gittiği Avrupa’dan felsefe doktoru olarak elinde avukatlık
belgesi ile 1908 yılında döner.
İkbâl İngiltere’den memleketine dönerken Sicilya’ya uğrar. Bu eski İslâm memleketi hakkında:
“Ey kişi! Gözyaşı değil, gözyaşları dök. Çünkü burası Hicaz medeniyetinin defnolunduğu yerdir” der, meşhur Sicilya Kasidesi’ni yazar.

Mevlânın Müridi
İkbâl Avrupa’dan döndükten sonra Mevlana Celaleddin-i Rumi’yi tanır. Başta mesnevisi olmak üzere bütün eserlerini tekrar tekrar okur.
Mevlana’daki geniş ufku görür. Felsefe, tasavvuf, hayata bakış, hadiseleri değerlendirmede yeni görüşlere sahip olur. Mevlana’yı çok sever,
kendini Mevlana’nın müridi ilan eder. Eserlerini mesnevi tarzında yazmaya başlar.
İkbâl, Mevlana hakkında şöyle der:
“Bizim menzilimiz Kibriya’dır (Allah) diyen Rum mürşidi, benim varlığımın çerçöpüne alev sardı. Pir-i Rum toprağı iksir yaptı, benim tozumdan tecelliler gösterdi.”

Scroll to Top