Ailesi
Yavuz Sultan Selim merhum, Çaldıran’da Şah İsmail’i mağlup edince, Tebriz ve civarında bulunan bilginleri ve sanatkarları İstanbul’a getirdi. Bunlar içinde Hafız Mehmed Efendi ve oğlu Hasan Can da vardı.
Hafız Mehmed Efendi bilgin bir kişi idi. Sesi de çok güzeldi. Yavuz’un dikkatini çekti. Onu kendisine özel hafız edindi.
Hasan Can da öyleydi. Babasında bulunan ilim, irfan ve edeb üzereydi.
Yavuz Sultan Selim Hasan Can’ı da kendisine gönüldaş ve sırdaş edindi. Ölümüne kadar da onunla sohbet etti.
Öyle ki Yavuz Sultan Selim dünyayı terk ederken de ölüm döşeğinin baş ucunda Hasan Can oturuyor, Gözlerinden yaşlar akıtarak Kur’an-ı Kerim okuyordu.
Hasan Can’ın bir oğlu oldu. Adını Saadeddin koydu. Hicri 943, Miladi 1536 tarihi doğumuydu.
Eğitimi
Saadeddin cihan padişahlığına gönül vermiş bilgin bir ailenin oğlu olarak zaferlerin hikayelerini dinleye dinleye büyüdü.
Cihan padişahlığı adabı içinde İslâm terbiyesi gördü.
Saadeddin zamanın bilginlerinden ders alıyor, en üst düzeyde eğitim görüyordu.
Karamanî Mehmed Efendi ile cihan müftüsü Ebussuud Efendi’ye talebe oldu.
Şahsiyetinin teşekkülünde ailesi kadar, Ebussuud Efendi’nin tesiri vardı.
Küçük Saadeddin, engin kavrama gücü ve parlak zekasıyla temayüz etmişti.
Hoca Saadeddin Efend
Yirmi yaşına geldiği zaman o da müderrisdi, onun da talebeleri vardı.
Kısa zamanda ilmi ve irfanı ile tanındı.
Adı Hoca Saadeddin Efendi diye anıldı.
Hoca bilginliğinin, efendi olgunluğunun işaretiydi.
Sultan Hoca
Şehzade Murad’a hoca tayin edildi. Manisa’ya gönderildi.
Manisa’nın yemyeşil ovalarında dolaşıyor, halk ile tanışıyor, onları yakından tanımaya çalışıyordu.
Şehzade sarayında ilmi toplantılar yapıyor, bilgilerini dağıtıyordu.
Şehzade, 3. Murad ismi ile padişah oldu. Hoca Saadeddin Efendi de “Hace-i Sultanî, Muallim-i Sultanî (Sultan Hocası)” ünvanı ile İstanbul’a döndü.
Hoca Saadeddin Efendi, İstanbul’da ilminin ve ünvanının hakkını gerçekten verdi.
İlimle meşgul oldu. Ders okutmaktan bir an geri durmadı. Gençleri ilme ve marifete teşvik etti, büyük âlimler yetiştirdi.
İlim adamlarını, yazarları, sanatkarları himaye etti.
İlim adamlarına daima iltifat eder, onların gönüllerini hoş tutardı.
Âlimlerin Serdarı
Zamanın kültür, edebiyat ve sanat ortamında Hoca Efendi bir merkez durumundaydı. Meclisinden devrinin bilgin, edib ve sanatkarları hiç eksik olmazdı.
Yazılan kitaplar ona ithaf edilir, adına kasideler yazılırdı.
Şeyhülislam âlimlerin reisi ise, Saadeddin Efendi de serdarı idi. Hoca Saadeddin Efendi edibdi.
Türkçe, Arapça, Farsça şiirler yazardı.
Ayasofya Camii’nde halkın dert ve dileklerini dinlerken konuşanın diline göre şiirle cevap verirdi.
Yazdığı ve 3. Murad’a sunduğu “Tacüt-Tevârih” adlı tarih kitabı, geniş bilgi ve edebî dehâsının bir eseri idi.
Hoca Saadeddin Efendi, ilim ve fazileti ile öyle tanındı ki, kendisine sadece “Hoca Efendi” denilmeye başlanıldı.
Hoca Efendi denildiği zaman o anlaşılırdı.
Cami Çelebi daha sonraları yazdığı bir şiiri ile Hoca Efendi’yi şöyle metheder.
“Bu yakınlarda cihana iki müftü geldi,
Tuttu her birisinin âlemi fazlı edebi.
Kimdir diye sual edersen onları sen,
Birisi Hoca Efendi, birisi Hoca Çelebi.”
Hoca Çelebi cihan müftüsü Ebussuud Efendi’nin gençlik yıllarında halk tarafından verilen adı idi.
Deha Derecesinde Bir Devlet Adamı idi
Hoca Efendi sadece bir ilim adamı değildi. Deha derecesinde üstün meziyetlere sahip bir devlet adamı idi.
Âlemin ahvâlini çok iyi bilirdi. Dünyada meydana gelen gelişmeleri yakından takıp ederdi.
3.Murat hocasını çok sever, devlet işlerinde görüşlerini alırdı.
Bilginler kadar, idareciler de Hoca Efendi’ye çok itibar ederdi. Hoca Efendi din ve dünya işlerinde gerçeği söyleyen emin bir danışmandı.
Hoca Efendi 3. Murad’ın ölümü ile yerine geçen 3. Mehmed zamanında da etkili olmaya devam etti.
Daima Doğruyu Söylerdi
Doğruyu söylemekten hiçbir zaman çekinmedi.
Padişahları ve devlet adamlarını doğru ve hayırlı işlere yönlendirmekten bir an bile geri kalmazdı.
Bir gün Sadrıazam Paşa’nın huzurunda yapılan bir toplantıda gerçeğe aykırı konuşmalar yapıldığını görünce şöyle dedi:
“Devlet işlerine şahsi işleri ve istekleri karıştırmak asla doğru değildir.
Herkes düşüncesinde doğru zannettiğini açıkça söylemekte serbesttir. Benim hasmı canım ve kuvvetli düşmanım olan birisi görüşünde isabet etse devlet ve milletimin hayır ve menfaati için kabul ederim.
Hakikat karşısında muhalefet, hele aksini icraya kalkışmak, meydana gelmesi muhakkak olan ve arzu edilmeyen fenalıkların tohumunu şimdiden atmaktır.”
Bu konuşma Hoca Saadeddin Efendi’nin ilim ve devlet adamlığına yaraşır şahsiyetini ortaya koyduğu kadar, devlet ve millet için tehlikenin ana kaynağını da göstermektedir.
Devlette İçten İçe Çürüme Vardı
Hoca Efendi’nin zamanında belirttiği zaaflar mevcuttu.
Padişahlar sefere çıkmaktan vazgeçmişlerdi. İdarecilerin bir kısmı makam ve kişisel çıkar peşindeydi.
Devlet sınırları itibarı ile, kurum ve kuruşları ile büyüktü. Ama içten içe gerilemekteydi.
Alman cephesinde savaş devam ediyordu. Vezirler savaşları kazanmaktan ümitlerini kesmiş buluyordu.
Çare padişahın sefere çıkması idi. Padişahı sefere çıkmaya kim ikna edecekti? Bu vazifeyi Hoca Saadeddin Efendi üzerine aldı.
Sefer
Hoca Efendi’nin geniş bilgisi, kuvvetli mantığı, kalbe işleyen bakışı ve konuşma gücü karşısında 3. Mehmed duramadı, dayanamadı. Peki, dedi.
Sefer hazırlığına başlanıldı. İstanbul’da yapılan büyük bir merasimden sonra, ordu padişahın kumandasında hareket etti.
Hoca Saadeddin Efendi padişahın yanındaydı. Aslında gerçek idare onun elindeydi. Sofya’da sıtmaya yakalanmasına rağmen ordunun idaresi ve yürüyüşü ile daima ilgilendi.
Ordu Eğri Kalesi’ne dayandı.
Eğri Kalesi Alman sınırına yakın, Kuzey Macaristan’da sağlam bir kaleydi. Almanların idaresinde idi.
Kale kuşatıldı.
Kuşatmanın 18. günü, 12 Ekim 1596 yılında fethedildi.
Camiye çevrilen büyük kilisesinde Cuma namazı kılındı. Padişah’a
“Eğri Fatihi” denildi.
Eğri fethedilmiş, düşmana gözdağı verilmişti. Vezirler İstanbul’a dönülmesini istediler. Bunun için divan topladılar.
Bu İş Padişah İşidir
Halbuki bu arada Avrupa ülkelerinin katıldığı büyük bir haçlı ordusu geliyordu. Bu ordu karşılaştığı bir birliğimizi de yok etmişti.
Vezirler İstanbul’a dönülmesinde ısrar ettiler.
Bir vezir de, kendilerinin Eğri’de kalmasını düşman üzerine Sokulluzade Hasan Paşa kumandasında bir birlik gönderilmesini istedi.
Toplantının başından beri vezirleri dinleyen Hoca Saadeddin Efendi feveran etti:
“Bu iş şu veya bu paşanın işi değildir. Bu iş padişahın işidir.
Elbette din düşmanları ile savaş etmek üzerimize vaciptir.
Biz onların üzerine varmayıp başka bir tarafa yöneldiğimiz zaman kafirler yiğitlik edip bizi takıp etmek isterler. Böylece askerlerimizi kuş yemi gibi tuzağa düşürmeleri aşikardır.
Bilhassa bu yüce devlette bir Osmanlı padişahının düşmandan sebepsiz yere yüz döndüğü işitilmemiş ve görülmemiştir.”
Hoca Saadeddin Efendi’nin konuşma gücü karşısında eriyen vezirler aksi bir fikir savunamadılar.
Hoca bu konuşma ile yalnızca kalem ve irfan sahibi bir kimse değil, ileriyi gören ve metin bir devlet adamı vasfına da sahip olduğunu gösterdi.
Hoca Efendi divan dağılmadan padişahın huzuruna çıktı. Divanın savaş kararı aldığını bildirdi. Vezirlerin padişahı kandırmalarını önledi.
Haçova
Padişah savaş kararını kabul etti. Ordu Eğri’den Haçova’ya yürümek üzereydi. Sadrazam büyük bir kuvveti Eğri’de bırakmak istedi.
Hoca Efendi müdahale etti.
Büyük bir kuvvetin ordudan ayrılmasının zaaf alameti olacağını söyledi.
Savaş kaybedilirse, hiçbir kuvvetin Eğri’nin düşmesini önleyemeyeceğini bildirdi. Sadrazam, Hoca Efendi’nin söylediğini kabul etmek mecburiyetinde kaldı.
Kuvvet ayrılmadı.
Ordu fiilen Hoca Efendi’nin idaresinde idi.
Haçova’ya ulaşıldı.
Haçova ovalık bir yerdi. Etrafta bataklık yerler de vardı.
Padışah, Sadrazam’a bir ferman gönderdi:
“Sen lalamsın. Burada savaş için sizi bıraksam ve ben İstanbul’a doğru hareket eylesem olmaz mı?”
Hoca Efendi fermanı haber alınca padişahın huzuruna çıktı:
Ordunun başında kalmaktan başka bir ihtimalin hatıra bile getirilemeyeceğini söyledi. Padışah’a metanet tavsiye etti. Savaşın lüzumunu anlattı.
Padişahı düşüncesinden vazgeçirdi. Padişah 3. Mehmed hisli, iradesi zayıf bir padişahdı.
25 Ekim 1596 günü Haçova’da iki ordunun öncü birlikleri karşılaştı. .
Düşman öncü birlikleri yok edildi.
Peygamberimiz’in Mucizeleri ile Nusret ve Zafer Bizimdir
26 Ekim 1596 günü Haçova Meydan Savaşı düşman hücumu ile başladı. Düşman ordusu padişahın bulunduğu merkeze saldırdı. Padişahın kumanda ettiği birlik sarsıldı.
Padişah ne yapacağını şaşırdı, sadrazam orta kanadın arkasına sığındı.
Almanlar merkezi yağmalamaya başladılar.
Sadrazam İbrahim Paşa esir düşmemek için padişahın geri çekilmesinin şart olduğunu bildirdi.
Padişah atına bindi. Geri çekilmek üzere idi. Hoca Saadeddin Efendi padişahı gördü, atının gemlerine sımsıkı yapıştı:
Padişahım nereye gidersiniz? Cengin hali budur. Lazım olan yerinizde sabit ve kararlı olmaktır.
“Peygamberimiz’in mûcizeleri ile nusret ve zafer bizimdir” dedi, padişahı bırakmadı.
Tarihçiler Ne Diyor?
Bir tarihçi şöyle diyor:
“Hocanın bu müdahalesi olmasaydı, veya birkaç dakika gecikseydi yalnız Türk tarihinin en büyük zaferlerinden biri kaybedilmiş olmayacak, belki topyekün savaş kaybedilecekti.
İkinci Viyana’dan 87 yıl önce devlet büyük bir felakete uğrayacaktı.
Meydan savaşları ile yurt kazanılıp devlet battığını hiçbir millet Türk milleti kadar bilemez.”
Padişah 3. Mehmed’i dimdik atının üzerinde, Hoca Efendi’yi onun yanı başında atının gemlerini tutmuş gören akıncılar, kırım süvarileri düşman üzerine atıldı.
Saraya mensup olanlar, odun, balta, kepçe vesaire ellerine ne geçirdilerse, onunla yağmaya koyulmuş düşman üzerine saldırdılar.
Yarım saat içinde yirmi bin düşman atlısı bataklığa gömüldü. Elli bin düşman savaş alanında yok edildi.
Yarım saat yetti. Düşmanın işi bitti. Düşmanın topları, bütün ağırlıkları ele geçti.
Ordu coşmuştu. Orduya bir şeyler olmuştu. Hoca Efendi’nin: “Peygamberimiz’in mûcizeleri ile nusret ve zafer bizimdir” sözü gerçekleşmişti.
Kaçanların çoğu süvarilerimiz tarafından yok edildi.
Tarihimizin en son meydan savaşı kazanılmıştı.
Hiçbir savaşta bu kadar düşman öldürülmemişti.
Tarihçiler şöyle diyorlar:
“Hoca Efendi’nin metaneti Türkleri parlak bir zafere kavuşturdu.”
“Haçova Saadeddin’in cesaret ve tesiri ile kazanılmış bir zaferdir”
“Büyük zaferin gerçek kahramanı Hoca Saadeddin’dir. Orduda deha sahibi tek adam Saadeddin’di.
Ordunun bir büyük kahramanı daha vardı. O da ordu vaizi şeyh Hızır Efendi’dir.
Yüz müridi ile tekbir getirerek ön saflara atılmış, hepsi de şehitler kervanına katılmıştır.
Şeyhül’islam Saadeddin Efendi
Haçova Savaşı’ndan dönüldükten sonra, Şeyhülislam Bostanzâde’nin ölümü üzerine Hoca Efendi Şeyhülislam oldu. Şeyhülislam olması halk tarafından sevinçle karşılandı.
Şeyhülislamlığında da devletin dahili ve siyasi işleri ile meşgul olmaya devam etti.
Serdarlara âkilâne mektuplar gönderdi.
Hoca Efendi istişareye büyük önem verir, yapacağı işleri ilim erbabına danışırdı.
Hoca Efendi zengindi, hayır işlerini çok severdi.
Yaptırdığı hayır işleri arasında fırın, hamam, kütüphane, dâru’lkurra ve mescid vardır.
Hoca Efendi’nin beş oğlu vardı.
Mesut Efendi müderris iken vefat etti.
Mehmed ve Esad Efendiler Şeyhülislam oldular.
Aziz ve Salih Efendiler kazasker oldular.
Torunlarından da Şeyhülislam olanlar vardır.
Hoca Efendi’nin ailesi büyük bilginler ailesi idi.
Hoca Efendi rasathane kurulması için padişahtan izin aldı. Kurulan rasathane her türlü astronomi aletleri ile donatıldı.
Ayasofya Camii’nde Ruhunu Allah’a Teslim Etti
3.Murad’ın ruhu için Ayasofya’da mevlid okutulacaktı.
Hoca Efendi evinde abdest aldı. Abdest alırken rahatsızlık geçirdi. Rahatsız olmasına rağmen Ayasofya Camii’ne geldi.
Camiye geldikten sonra tekrar rahatsızlık geçirdi. Oğulları Mehmed ve Esad Efendileri istedi. Yetişemediler. Hoca Sadedin Efendi oğulları gelmeden Ayasofya Camii’nde ruhunu Allah’a teslim etti.
Yaş 63, yıl 2 Ekim 1599 du.
Hoca Efendi’nin vefatı umumi bir teessür uyandırdı. Cenaze namazı Fatih Camii’nde kılındı. Eyup Sultan’da yaptırdığı “Darulkurra”nın bahçesinde defnedildi.
Defnedildiği gün İstanbul ayaktaydı.
Faziletlerini Yazabilmek
Büyük tarihçi ve edib İbrahim Peçevî, Hoca Efendi hakkında şöyle der:
“Faziletlerini yazabilmek benim gibi kalem ve kağıt karalayanların kudretinin çok üstündedir.”
Biz de aynı şeyi söyleyelim. Allah’tan Saadeddin Efendi hocamıza rahmet dileyelim.
İslâm ümmetine yeni Saadeddin hocalar nasip etmesini Allah’tan niyaz edelim.
KAYNAKLAR
1.Peçev’î Tarihi, İbrahim Peçevî, sh: 2/421, 1969, İstanbul
2.Âlimler ve Sanatkarlar, Ahmed Refik, sh: 75, 1980, İstanbul
3.Tahsin Ünal, Osmanlı’da Fazilet Mücadelesi, sh: 12
4.Mufassal Osmanlı Tarihi, sh: 3/1629
5.Türkiye Tarihi, Yılmaz Öztuna, sh: 8/12
6.Hammer’den nakleden Yılmaz Öztuna, Türkiye Tarihi
7.Osmanlılarda İlim, Adnan Adıvar, sh: 88-91, 1970, İstanbul