Nakşi Tarikatı

İmam Rabbânî, Nakşî tarikatı hakkında da şunları yazar:
“Bu yüce Nakşî tarikatının büyükleri, Allah sırlarının kutsiyetini artırsın. Sünnet-i seniyyeye tabi olmayı bırakmamışlardır. Daima azimetle ameli (kolayına kaçmamayı) tercih etmişlerdir. Bu tutum ve tercihle beraber, kendilerine hallerden ve vecidlerden gelen bir şey olursa, bunu büyük bir nimet sayarlar. Bu tutunma ve tercihlerinde bir duraklama ve kesiklik buldukları halde, kendilerine hallerinden ve vecidlerinden bir şey verilmiş olduklarını görürler.
Allah’ın fazlı ile bir kardeş bu büyüklerin müritlik yoluna girdiğine göre, onlara tabi olması gerekir. Kıl kadar dahi olsa onlara muhalefetten kaçınması icap eder.

Başta lazım olan Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat tarafından tesbit edilen itikat esaslarına uygun şekilde itikadı düzeltmektir.
Daha sonra farz, vacip, sünnet, mendup, helal, haram, mekruh, şüpheli işlerin bilgilerini fıkıh kitaplarında anlatıldığı üzere öğrenmelidir. İkinci olarak da bu öğrendiklerinin muktezasına göre amel etmelidir.
İmam-ı Rabbânî, Nakşî tarikatında kendi durumunu da şöyle anlatır: “Bu yüce tarikat, Ashab-ı kiramın yoludur. Allah onlardan razı olsun.
Bu yüce tarikata intisabı, bütün intisapların fevkinde gösterdim. Hem de delilleri ile.
Bu yüce tarikatı ve onun büyüklerini öyle methettim ki, bu cemaat-i azimenin halifelerinden hiç biri bunun yüzde birini dahi yapmamıştır.
Bunlardan başka bu fakir, yüce tarikatın edeplerine tam manası ile riayet etmekteyim. Hem de bütün vakitlerde, sıkıntılı günlerde, otururken ve kıyamda iken. Ona muhalefet cevazı veremem. Onda kıl kadar bir yenilik icadında dahi cevaz veremem.”
Nakşîbendi tarikatının medarı iki şey üzerindedir.
a) Şeriat üzerine istikamet. O kadar ki, onun adabından en küçüğünün dahi terki uygun değildir.
b) Tarikat şeyhinin muhabbetinde sağlam olmak.

Sıla ve Müceddid
İmam-ı Rabbânî keşif ve keramet sahibidir. İmam-ı Rabbânî’nin keşif ve keramet sahibi olduğunda ittifak vardır. İmam-ı Rabbânî de bazı hadiseleri Allah’ın lütfu ve keremi ile keşif sonunda açıklayabildiğini yazar.
İmam-ı Rabbânî kendisinin “Sıla” ve “Müceddid” olduğunu da beyan eder, şöyle der:
“Allah’a hamd olsun ki, beni iki deniz arasında sıla eyledi. İki cemaatin dahi ıslahatçısı. Hem de herhalde ekmel manada hamd olsun.
Müceddidlik konusunda da şunları yazar:
“Bu ümmetin âlimlerine beni İsrail’in peygamberlerine verilen mertebe verildi, peygamberlerin varlığı yerine ulemanın varlığı ile yetindi.
Her yüz senenin başında bu ümmetin uleması arasından bir müceddid gelecek ve şeriatı ihya edecektir. Bilhassa aradan bin sene geçtikten sonra. Zira böyle arada bin senenin geçtiği vakit, geçen ümmetlerde ülülazm bir Peygamber’in geldiği vakittir.
Bu içinde bulunduğumuz vakte gelince; marifette tamam bir ârifin ve âlimin gelmesi gerekir ki, geçen ümmetlerde gelen ulülazm bir Peygamber’in makamına kaim olsun.”
Müceddid: yenileyici, dini bidat ve hurafelerden temizleyen, dini ilk saflığı ile ortaya çıkaran, ümmete yeni bir aşk ve heyecan veren demektir. Müceddidlik, Peygamberimiz’in (s.a.v.) şu hadisine dayanır:
“Allah, bu ümmete her yüz yılda dinini yenileyen bir kimse gönderecektir.” (Ebu Davud, 4/410)
İslâm âlimleri her asırda gönderilen müceddidlerin ismini verir, İmam-ı Rabbânî’nin de ikinci bin yılın müceddidi olduğunu açıklarlar. İmam-ı Rabbânî’nin çağdaşları ona müceddid hem de ikinci bin yılın müceddidi demişler, onu “Müceddid-i elf-i sani” yani ikinci bin yılın yenileyicisi unvanı ile anmışlardır. İmam-ı Rabbânî müceddiddir.
O müceddidliğin gereğini yapmış derin bir buhran içinde olan, Ekber’in küfür hareketi, Hind düşünce ve felsefesinin yıkıcılığı ve bozulan tasavvuf karşısında şaşkına dönen Müslümanları uyarmış, onları kendilerine getirmiş, dinsizlik hareketlerine dur diyebilmiş, asırlara tesir eden örnek yaşayışı ve fikri yapısı ile müceddidlik hakkını hakkı ile hak etmiştir.

Hakkında Söylenenler
Şeyhi Muhammed Baki-billah onu ilk gördüğü günlerde, onun hakkında şöyle demiştir:
“Serhend halkından çok bilgili, sağlam amelli, bir büyük kişi olan şeyh Ahmed, bu fakirle birkaç gün oturup kalkmıştır.
Bu fakir onun harikulade meziyetlerini, insanı şaşırtan olgunluklarını ve güzel vasıflarını bizzat görmüştür.
O’nun bu dünyayı aydınlatacak bir ışık, bir lamba olması ümit edilir. O’nun kusursuz, olgun ahvaline benim kesin güvenim vardır.”
İmam Rabbânî şeyhinin dediği gibi bu ümmete bir ışık ve önder olmuştur. Muhammed Baki-billah’ın da İmam Rabbânî gibi bir insanı kendisine halife seçmesi kerametinin bir delili olarak kabul edilmektedir.
Merhum İkbal, İmam-ı Rabbânî, Şah Veliyullah Dehlevî, Muhiddin Alemgir hakkında şöyle der:
“Ben daima diyorum ki, eğer bu mübarek insanların varlığı, onların gayretleri, mücadeleleri olmasaydı Hindu kültür ve felsefesi İslâm’ı kendi içinde eritirdi.”
“İslâm Önderleri Tarihi” adlı eserinin 4. cildini İmam-ı Rabbânî’ye tahsis eden Ebu Hasen en-Nedvi şöyle diyor:
“Vahdet-i Vücud inanç ve görüşünün, “Her şey odur” iddiasıyla en aşırı noktaya giden ve herkes tarafından benimsenerek zirveye ulaşan, Müslüman toplumda ve inançlarda sapmalar meydana getiren bu batıl görüşün perdesini yırtmak ve buna karşılık olarak “Vahdet-i Şuhud” görüşünü delilli ve düzenli bir şekilde öne koymaktı. Apayrı bir sistem halini alan bidatlara açıkça karşı çıkmak, hatta “bidatı hasene” diye bir şeyin olduğunu dahi reddetmekti. Bir de bütün bunların sonucu olarak
Hindistan’da İslâm’ın yerinden oynayan ayağını sapasağlam bir şekilde yerinde sabit tutmak, Ekber döneminin İslâm’a aykırı etkilerine son vermekti.
İmam-ı Rabânî’nin mücadelesi; Hindistan’da dini yenileme inkılabını getirmede öyle başarılı bir çalışmaydı ki, bu inkılap sonucunda bir taraftan tahta Muhiddin Evrengzib Alemgir yerleşmiş, diğer taraftan manevi ve ruhani olarak bu çizginin devamı olan İslâm hakimi, dahisi ŞahVeliyullah Dehlevî hazretleri ve talebeleriyle halifelerinin çığırı ortaya çıkmıştı.
İmam-ı Rabbânî’nin bu gayretleri sonucudur ki, Kurân’ın emirlerinin ve sünnetin yayılıp benimsenmesi, anlaşılıp anlatılması, okutulup öğretilmesinin programlanması, okullar açılması, manevi duygular aleminin temizlenip terbiye edilmesi, inanç ve merasimlerin ıslah edilmesindeki muazzam başarı ve Allah’ın dininin yüceltilmesi uğrunda gayret gösterilip cihad yapılması gerçekleşmiştir.
Bu sadece Hindistan’da İslâm’ı ayakta tutmakla ve İslâm ağacını canlı ve meyveli, güllü ve yapraklı hale getirmekle kalmamış hatta Hindistan’ı İslâm dünyası içinde dini ilimlerin –özellikle hadis ilminin- İslâm düşünce ve davetinin merkezi haline getirmiştir.
Fakat, bu muazzam ve geniş çevreli yenileme faaliyetinin merkezi ve müceddid-i elf-i sani İmam-ı Rabbânî Hazretlerinin bütün yenileme çalışmalarında en başta gelen yenileme başarısı neydi? İnsanlar kendi meşreplerine, zevklerine, düşüncelerine ve eğilimlerine göre buna cevap vermiştir. Bu görüşlerden üç tanesi özellikle zikredilmeye değer:
1) Birinci gruptakiler diyor ki: O, Hindistan’ı İslâm adına ikinci defa fethedip Brehmenliğin, Hinduizmin veya dinleri birleştirme faaliyetinin kucağına düşme yerine tekrar Muhammed (s.a.v.) Efendimiz’in ve
Hicaz dininin emrine, kontrolüne verdiği için kendisine “Müceddid-i Elf-i Sani” (ikinci bin yılın yenileyicisi) denilmeye hak kazanmıştır.
Aynı zamanda o, Hicri. 1. asır, (16. Miladi asırda) gibi çok önemli bir asırda İslâm’ı; 13. H. asırda (19 M. ) karşılaşmak üzere olduğu felaketlerden kurtardığından, hatta gerçekte Hindistan İslâm milletini padişah Ekber gibi güçlü, kuvvetli, iradeli bir padişahın ve devrin dahisi olan danışmanlarının (Molla Mubarek, Feyzi, Ebul Fadl) çok güçlü zekalarından, bir gerçek olay olarak ortaya çıkan itikadi, fikri ve medeni irtidatın birden ortaya çıkan tehlikesinden koruduğu için de Müceddid-i
Elf-i Sani denilmeye hak kazanmıştır.
Bu manevi ve ruhi değişme, bu fikri ve kültürel irtidat; 18. asrın sonlarında Hindistan’ın yeni gelişen İslâm düşmanı güçlerin ve 19. asır başlarında İngilizlerin saldırması ve iktidarı ele geçirmesiyle ortaya çıkan siyasi çöküşten ve Müslümanların idaresinin son bulmasından çok daha fazla kötü, daha şiddetli ve tehlikeliydi. Belki de Muhammed İkbal şu ünlü şiirinde buna işaret etmiştir:
“O, (İmam-ı Rabbânî) Hindistan’da milletin sermayesi, koruyucusu idi,
Allah tam zamanında onu harekete geçirdi.”
2) İkinci zümreye göre, onun asıl yenileme başarısı, kahramanlığı şudur: O, tarikat üzerine şeriatın üstünlüğünü, hakimiyetini öyle güven verici, inandırıcı, hikmetli bir üslupla ve daha önce hiç kimsenin yapmadığı bir açıklık ve güçle yapmıştır ki, bunun bir benzeri gösterilemez. Bu başarıdan dolayıdır ki, tarikat şeriatın emrinde olmakla kalmamış hatta şeriatın hizmetçisi olduğu parlak gün ışığı gibi gözler önüne çıkmıştır. Tarikat halkalarında şeriata ilgisizlik hatta yer yer şeriattan sapma, Yogizmin yuvası ve dünya ile ilişkiyi kesme görüşünün önemli bir merkezi olmasından dolayı Hindistan’ın ilk hedef olduğu; riyazata, mücahedeye ve manevi algılara, güçlere tam bir güven duyma şeklinde başlayan fitne durdu. Bundan sonra artık hiç kimse ortaya çıkarak açıkça “tarikatla şeriatın yolları ayrı ayrıdır ve tarikat üzerine şeriatın kontrolü oturtulamaz” demeye cesaret ve cüret gösteremedi.
3) Üçüncü grup ise onun asıl yenileme başarısını şöyle değerlendirmektedir: İmam-ı Rabbânî, Vahdet-i Vücud görüş ve inancına daha önce hiç kimsenin indiremediği darbeyi indirmiş, sonra da O’nun kabarıp gelen azgın selini durdurmuş. Hatta son asırlarda bütün ilim alemini ve maneviyat dünyasını kendi pençesine alan, kültürlü bir insanın Vahdet-i Vücutçuluk aleyhine ağzını açmasını kendi cehaletine vererek, gün ortasında gündüz olduğunu inkar etme gibi gösteren bu seylapın yönünü
değiştirmiştir.
Mevlana Seyyid Menazır Ahsen Geylani merhum, “İkinci Bin Yılın Yenileme Başarısı” adlı ilmi makalesinde ne kadar doğru yazmıştır:
“Vahdet-i Vücud ve Vahdet-i Şuhud’un ilmi inceliklerini gösterenlerin veya şeriatla tarikatın softaca ve sofuca didişmelerinin tozu dumanı içinde İmam-ı Rabbânî Hazretleri’nin gerçek yenileme şaheseri öyle karmaşık hale gelmiştir ki, bugün o mübarek haşmetli zata Müceddid-i Elf-i Sani demek, anlatıla gelen bir basit inanış görüşünden ve hiç önemi olmayan basit bir meseleye dayanmaktan öte başka bir şey değil gibi gelmektedir.”

Bütün Faziletleri ve Meziletleri Varlığında Toplamıştı
Uzun boylu, buğday benizli, gökçek yüzlü, kırmızı gözlü, siyah sakallı olan İmam-ı Rabbânî kelimelerle anlatılamayacak kadar ahlak ve edepsahibi idi. Her hal ve hareketi ile örnek bir Müslüman ve örnek bir önder, örnek bir alim, örnek bir şeyhti. Bütün fazilet ve meziyetleri varlığında toplamıştı. Yedi oğlu, üç kızı vardı. Hepsi de babalarının edebi ile
mueddeb, ahlakı ile ahlaklı idi. Fazilet ve kemalette babalarının yolunda idi. Dört oğlu İmam-ı Rabbânî hayatta iken vefat etti. Muhammed Masum, babasından sonra, Nakşî tarikatı halifesi oldu. Babasının vazifesini, babasına yakışır bir şekilde devam ettirdi. Sultan Alemgir gibi bir sultanı da yetiştirdi.
İmam-ı Rabbânî’nin yaşı altmış üçü bulmuştu. O ders okutmaya, tarikat irşadına devam ediyordu. Oğlu Muhammed Masum ilimde, edepte yetişmiş, seyr-ü Sülükünü tamamlamış örnek ve önder bir Müslüman olmuştu. Tıpkı babasının istediği gibi.

Sünnete Sarılmak Lazımdır
İmam-ı Rabbânî, zaman zaman inzivaya çekiliyor, devamlı ibadet ve taatla meşgul oluyordu. Yalnız Cuma namazları için dışarı çıkıyordu. Kendisine veda edenlere “Dua edelim de ahirette beraber olalım, dua edelim de Darusselam’da beraber olalım” diyordu.
Sıla hasreti çeken bir insan gibi, ahiret hasreti çekiyordu.
Humma hastalığına yakalandı. Hastalığına rağmen son beş gün hariç bütün namazlarını cemaatle kıldı. Son anına kadar şeriatın bütün incelik ve edeplerine uydu. Son sözü yine nasihatti: “Sünnete sarılmak lazımdır.”Sedirin üzerine uzandı. Abdestli idi. Zikir çekiyordu.
Zikir çekerken, zikrettiğine kavuştu. Tarih Hicri 1034, Miladi 1626 idi.
İkinci bin yılın yenileyicisi İmam-ı Rabbânî, Ahmed es-Serhendi, bu dünyadan ayrılmıştı. Bir ömür boyu yoluna baş koyduğu Rabbinin rahmetine ermişti.
Ne bahtiyar insanmış, ne güzel yaşamış ki, asırlardır, bütün Müslümanlar O’nu rahmetle anıyorlar, Ona fatihalar gönderiyorlar, O’nun eserlerini okuyorlar, O’nun tarikatı ile terbiye oluyorlar, olgunlaşıyorlar,
Müslümanca yaşama aşkı ve heyecanı duyuyorlar.
Rahmetüllahi aleyh=Allah’ın rahmeti üzerine olsun.

KAYNAKLAR

  1. 1.Kur’an-ı Kerim
  2. 2.Buhari Tecrid-i Sarih, 2. ci baskısı, Diyanet İşleri Başkanlığı, Ankara
  3. 3.Ebu Davud, Beyrut
  4. 4.Riyazus Salihin, Erkam yayını, İstanbul
  5. 5.Milliyet Büyük Larousse Ansiklopedisi
  6. 6.Diyanet Vakfı, İslâm Ansiklopedisi,
  7. 7.Nedvî, İslâm Önderleri Tarihi, Kayıhan yayını, İstanbul
  8. 8.Ekrem Sağıroğlu, İmam-ı Rabbânî
  9. 9.Kamusul a’lam
  10. 10.Yeni Rehber Ansiklopedi, İhlas yayını
  11. 11.İmam-ı Rabbani Mektupları, Akit yayını, İstanbul
  12. 12.Adab
  13. 13.M. Doğan, Batılaşma İhaneti
  14. 14Müslim, Ahmed Davudoğlu tercemesi, Sönmez yayın, İstanbul


Scroll to Top