Zaman Sana Uymazsa Ona Karşı Dur

“Bu alem mücahit müminin öz mirasıdır. Hiç kimse bunda ona ortak olamaz. Âlemin kendisi için yaratılmış olduğuna inanmayan kimseyi ben kamil sayamam.”
Nasipsizler şöyle der: Devran nasıl isterse öyle ol. Zaman sana uymazsa sen zamana uy! Ben de diyorum ki; Şayet zaman sana uymazsa ona karşı dur ve Allah’ın emrine onu uyduruncaya kadar onunla savaş.” İkbâl’e göre, mümin ortama uymaz, aksine işleri ölçüsüne döndürmek, devranın çarpık ve eğrilmiş boynunu düzeltmek, eğriyi düz ve bozuğu ıslah etmek üzere bozuk ortamla mücadele ile mükelleftir.
İkbâl’e göre, kahredici şartlara ve vaziyetlere boyun eğmek, tutup bir de kaza ve kaderi mazeret göstermek, zayıf ve güçsüz insanların işidir.
“Zayıf Müslüman daima kaza ve kaderi mazeret gösterir. Ama kuvvetli mümin, bizzat kendisi Allah’ın galebe çalan kazası ve önüne geçilmeyen kaderidir.”
“Mümin şahsiyetini güzelce eğittiği ve varlığının değerini bildiği an, dünyada her şey onun istediği ve arzuladığı şekilde olacaktır.”
“Kur’an-ı Kerim’in bildirdiği mümin, faal ve çalışkan insandır. İlk Müslümanlar bunun açık ve canlı bir örneğidir.”
“Müslüman, Allah’ın verdiği imkan ve kabiliyetini fıtratına uygun bir biçimde kullandığı zaman başarıya ulaşır. Bunun için ataletin, tembelliğin terk edilmesi, İslâmi düşüncenin canlandırılması şarttır. Bütün müşküllerin halledilmesinde yegane çare, aklın ve kabiliyetin Allah yolunda kullanılması, Allah’ın emirlerine uygun olması gerekir.

Derin Uykuya Dalan Gonca Uyan
İkbâl, Müslümanların dünyada bulunması gerekli durumunu, vazife ve sorumluluğunu açıkladıktan sonra onlara şöyle seslenir:
Derin uykuya dalan gonca, uyan, uyan, kalk!
Nergis gibi gözünü açıp etrafına bak,
Safa sarayımızı keder talan etti bak!
Kuşlar ötüyor, uyan! Ezanlar okunmada…
Bu ateşli feryatlar,
Her tarafı kavurdu,
Her tarafta bir figan…
Uyan derin uykudan
Derin uykudan uyan!
Derin uykudan uyan!
“Derin uykuya dalan gonca, uyan, uyan, kalk” diye başlayan İkbâl’in bu
uzun feryadı şöyle sona erer:
Feryat bu Frenkten, onun gönül avlayan düzenlerinden feryat!
Feryat! O şirinlikten, feryat o Husrevlikten
Bütün cihan virane, onun zalimliğinden
Ey Kabe’nin mimarı kalk!
Bu dünyayı bir daha mamure haline koy.
Uyan derin uykudan,
Derin uykudan uyan!
Derin uykudan uyan!
Derin uykuda olan İslâm ümmetidir.
İslâm ümmeti İkbâl’in feryatlarına cevap verdi. Uykudan uyanmaya başladı. Kalbinde iman meşalesini yaktı. İstiklal ve hürriyet duyguları gelişti. Şerefle, mümin haysiyetiyle yaşama azmi arttı. Yabancı hakimiyetinde yaşamanın zilleti reddedildi. Müslümanlar, Müslüman idare istediler, bunun için Hindistan’da teşkilatlar kurdular, çalışmalar yaptılar.
Hindistan Müslümanları İslâmi idareye yöneldiler. O kadar ki, Müslümanların kendi yöneteceği ve hakim olacağı bir devletten başkasını kabul etmeyecek seviyeye ulaştılar.
Hindistan Müslümanları, tekrar Hindistan idaresine taliptiler. Müslüman birliği gerekli çalışmaları yapıyor, merhum Muhammed Ali Cinnah ve arkadaşları siyasi çalışmaları yürütüyordu. İkbâl de şiirleri, kasideleri ve yazıları ile bu çalışmalara ışık tutuyor, yol gösteriyordu.

İngilizlerin Sinsi Planı
İngilizler Hindistan’ı ellerinde tutamayacaklarını anlamışlardı. Sinsi
planlar kurdular. Hindistan’ı Müslümanlara teslim etmemek için, asırlar boyu idare yüzü görmemiş kalabalık Hinduları Müslümanlara karşı
kullandılar. Hinduların içinden babası bir papaz olan kendi halinde yaşayıp giden Gandi’yi lider olarak çıkardılar. Hinduları da istiklal sevdalısı yaptılar.

Toprak ve Devlet
İkbâl, bu çalışmalar ve mücadeleler içinde Müslümanlara şöyle sesleniyordu:
“Daha tez ol! Vuruşun daha sert olsun. Yoksa iki alemde bedbaht olursun.”
İkbâl, Müslümanlar için iki şeyin şart olduğunu söyler: Birisi toprak, diğeri devlet. Müslümanlar toprağına sahip olmalı, devletini kurmalıdır.
O şöyle der:
“Bir milletin toprağı yoktur. O milletin dini ve medeniyeti de yoktur.
Din de, medeniyet de, hükümetledir, kuvvetledir.”
İkbâl’in düşüncesinde devlet idaresi dine dayalıdır. Din ve siyaset ayrılığı yoktur.
“Din siyasetten ayrılırsa, geride Cengizlikten başka bir şey kalmaz.”
“Siyaset dinden ayrılırsa, öldüren bir zehir, onun hizmetine girerse koruyucu bir ilaç olur.”
Amerika devletinin kurucu başkanı olan George Washington da bu konuda şöyle diyor:
“Temelinde din olmayan iyi bir yönetim varlığını sürdüremez.”
Dine karşı duran komünist Sovyet İmparatorluğu’nun kısa sayılacak bir zaman içinde dağılması, dine sırt çeviren idarelerin dağılacağına dair en canlı örnek olsa gerektir.

İslâm Milletler Topluluğu
İkbâl’in düşüncesinde devlet şekli net bir şekilde açık değildir.
İkbâl’e göre, İslâm milleti, bağımsızlığına kavuşmuş, iç bünyesini kuvvetlendirmiş bir İslâm Milletleri Topluluğu’ndan meydana gelir.
İkbâl’in belirttiği bu şekil, Amerika Birleşik Devletleri veya Birleşmiş Milletler’in şeklini andırmaktadır.
Bugün mevcut olan “İslâm Kongresi” İslâm milleti devletlerine bir başlangıç teşkil edebilir.

Kısa Görüşlü İdareciler
İkbâl bir şairdir, bir düşünürdür. Aynı zamanda düşüncelerini uygulama alanına koyan bir aksiyon adamıdır.
İkbâl, maişetini temin için avukatlık, düşüncelerine göre insan yetiştirmek için öğretmenlik yaparken, sosyal faaliyetlerde de bulunmuş, çeşitli teşkilatların İslâmi devleti kurma faaliyetlerine katılmıştır.
Mevcut Müslüman idarecilere de şöyle seslendiğini açıklar:
“Eyalet valileri olan bazı Müslüman idarecilere Müslüman olmayanlar arasında İslâm’ı yaşamaya önem vermelerini ve Müslümanlar arasında İslâm ve kültür edebiyatını yayınlayıp Hindistan’da Arap dili ve edebiyatını diriltilmelerini, ellerindeki servetleriyle milletlerarası bir banka kurmalarını ve yine bütün dünyaya karşı Müslümanların haklarını savunacak İngilizce bir gazete çıkarmalarını söylemiştim ki, böylelikle Müslümanlar kâle alınır ve kendilerinden bahsedilir bir duruma gelirler, milletlerarası bir mevkie sahip olurlar. Takip edilecek bu siyaset sayesinde onların devletleri korunmuş ve varlıkları garanti altına alınmış olacaktı. Lakin Müslüman idareciler meselenin ehemmiyetini, durumlarının ciddiyetini ve kendilerini kuşatan tehlikeleri idrak edemediler.”
İkbâl, idarecilerin kısa görüşlü oluşlarından, düşüncesizliklerinden ve nefislerine düşkünlüklerinden şikayet etti durdu.
Hindistan’ın taksiminden sonra bütün eyaletler ve beylikler ortadan kaldırıldı. İdarelerinden, servetlerinden Müslümanların fayda görmediği bu idareciler yok olup gittiler, taksim öncesi ve taksim sonrası Müslümanlara hiçbir faydaları olmadı, belki zararları çok oldu.

Gençlik
İkbâl gençliğe de büyük önem verir. Gençliğin yeni İslâmi bir nesil meydana getireceğini, İslâm’a sahip çıkacağını, İslâm’ı yaşayacağını ve yaşatacağını anlatır. İkbâl’in gençlik hakkındaki görüşlerini Allame Nedvi şöyle açıklar:
“İkbâl, yeni bir Müslüman nesil temenni eder. Bu neslin gençliği tertemiz, vurucu, yakıcı ve öldürücüdür. Harp olduğunda saldırısıyla arslanlar gibidir. Sulhta ise, vakar ve uysallığı ile geyikler gibidir.
Balın tatlılığı ile karga döleği otunun acısı onda imtizaç etmiştir. Birisiyle dostları ile beraber bulunur, diğeri ile düşmanlarına karşı çıkar.
Konuşmalarında nazik, kibar ve şefkatlidir. Bir şeyin ardına düştüğü zaman, onu künhüne vakıf olmadan bırakıvermez. Harpte de barışta da iffetlidir. Emelleri az, hedefleri büyüktür. Fakirken gönlü zengin, zenginken bedeni ve hanesi fakirdir.
Zorluklarda çetin, kolaylıklarda merhametli ve asaletlidir. Baş kakıntısı olacak bir suyu içmez, susuzluktan kavrulsa da! Bir rızk ki, onda zillet kokusu sezdi mi, açlıktan ölür, yine yemez.
Dostlar arasında ipek gibidir. Çiseyen bir yağmur ve çiğdir ki, sayesinde çiçekler, ağaçlar canlanır ve tazelenir.
Dalgaların çarpıştığı ve denizlerin çalkalandığı bir tufandır yerine göre! Yoluna kayalar ve dalgalar dikildiğinde şelale olur. Yolu bahçelere uğrarsa bitkilere hayat veren tatlı su olur.
Ebubekir’in iman salabetiyle, Ali’nin kuvveti, Ebu Zerr’in fakrı ile Selma’nın sadakati onda toplanmıştır.
Çağın vehimleri içerisinde ondaki yakın, karanlık çöldeki adamın fanusu gibidir. Çevresinde O’nu, hikmeti, firaseti ve seher ezanı ile tanırlar. Allah yolunda şehit düşmek, onun için hükümetler ve ganimetlerden çok daha sevimlidir.

Yıldızları ele geçirmiş, aslanları tuzağa düşürüp yakalamış, meleklerle
yarışa girmiş, küfre ve batıla karşı her yerde meydan okumuştur. Kıymetini ve fiatını o kadar yükseltmiştir ki, onu ancak Rabbi satın alabilir. Mücadelesi, yüksek gayeler, ciddiyet ve cihad içinde bir hayattır, fors ve fiyaka güzelliği değil.
İnsanlığın şuuruna ermiş, bu sebeple de tavus kuşunu renginde ve bülbülü güzel sesinde taklit etmeye tenezzül etmemiştir. İkbâl’in hayatına tarih tarih bakalım, yaptıklarını görelim:

Hayatından Safhalar
1909; İkbâl, Aligarh Üniversitesi’nde konferans verir. İkbâl’in konferansta açıkladığı düşünceler, bağımsız devlet kurma çalışmalarının temellerini oluşturur.
1911; İtalyanlar, Trablusgarb’a çıkarma yaparlar. Osmanlı güçleri ile yerli halk, İtalyanlara karşı koyar. Savaş başlar. İkbâl Hindistan’dadır ama aklı, düşüncesi hep Trablusgarb’tadır. Rüyasında Hz. Peygamber’i(s.a.v.) görür. Hz. Peygamber ne hediye getirdiğini sorar. İkbâl, Hz. Peygambere şöyle cevap verir:
“Ya Muhammed! Dünyada yok rahatlık.
Bütün özlemlerden umudu kestim artık.

Varlık bahçesinde binlerce gül, lale var.
Ama ne renk, ne koku hepsi de vefasızdır.

Yalnız bir şey getirdim, kutsanmıştır tekbirle.
Bir şişe kan ki, eşi yoktur Cennette bile.

Bu senin ümmetinin namusudur, vicdanıdır.
Bu Trablus şehrinin kanıdır.”

İkbâl, Hz. Peygamber’e Trablusgarb’ta şehit düşen Osmanlı askerinin
kanını hediye olarak sunar.
1912; Balkan savaşı başlamıştır. Balkan devletleri bir olur. Osmanlı Devleti’ne savaş açarlar. Edirne’yi kuşatırlar. Haber Hindistan’a ulaşır. İkbâl “Cevab-ı Şekva” adlı şiirini yazar. Akşam namazından sonra
Lahor’da çok büyük bir kalabalığa şiirini okur. Şiir topluluk üzerinde derin teessür ve hüzün meydana getirir. Yüz binlerce ruble toplanır, şehit ve gazilerin ailelerine dağıtılmak üzere İstanbul’a gönderilir.
Merhum Allame Nedvi, İkbâl’in Trablusgarb ve Balkan Savaşları karşısında durumunu şöyle anlatır:
“Balkan ve Trablusgarb savaşları patlak verdi. Tarihin bu meşhur ve elim savaşları, şairin ruhunda derin tesirler meydana getirdi. Şuurunu ve kalbini yaraladı. Ondaki birikim harekete geçti, benliği coştu. Bu hadiseler, O’nu batı medeniyetinin ve Avrupa emperyalizminin en amansız bir düşmanı yaptı. Bu üzüntü ve duyguları ona bir çok kasideler yazdırttı. Bütün bu şiirler, Müslümanların yolunda akıtılmış hararetli gözyaşları ve Avrupalıların sinesine çekilmiş zehirli oklardı. Bu ruh, O’nun
bu dönemde yazdıkları ve söylediklerinin tamamında görülür.”

Scroll to Top