EBÛ Ubeyde’nin adı Âmir’dir. 583 miladî yılında Mekke’de doğdu. Babasının adı Abdullah, anasının adı Ümeyye, dedesinin adı Cerrah’dır. Künyesi Ebu Ubeydedir. Nesebi şöyledir: Abdullah, Cerrah, Hilal, Uheyib Dabbe, Haris, Fihr. Nesebi, Fihr’de Peygamberimiz (sav)’in nesebi ile birleşir. Ebu Ubeyde, babasının adı ile değil, dedesinin adı ile anıldı. Ebu Ubeyde, ilk Müslümanlardandır.
Hz. Ebu Bekir eliyle Müslüman oldu. İslâm’ı anlatmak için çalışmaya başladı. Müşrik babası onu evden kovdu. Genç yaşta ailesiyle birlikte zor şartlar altında yaşadı. Müşriklerin ağır baskılarına, işkencelerine maruz kaldı. İşkenceler dayanılmaz hale gelince Habeşistan’a hicret etti. Daha sonra Medine’ye hicret ederek Peygamber (sav)’e kavuştu. Peygamber (sav), Ebu Ubeyde’yi Evs kabilesi başkanı Sa’d bin Muâz’la kardeş yaptı. Okuma yazması vardı.
Seriyye Kumandanı
Ebû Ubeyde, bütün gazalarda bulundu. Cesurdu, İslâm’ın en büyük kumandanlarındandı. Mekke müşrikleri Medine ve civarına müfrezeler gönderiyordu. Bu müfrezeler müşrik kervanlarını koruduğu gibi, Medine etrafına da zarar veriyordu. Peygamberimiz (sav), müşrik müfrezelerine karşı, Müslüman seriyyeler çıkardı. Seriyyeler 15-20 kişilik askeri bir güçtü. Medine civarının emniyetini sağlıyorlar,müşrik müfrezelerin zarar vermelerini engelliyorlardı. Bu seriyyenin kumandanlarından biri de Ebu Ubeyde bin Cerrah’dı.
Bedirde Babası ile Karşı Karşıya İdi
Ebû Ubeyde, Bedir savaşında Peygamberimiz (sav) yanında, azılı bir müşrik olan babası Abdullah da müşrik ordusundaydı. Savaş başladı. Baba oğlunu öldürmek, oğul ise, ölmemek için onun bulunmadığı yerlerde savaşmak istiyordu. Babası peşini bırakmadı. Karşı karşıya
geldiler. Baba hücum etti. Oğul kendisini korudu. Anladı ki babası kendisini öldürmek istiyor. Baba-oğul arasında müthiş bir mücadele başladı. Ebu Ubeyde, imânının sesini dinledi. Müşrik babasını öldürmek mecburiyetinde kaldı. Hz. Ebu Bekir, oğlu Abdurrahman’ı elinde kılıç müşriklerin arasında gördü. Onunla dövüşmek için Peygamberimiz (sav)den izin istedi. Peygamberimiz (sav): “Yâ Ebu Bekir! Bilmez misiniz ki sen gören gözüm ve işitir kulağım yerindesin” buyurdu ve izin vermedi.
Hz Ömer, Bedir savaşında dayısı As bin Hişam bin Muğire’yi öldürdü. Bedir savaşında savaşanlar, baba oğul, kardeş, amca, dayı yakın ve uzak akraba kimselerdi. Mü’min olanlar, Allah yolunda, müşrik olanlar şeytan yolunda savaşıyordu. Bedir’de akrabalarını öldürenler hakkında Mücadele Sûresi’nin 58/22’nci âyeti inzal oldu. Âyetinmeâli şöyledir: “Allah’a ve ahiret gününe imân eden hiçbir topluluğun, babaları, oğulları, kardeşleri yahut soy-sopları olsalar bile,Allah’a ve peygamberine düşman olan kimselere sevgi beslediklerini göremezsin. İşte Allah onların kalplerine imânı yazmış ve onları kendi katından bir ruh ile desteklemiştir. Onları, içlerinden ırmaklar akan ve içlerinde ebedî kalacakları cennetlere sokacaktır. Allah onlardan razı olmuş, onlar da Allah’tan razı olmuşlardır. İşte onlar, Allahın tarafında olanlardır. İyi bilin ki, Allah’ın tarafında olanlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.” (Mücadele Sûresi: 58/22)
Merhum Mevdudî âyetin açıklamasında şunları yazar: “Prensip bakımından, hem hak dine imân etmek, hem de bu dine düşman olan kimselere sevgi beslemek gibi iki zıt tavrın bir kişide aynı anda bulunması imkânsızdır. Kesinlikle bir yanda imân, diğer yanda Allah ve Rasûlü’nün düşmanlarına sevgi beslemek gibi bir tavır olamaz. Çünkü bir insan hem kendi nefsini, hem de nefsinin düşmanlarını aynı anda sevemez. Dolayısıyla mü’minlik iddiasında bulunan bir kimse, aynı zamanda İslâm düşmanı ile de dostluk ilişkilerini sürdürüyorsa şâyet, bu kimsenin mü’minlik iddiasının doğru olabileceği şeklinde bir tereddüde düşülmemelidir. Ayrıca bir yanda mü’min olduğunu söyleyip, diğer yandan, İslâm düşmanları ile dostluklarını devam ettiren kimselerin kendi haklarında mü’min mi, münafık mı olduklarını tekrardan ciddî bir şekilde düşünmeleri gerekir. Yani mü’min mi,
münafık mı olmak istiyorlar, buna karar vermeleri gerekir. Şâyet dürüst kimselerse, bunun ahlâkî bakımdan iki yüzlülüğün en aşağı tabakası olduğunu anlayacaklardır. Mü’min olmak istiyorlarsa, İslâm’a zarar veren her türlü ilişkiyi kesmelidirler, fakat ilişkileri onlar için İslâm’dan daha önemli ise, bu sefer mü’minlik iddialarından vazgeçmelidirler. Bedir savaşında Mekke’den Medine’ye hicret eden sahabe, Allah rızası için kendi akraba ve kabilelerine karşı savaşmaktan çekinmemişlerdir.”
Ebû Ubeyde (ra), müşrik babası Abdullah bin Cerrahi, Mus’ab bin Umeyr (ra), kendi kardeşi müşrik Ubeyd bin Umeyr’i ve Hz. Ömer (ra) kendi dayısı müşrik As bin Hişam bin Muğiyre’yi öldürdü. Hz.
Ebu Bekir (ra), henüz müşrik olan oğlu Abdurrahman ile çarpışmak isterken Hz. Ali (ra), Hz. Hamza (ra) ve Hz. Ubeyde bin Haris (ra), en yakın akrabaları Utbe, Şeybe ve Velid bin Utbe’yi öldürdü.
Mevdudî’nin tabiri ile sahabe-i kiram, İhlâslı mü’minlerin nasıl davranacağını ve Allah’ın dinine nasıl bağlı olunacağını gerçek bir şekilde göstermişlerdir. Merhum Şehit Seyyid Kutub da şunları yazar:
“Büyük bir fark vardır. Allah’ın taraftarlarıyla şeytanın taraftarları arasında. Saflar sonuna kadar ayrılmıştır.
Tek bir bağa, tek bir kulpa bağlanmak ve sarılmak vardır: Allah’a ve ahiret imân eden bir kavmin Allah’a ve peygamberine muhalefet eden kimselere sevgi beslediklerini göremezsin. Çünkü Allah bir kişiye iki kalp vermemiştir. Ve bir kalp te iki kişi ve iki yol birleşmez. Allah’ın dostluğu ve Rasûlünün sevgisiyle Allah düşmanlarının ve peygamber düşmanlarının sevgisi aynı kalpte yer edemez. Ya imânlı olacaktır ya imânsızlık…İkisi birlikte katiyen olamaz. Kan ve akrabalık bağı imân hududuna gelince kopuverir birden. Eğer iki sancak arasında yani Allah’ın sancağı ile şeytan sancağı arasında bir çekişme ve düşmanlık yoksa kan ve akrabalık bağına riâyet etmek mümkündür.
Allah’ın taraftarlarıyla şeytanın taraftarları arasında bir savaş yoksa putperest anne ve baba ile iyi muamele edip görüşmek emri vardır. Ama iki kitle arasında bir düşmanlık, bir savaş ve çekişme varsa birbirlerine kopmayan biricik kırılmayan imân ile bağlanmamış bulunan bütün o bağlar kopar gider. Bedir savaşında Hz. Ebu Ubeyde babasıyla harp etmişti. Ebu Bekir (ra) oğlu Abdurrahman’ı öldürmeye kastetmişti. Mus’ab bin Umeyr, kardeşi Ubeyd bin Ümeyr’i, Hz. Ömer, Hz. Hamza, Hz. Ali, Hz. Ubeyde, Hz. Haris (ra) akraba ve yakınlarını öldürmek üzere harekete geçmişti. Kan ve akrabalık bağından sıyrılarak din ve inanç bağına sarılmışlardı. İşte Allah’ın ölçüsündeki değer ve bağlılıkların ulaşabileceği en üstün seviye bunlardır.
Uhud Bozgununun Sebebi
Uhud’da düşman bozuldu. Kaçmaya başladı. Düşmanı kovalayan Müslümanlar, kovalamayı durdurdu. Bir kısmı silahını da bıraktı, ganimet toplamaya koyuldular. Peygamberimiz (sav)’in “Ne olursa olsun buradan ayrılmayın” diye emrettiği okçular; “düşman bozuldu. Burada beklememize lüzum kalmadı” dediler, komutanları Abdullah ibni Cübeyr’i dinlemediler. Onlar da ganimet toplamak için koştular. Geçitte bekleyen düşman süvarileri yerinden ayrılmayan birkaç
okçuyu şehid ederek ganimet toplayan Müslümanlara ani bir hücum yaptı. Kaçan düşman ordusu da geri döndü. Ganimet toplayanlar, önden ve arkadan yapılan iki hücum arasında kaldı. Saflar bozuldu. Dost, düşman birbirine karıştı. Bir Müslüman düşman diye diğer bir Müslüman kardeşini öldürüyordu. Bu hengamede başta Hz. Hamza olmak üzere yetmiş Müslüman şehit oldu.
Allah, Uhud’da galip iken mağlup olanlar hakkında şöyle buyurur: “Andolsun ki, Allah size verdiği sözde durdu. Onun izni ile kâfirleri biçiyordunuz ki, içinizden dünyayı isteyenler ve âhireti isteyenler bulunduğundan, sevdiğiniz zaferi size gösterdikten sonra baş kaldırdınız. Verilen emir hakkında çekiştiğiniz ve yıldığınız zaman sizi denemek için mağlubiyete uğrattı” (Âl-i İmrân Sûresi: 3/132)
Müşrikler Peygamberimiz (sav)’in üzerine de hücum ettiler. Sa’d bin Ebi Vakkas hazretlerinin müşrik kardeşi Utbe Peygamberimiz (sav)’ in dudağını yardı ve bir dişini kırdı. Abdullah bin Kamie adlı müşrik de Peygamberimiz (sav)’in yanağının üstünü yardı. Bu sırada Peygamberimiz (sav) bir darbe daha aldı. Zırhından kopan iki halkası mübarek
yanağına battı. Sahabe vücutlarını siper yaptılar, Allah’ın Rasûlü’nü koruma altına aldılar. Ebu Ubeyde, Allah’ın Rasûlü’nün yanında bulunan on dört kişiden biri idi. Ebu Ubeyde, Allah’ın Rasûlü’nün yüzüne saplanan halkaları dişleri ile çekerek çıkardı. Bu yüzden ön
dişlerinden ikisi kırıldı. Ebu Ubeyde, dişi kırılan insanların en hayırlısıdır, denildi. Galip iken mağlup olmanın sebebi okçulardır ve ganimet sevdasına düşenlerdir. Yerlerinden ayrıldılar. Peygamberin
(sav)’in emrine itâat etmediler. İtâatsizliğin nelere mal olacağını Peygamberimiz (sav) hayatta iken gördüler.
Müslümanlara da gösterdiler ki, Allah’a ve peygamberine (sav) itâat etmeyen dinin emirlerine göre yaşamayanlar, ilâhî yardımdan uzak kalırlar, düşmanla karşılaştığı zaman bozguna uğrarlar, mağlup olurlar. Müslümanların asırca uğradıkları mağlubiyetlerin ana sebebi; “Hep birlikte Allah’ın ipine (Kur’ân’a) sımsıkı sarılın. Parçalanıp bölünmeyin” (Âl-i İmrân Sûresi: 3/103) emrine uygun hareket etmediklerindendir. Allah’a ve Rasûlüne itâat etmeyenler, birlik olamazlar, birbirleri ile kavgalı hale gelirler, güçleri azalır, hatta kalmaz. İslâm dünyası bu gün bu haldedir.
Allah’ın Yardımı
Uhud savaşı Peygamberimiz (sav) hayatta iken, Allah’a ve Rasûlü’ne itâat etmeyenlerin uğrayacakları tehlikeleri bildiren çok önemli bir uyarıdır. Konu ile ilgili birkaç âyet verelim:
1-“Allah size yardım ederse, sizi yenecek yoktur. Eğer sizi yardımsız bırakırsa, ondan sonra size kim yardım edebilir? Mü’minler ancak Allah’a tevekkül etsinler.” (Âl-i İmrân Sûresi: 3/160)
Merhum Şehid Seyyid Kutub şunları yazar: “Mağlubiyet, Uhud savaşının ibret dolu büyük derslerinden bir dersti. Uhud, bütün Müslüman neslini kaplayan bir ibret hazinesidir. Eğer Allah onlara yardım ederse kimse yenemez… Eğer Allah onları yardımsız bırakırsa O’ndan başka kim yardım edebilir? Okçular, yerinden ayrılınca Allah yardımını kesti. Hezimet başladı. Allah’ın yardımına sebep O’na itâattir. İtâat, kalkınca yardım da kalkar. Allah’ın emrini terk etmek
günahtır. Günah işlerken Allah’ın yardımı olmaz.
Allah buyurur:
2- “Ey imân edenler! Eğer siz Allah’a yardım ederseniz (emrini tutar, dinini uygularsanız) oda size yardım eder ve ayaklarınızı sağlam bastırır.” (Muhammed Sûresi: 47/7)
Allah’a yardımdan maksat, O’nun elçisine ve dinine yardım etmektir. Allah’a yardım etmenin en açık ifadesi, O’nun dinini yüceltmek için can ve malla cihad etmektir. Allah’a yardım, dinine ve Rasûlü’ne yardım etmektir. Siz, dininizi özgürce yaşamak, insanlara tebliğ etmek, barışı korumak için çaba gösterir ve Allah yolunda emeğinizi, malınızı hatta gerektiği zaman canınızı bile harcamaktan kaçınmazsanız, Allah da size yardım eder ve sizi kesin zaferlere eriştirir..
3- “Onlara karşı gücünüz yettiği kadar kuvvet ve savaş atları
hazırlayın…”(Enfâl Sûresi: 8/60)
Peygamberimiz (sav) şöyle buyurur: “Düşmanlara karşı elinizden geldiği kadar kuvvet hazırlayınız. Dikkat ediniz. Kuvvet atmaktır. Kuvvet atmaktır. Kuvvet atmaktır.” (Müslim, 9/134, No: 1917)
Merhum Mevdudî şöyle der: Düşman size aniden saldırdığında, hiçbir gerileme olmaksızın hemen askeri harekata girişebilmeniz için her an düzenli bir ordu ve gerekli bir teçhizatı hazır bulundur manız gerekir. Bu önlemler alınmalıdır ki, sizi yarı eğitilmiş, teçhizatsız, gönüllüleri askere almak zorunda bırakacak bir acele ve karışıklığa imkân kalmasın ve düşmanın sizi hazırlıksız yakalayıp, siz savunmaya hazır değilken büyük kayıp verdirmesi gibi korku yaşamayın. Vaktı ile savaşta taş, ok, mızrak atılırdı, kılıç kullanılırdı. Şimdi, kurşun, bomba top, füze atılıyor. Hem karadan, hem denizden, hem havadan, hem yakından, hem uzaktan hem de kıtalar arasından atılıyor. Müslüman zamanın silahlarına sahip olmak mecburiyetindedir. Amerika Irak’ı işgal etmeden önce Saddam taraftarı bazı kişiler ellerindeki kılıçları sallayarak Amerikalılar gelince bu kılıçlarla kellelerini uçuracağız diyorlardı. Amerikalıları görmeden kendileri Amerikan bombaları ve füzeleri ile ölüp gittiler. Düşmandan daha güçlü, daha ileride olabilmek için Müslümanlar kendi silahlarını kendilerinin yapması şarttır. Düşmandan alınan silahlarla, düşmanı mağlup etmek mümkün değildir.
Ebû Ubeyde Emin Bir İnsandı
Necran heyeti, Peygamberimiz (sav)’e kendilerine emin bir zatın idareci olarak gönderilmesini istedi. Peygamberimiz (sav): “Size emin bir kişi göndereceğim ki, o şüphesiz hakkı ile itimada şayandır”
buyurdu. Ashap bu idareciliğe rağbet ederek kendilerinin gönderilmesini beklemeye başladı. Ashabın rağbeti idareci olmak değil, Allah’ın Rasûlü’nün methü senasına mazhar olmaktı. Peygamber (sav): Kalk yâ Ebu Ubeyde! buyurdu ve Ebu Ubeyde’yi gönderdi. Peygamberimiz (sav ) Ebû Ubeyde hakkında şöyle buyurdu:
“Her ümmetin bir emini vardır. Bizim eminimiz de ey ümmet! Ebu Ubeyde bin Cerrah’tır.” (Buhârî Tecrid, Mukaddime: 1/14)
Emin: Güvenilir kimse demektir. Zıddı haindir. Emanet meselesinde diğer sahabeler de Ebu Ubeyde gibidir. Bazı hasletlerin, bazı sahabelerde daha fazla olduğunu anlatmak içindir. Peygamberimiz (sav) ashabının büyüklerinden her birini bir faziletle anlatır. Bu faziletin o zatta diğerlerinden fazla olduğuna işaret buyurur. Peygamberimiz (sav) şöyle buyurur: “Ümmetimin ümmetime en merhametlisi Ebu Bekir, Allah’ın dinini muhafaza hususunda en şiddetlisi Ömer, en hayali olanı Osman, Allah’ın kitabını en iyi okuyanı Übeyy bin Kâ’b, en çok feraiz bileni Zeyd bin Sabit, helal ve haramı en iyi bileni Muaz bin Cebeldir. Her ümmetin bir emini vardır. Bu ümmetin
emini de Ebu Ubeyde ibni’l-Cerrahtır. (Muhammedün Rasûlullah: 275)
Kur’ân-ı Kerîm’i En İyi Öğreten
Bir zat Peygamber (sav)’e gelerek: “Ey Allah’ın Rasûlü beni Kur’ânı iyi öğretebilen bir adama gönder”, dedim. Beni Ebu Ubeyde bin Cerrah’a gönderirken: “Sana Kur’ân’ı iyi öğretecek ve ahlâkını güzelleştirecek birine gönderdim” buyurdu. Peygamberimiz (sav)’e erkeklerden en çok kimi seviyorsunuz? diye soruldu. “Ebû Bekir”i, “sonra kimi?” “Ebû Ubeyde”yi buyurdu. Ebu Ubeyde, Hendek gazasında ve Beni Kurayz’a harbinde, Hayber gazasında, Zatülselasil harekatında, Ridvan biatında bulundu. Hudeybiye musalehasında şahitlik yaptı. Mekke fethinde Peygamber (sav)’in önünde bir birliğin kumandanı olarak şehre girdi.
Taif muhasarasında cansiperane hizmette bulundu. Vedâ haccında Peygamber (sav)’in yanında idi. Beytülmalde görev yaptı. Müzeyne, Hüzeyl, ve Kinane kabilelerinin vergilerini toplama görevi ona verildi. Peygamberimiz (sav), Bahreyn halkının cizyelerini getirmek için Ebu Ubeyde’yi gönderdi. Bahreyn’e gitti. Bir çok cizye parası ile döndü. Sabah namazını Peygamberimiz (sav)’le kıldı, evine gitti.. Peygamberimiz (sav): “Zannederim ki Ebu Ubeyde’nin geldiğini ve onun bir şey getirdiğini haber aldığınız” buyurdu. Evet dediler.
Peygamberimiz (sav) onlara: “Sizi müjdelerim, hepiniz mesrur olacaksınız. Allah bilir ki ben sizin fakra uğramanızdan endişe etmem. Endişem dünyanın sizden evvelkilere açıldığı gibi size de
açıldığı zaman sizin rekabetle meşgul olmanız, onlar gibi iğfal olunmanızdır.” Yemenlilere İslâmiyeti öğretmek için gönderildi. Peygamberimiz (sav) den 18 hadis rivâyet etti.
Halifelik Seçiminde Ebu Ubeyde (ra)
Hicret ettiği gün Medine halkı nasıl coşkun bir sevinç duymuşsa, Peygamber (sav) vefat ettiği günde tarifsiz, derin bir üzüntü duymuştur. Hz. Ebu Bekir, Peygamberimiz (sav)’in tekfin ve tedfin işi ile
meşgul olurken, Hz. Ömer telaşla yanına geldi, Ensarın Beni Saide Sakiyfesinde halife seçmek için toplanmış olduklarını söyledi. Hz. Ebu Bekir, hemen yanına Hz. Ömer ve Hz. Ebu Ubeyde bin Cerrah’ı
alarak Beni Saide Sakiyfesi’ne gitti, karar verilme zamanından önce toplantıya yetişti. Üçünün birden Beni Saide Sakiyfesi’ne gitmesi orada bulunan Ensar üzerinde büyük bir tesir yaptı. Sanki Peygamber dirilmiş oraya gelmiş gibi oldu. Hz. Ömer konuşmak istedi.
Hazreti Ebu Bekir: “Ey Ömer dur” dedi, kendisi konuştu. Konuşmasında şunları söyledi: “Bu ümmet, evvelce taştan ve ağaçtan yapma putlara tapardı. Allah kendini bir bilmeleri ve yalnız kendine
ibâdet etmeleri için onlara peygamber gönderdi. Arap kavmine babalarının dinini bırakmak zor geldi. Allah, ilk muhacirleri, Rasûlü’ne imân etmeleri ile seçkin kıldı. Onlar Hz. peygamber’e gamlı günlerinde arkadaş oldular. Onunla birlikte müşriklerin eza ve cefasına katlandılar. İşte yeryüzünde önce Hakk’a tapan ve Rasûlü’ne imân eden onlardır. Peygamber’in vefalı arkadaşları, doğru yardımcıları ve kabilesi onlardır. Bundan dolayı onlar halife olmaya, herkesten önce layık ve öndedirler.
Ey Ensar! Sizinde din bakımından kıdeminiz, faziletleriniz ve meziyetleriniz inkâr olunamaz. Allah sizi dinine ve Rasûlü’ne yardım için seçti. Sizlere Rasûlü’nün muhacir olmasını nasip etti. Bizce de
ilk muhacirlerden sonra, sizin derecenizde kimse yoktur. Allah’ın Rasûlü’ne yardım ettiniz, ondan dolayı fazilet ve şeref sahibisiniz, bu davanızda haklısınız, buna kimsenin bir diyeceği yoktur. Halifelik konusuna gelince Arap kabileleri ancak Kureyş’i bilir, başkasının emirliğini kabul etmez. Çünkü Kureyş kabilesi soy, sopca Arabın en faziletlisidir ve memleketleri Arap adasının ortasıdır.
Biz emirleriz, siz vezirlersiniz. Sizin fikriniz alınmadıkça bir iş görülmez.” Hz. Ebu Bekir’in konuşması etkili olmuştu, Ensar düşünceye dalmıştı…
Ebû Ubeyde bin Cerrah konuştu: “Ey Ensar! Bu dine önce yardım eden sizlerdiniz, aman dikkat ediniz yine önce bozan da sizler olmayasınız.” Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer ile Hz. Ebu Ubeyde bin
Cerrah’ın ellerini tutarak: “Size bu iki zatı seçtim. Birine biat ediniz” dedi. Hz. Ömer: “İçinde Ebu Bekir gibi bir zat bulunan bir ümmetin başına geçmeyi kesinlikle kabul edemem” dedi. Hz. Ebu Ubeyde bin Cerrah da: “Aranızda ikinin ikincisi varken benim yanıma geliyorsunuz. Rasûlullah’ın bize imam tayin ettiği bir kimsenin önüne geçemem” dedi. Ebu Ubeyde orada olanlara Hz. Ebu
Bekir’i hatırlattı. O, Sevr mağarasında ikinci idi, birinci de Allah’ın Rasulü idi. Allah’ın Rasûlü’nün en yakını idi. Ona en yakın olandı. Daima Peygamber’in sağında oturandı.
Hz. Ömer, Hazreti Ebu Bekir’e: “Allah’ın Rasûlü, seni dinin en büyük rüknü olan namazda kendisine halife yaptı. Hepimize imam etti, elini uzat ben sana biat ediyorum” dedi. Biat etmek için elini uzatırken ondan önce davranan Ensar’dan Beşir bin Sâd, Hz. Ebu Bekir’in elini tuttu ve biat etti. Orada bulunanların hepsi de biat etti. Asıl biat ikinci gün Mescid’de oldu. Hz. Ebu Bekir halife seçildi. Ama Hz. Ali, Haşimî sülalesi, bazı ileri gelen sahabeler henüz Hz. Ebu Bekir’e biat etmemişlerdi. Bazı kabile kışkırtıcıları, Hz. Alinin biat etmeyişini kendi arzuları yönünde kullanıyorlar, ümmet arasındaki
birliği ve huzuru bozmaya çalışıyorlardı. Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer ve Hz. Ebu Ubeyde bir araya geldiler, konuyu görüştüler.
Hz. Ebu Bekir, Ebu Ubeyde bin Cerraha: “Ey Ebu Ubeyde, senin simân ne mübarektir. Yüzünde hayır ve bereket nasıl bellidir. Rasûlullah’ın yanında gıbta edilecek bir derecen vardı. Bir kalabalık arasında Rasûlullah senin hakkında;” “Ebû Ubeyde bu ümmetin eminidir” buyurmuştu.
Cenabı Hak kaç defa seninle İslâmiyeti aziz etti ve ona gelen kötülüğü defetti. Sen daima Müslüman lara bir sığınak, mü’minlere ruh ve kardeşlerine yardımcı olagelmişindir. Seni mühim bir iş için istedim ki eğer o iş olduğu gibi bırakılırsa sonu korkuludur. Düzeltilmesi vaciptir” dedi, uzun bir konuşma yaptı. Hz. Ömer de uzun bir konuşma yaptı, her ikisi de ümmetin birliği ve dirliği için Hz. Ali’nin ve Haşim oğullarının biatinin gerekliliğini bildirdiler ve Ebu Ubeyde’yi bu işin halli için görevlendirdiler. Hz. Ebu Ubeyde işin güçlüğünü ve yüceliğini düşüne düşüne doğruca Hz. Ali’nin evine gitti, Hz. Ebu Bekir ve Hz.Ömer’in sözlerini ona bildirdi. Durumun ehemmiyetini ve vehametini anlattı. Hz. Ali dikkatlice dinledi. Kendisine haber verilmeyişinden serzenişte bulundu, sonunda şöyle dedi: “Rasûlullah’ın ayrılık acısı, beni çarptı ve öyle kendimden geçirdi ki, ondan sonra hangi toplulukta bulundumsa, derdim tazelendi, hüzün ve kederim kat kat oldu…”
Konuşmasının sonunda: “Yarın sabah sizin topluluğunuza gider ve sahibinize biat ederim” dedi. Ebu Ubeyde der ki: “Bunun üzerine, Hz. Ebu Bekir ve Ömer’in yanına geldim. Acı tatlı ne işittim ise,
hepsini onlara söyledim ve ertesi gün Ali’nin geleceğini haber verdim. Ali ertesi gün Mescid-i Şerife geldi, kalabalığı yarıp geçerek, Ebu Bekir’in yanına, gitti, biat etti, güzel söz söyledi ve vakar ile
oturdu.”
Hz. Ebu Bekir, Hz. Ali’ye şunları dedi: “Sen bizce aziz ve kerimsin, öfkelendiğin zaman, Allah’dan korkarsın, tabii halinde de ona yalvarırsın. O kişiye ne mutludur ki, Allah’ın ihsan ettiği nimetlerle yetinir. Ben halifeliği istemiş değildim. Ne gizli ne de açık Allah’dan o makamı istemedim. Fakat bir karışıklık çıkar diye korkumdan çaresiz kabul ettim. Emirlikte rahat yoktur. Bana büyük bir iş verildi ki, ona benim gücüm kuvvetim yetmez, meğer ki Allah kuvvet vere. Benim sırtıma yüklenen ağır yükü Allah senin arkandan indirdi. Biz sana muhtacız. Senin faziletini biliriz. Her
hususta Allah’ın rızasını istiyoruz.”
Hz. Ali ve yanında bulunan Hz. Zübeyr de, Hz. Ebu Bekir’in halifeliğe herkesten daha layık olduğunu söylediler. Hz. Ali’den sonra Haşimiler de biat etti. Hz. Ebu Bekir’in halifeliği hakkında ittifak
sağlandı. Hz. Ali, halifelere yâr ve yaver oldu. Halkın işlerinin görülmesinde yardımcı ve müsteşar oldu. Hz. Ebu Bekir’in İslâm idaresini Peygamber zamanında olduğu gibi yoluna koymasında Ebu Ubeyde bin Cerrah’ın da çok büyük yardımları oldu. Hz. Ebu Bekir halife olunca beytülmali yani hazine işlerini ümmetin emini olan Hz. Ebu Ubeyde’ye emanet etti.