Dünyanın Durumu

Müslüman Kardeşler kurulduğunda dünya ne haldeydi?
Müslüman Kardeşler kurulduğu zaman, Şeyh Ahmed ez-Zehevi’nin tespiti ile İslâm dünyası baştan başa emperyalizmin zulmü ve işkencesi altında cayır cayır yanıyordu.
Müslümanlar, inanç ve ahlak zafiyeti içindeydi. Yılgınlık, bıkkınlık,
tembellik ve cehalet Müslümanları cenderesi içerisine almış durumdaydı.
İslâm dünyasında bağımsız tek Müslüman devlet vardı. O da on seneyi
aşkın bir savaş sonunda maddi ve manevi yönden haraptı. Üstelik idarecileri de İslâm’ı devlet ve millet hayatından çıkarmışlar, dünkü düşmanlarının sahiplendikleri şeylere dört elle sarılmışlar, İslâm dünyası ile bağlarını koparmışlardı. Bu devlet Türk devleti idi.
Diğer Müslüman memleketleri emperyalist devletlerin sömürgeleri halindeydi. Mısır’da sözde kral vardı, hükümet vardı. Hatta durmadan birbirleriyle kavga eden partiler bile vardı. Ama idare, ekonomi İngilizlerin ve emperyalist şirketlerin elindeydi. Onlar ne isterlerse o oluyordu. Mısır’ın her tarafında İngiliz askeri üsleri vardı.

Müslümanların Durumu
Hasan el Benna Müslümanların durumunu ve batılıların yaptıklarını şöyle anlatır:
“Bilindiği gibi, bugün Müslümanlar başkalarına boyun eğmiş ve kafirlere mahkum olmuşlardır. Toprakları işgal edilmiş, ırz ve namuslarına saldırılmış, idarelerine düşmanları hakim olmuş, İslâm’ı yaymak bir yana kendi ülkelerinde dini şiar edinemez ve ibadetlerini yapamaz olmuşlardır.
Yoğun bir gaflet döneminden geçiyoruz. Zihinler ve düşünceler, müthiş bir akımın güçlü ve korkunç bir dalganın saldırısıyla karşı karşıyayız.
Bunları görmek ve itiraf etmek zorundayız. Küfür kaynaklı ilke çağrılarının istilasına uğradık.
Ortalığı yabancı sistem ve felsefeler doldurdu. Bizim olmayan uygarlıklar ve medeniyetler kuruldu. Bütün bunlar Müslümanların gönlündeki İslâm düşüncesinin yerini alma savaşı verdi ve veriyor. Daha önce hiçbir düşünce karşısında bu denli güçlü ve avantajlı olmamışlardı. İslâm düşüncesini yıkmaya yönelik faaliyetlerinde fevkalade güç ve desteğe sahiplerdir. Dolayısı ile İslâm milletlerini yenilgiye uğrattılar.
Önde gelen pek çok İslâm ülkesi ağlarına düştü, geriye kalanlar ise müthiş bir etki altına girdi. Böylece bütün milletlerde, küfürle İslâm arasında bocalayan, ama en çok küfre yakın bir konumda bulunan tuhaf bir nesil yetişti.
Ortama hakim olan bu nesil, fikrî, siyasî ve ruhî liderlik makamını işgal ederek dizginleri ele aldı, gafil toplumları istediği yöne, daha doğrusu alıştığı ve tutkunu olduğu mecralara sürükledi. Bu zavallı toplumlarsa ne olup bittiğinden habersizdi.”

Müslümanları Borçlandırmak
Hasan el Benna, batılıların İslâm ülkelerine ve yöneticilerine uyguladıkları planın bir başka yönünü de şöyle açıklar:
“Müslümanları borçlandırmak. Batılılar Müslümanların ileri gelenlerini kendilerine borçlanmaya ve onlarla alış veriş etmeye çektiler. Bu hususta her kolaylığı gösterdiler. Böylece İslâm ülkelerine ekonomik yönden karışmak hakkına sahip oldular. İslâm ülkelerini sermayeleriyle, bankalarıyla, şirketleriyle doldurdular. İktisat çarkını diledikleri şekilde çevirdiler. Yerli halkın sırtından büyük karlar, haddinden fazla zenginlikler kazandılar.

Batılların Ektiği Fesat Tohumları
Bütün bunlardan sonra idare şeklini hukuk ve eğitim esaslarını değiştirebildiler.
En kuvvetli İslâm ülkesinde bile, siyasi rejimi, kültürü kendi boyaları ile boyadılar.
Açık saçık kadınlarını, içkilerini, tiyatrolarını, barlarını, sinemalarını, romanlarını, gazetelerini, hayallerini ve bütün çılgınlıklarını İslâm ülkelerine soktular.
Kendi ülkelerinde yapmadıkları cinayetleri Müslüman ülkelerinde yaptılar ve hoş karşıladılar. Bu paçavra yaşamayı Müslümanların zengin ve liderlerine üstün bir hayatmış gibi gösterdiler.
Bütün bunlar yetmezmiş gibi, İslâm ülkelerinde Müslümanları inkarcılığa götürecek, aşağılık duygusunu yerleştirecek, dinlerini ve vatanlarını küçümsemeye sevk edecek, gelenek ve göreneklerinden onları soyabilecek Avrupa’dan gelen her şeyi üstün gösterebilecek, okullar, ilmi ve
kültürel kolejler yapmışlardır.
Bunu daha da acı tarafı, bu kolej ve okullarda yalnızca ileri gelen Müslümanların çocukları, yani müstakbel yöneticileri okumaktadır.
Şayet kolejlerde istenildiği gibi yetişmezse dış ülkelere göndermek suretiyle istenilen gaye gerçekleştirilmiş olacak.
Bu planlı toplumsal savaş, tamamen başarıya ulaştı. Bu savaş nefislere hoş geldiği için ömrü uzun ve çok tesirli bir savaş oldu. Bunun içindir ki, bu savaş askeri savaşlardan kat kat tehlikeli ve zararlıdır.
Bir kısım İslâm ülkeleri, Avrupa’nın bu yaldızlı medeniyetine o derece hayran oldu ki, Türkiye Müslüman devlet olmadığını ilan etti. Afganistan kralı Emanullah Han da bunu yapmak istedi. Fakat tahtının yıkılmasına sebep oldu. Mısır’da bu taklitçilik son haddine vardı. O derece ki, ileri gelenlerden biri şöyle dedi:
“İlerlemenin tek çıkar yolu bu medeniyeti bütün iyilik ve kötülükleri ile alıp kabul etmektir.” Taklit edilen bu yaldızlı medeniyet, Mısır’dan komşu devletlere sirayet etmiş, hatta Fas’a kadar ulaşmıştır.”

İslâm Ümmetinin Perişan Edilmesinin Sebepleri
Hasan el Benna, hicri altıncı asırda Moğollar tarafından, hicri 14. asırda da emperyalistler tarafından İslâm devletinin yıkılmasının ve İslâm ümmetinin perişan edilmesinin sebepleri olarak şunları gösterir

  1. 1.Siyasi ve ırkçı çekişmeler, baş olma kavgaları.
    İslâm bunlardan şiddetle kaçınmayı emretmiş ve milletleri kemirip, devletleri yıkan bu hususlara dikkat çekmiştir:
    “Allah’a ve peygambere itaat edin. Çekişmeyin. Yoksa başarısızlığa düşersiniz ve kuvvetiniz gider. Sabredin, şüphesiz ki Allah, sabredenleri sever.” (Enfal: 46)
  2. 2.Dini çekişmeler, mezhep kavgaları.
    İslâm dininin hem inanç hem de ibadet ve muamelat olduğunu unutup boş kalıplarla, ölü deyimlerle uğraşılması. Allah’ın kitabının,
    Rasûlullah’ın sünnetinin ihmal edilmesi, görüş ve sözlere aşırı taassup, kısır çekişme ve tartışmaları sevmektir. Halbuki bunların hepsi de İslâm’ın sakındırdığı ve şiddetle yasakladığı şeylerdendir. Allah’ın
    Resûlü:
    “Doğru yolda olan bir millet ancak tartışmaya düştükten sonra sapar” buyurmuştur.
  3. 3.Zevk-ü sefaya dalmak, nefsi arzulara mahkum olmaktır.
    O derece ki, İslâm liderlerinde Müslüman olmayanlarda görülmeyen şeyler görülmüştür.
  4. 4.Önderlik ve saltanatın, İslâm’ın gerçek tadını tatmayan, Kur’an-ı Kerim’in manasını zorla anladıkları için kalpleri onun nuru ile nurlanmayan kimselere geçmesidir.
  5. 5.Müspet ilimleri ihmal etmek
    Vakit ve çabaları felsefi görüşlere ve hayali ilimlere harcamaktır. Halbuki İslâm, Müslümanları kainata bakmaya, yaratılanların sırlarını çözmeye ve yeryüzünde seferler yapmaya teşvik eder.
  6. 6.Müslümanların saltanatları ile gururlanmaları ve diğer milletlerin sosyal yönden gelişmelerine bakmayı ihmal etmeleridir. Bu sebeple Müslüman olmayanların hazırlıklar yapıp, ansızın Müslümanları hırpalamalarına yol açmıştır.
  7. 7.Müslümanların, düşmanlarının hilelerine aldanmaları, onların yaptıklarını, hayat tarzlarını beğenmeleri ve hem faydalı hem de zararlı şeylerde onları taklide koşmalarıdır.
    Halbuki, İslâm, Müslüman olmayanlara benzemeyi şiddetle yasaklamış, İslâmî esasları korumakla emretmiş ve bu taklitçiliğin kötü sonuçlarından sakındırmıştır.”
    “Ey iman edenler! Kendilerine kitap indirilenlerden bir gruba itaat ederseniz sizi, iman ettikten sonra kafir ederler.” (Ali İmran: 100)
    “Ey iman edenler! İnkar edenlere itaat ederseniz, sizi önceki halinize çevirirler de hüsrana uğrarsınız.” (Ali İmran: 149)
    Hasan el Benna’nın ana hatları ile Müslümanların durumu ve emperyalist sömürgecilerin Müslümanlara karşı uyguladıkları planlar hakkındaki tespitlerini belirttikten sonra Müslüman Kardeşler’in takip ettiği dava ile ilgili esasları şöyle açıklanır:
  8. 1.Müslüman Kardeşlerin Davası İlahi Bir Davadır.
    “Gaye ve hedef bütün insanların Rabbini bilmesi, tanıması ve O’na yaklaşmasıdır. Zira insanlar bu irtibattan üstün bir maneviyat kazanırlar. Bu maneviyat vasıtasıyla kör materyalizmin inkarcılığından kurtularak faziletli insanlığın yüceliğine ve güzelliğine kavuşmuş olurlar.
    Biz Müslüman Kardeşler, bütün kalbimizle “gayemiz Allah’tır” diye nida ediyoruz. Evet, bu davanın birinci hedefi, insanları Allah’a bağlayan manevi irtibatı yeniden beşeriyete hatırlatmaktır.
    İnsanlar bu manevi irtibatı unutmuşlar, Allah da onlara kendilerini unutturmuştur: “Ey iman edenler! Sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabbinize ibadet edin ki, takva sahibi olasınız.” (Bakara: 21)
    Hakikaten materyalizmin ve tabiatçılığın çözüm kapılarını kapadığı beşeri problemlerin ilk anahtarı, Allah’ı bilmektir. Bu olmadan hiçbir ıslah hareketi başarılı olamayacaktır.”

    2.Müslüman Kardeşlerin Davası Cihanşümul Bir Davadır.
    “Davamız bütün insanlığa yöneliktir. Davamız bütün insanları kardeş sayar. Çünkü insanların aslı bir, ecdadı bir, soyu birdir. İnsanlar birbirlerinden sadece takva ve insanlara yaptıkları iyiliklerle üstün olurlar.
    Biz ırkçı taassuba inanmıyoruz. Renk ve ırk ayrımı yapan görüşleri tasvip etmiyoruz. Biz insanoğlu arasında merhametli ve adaletli bir kardeşliğe davet ediyoruz.”
  9. Müslüman Kardeşlerin Davası İnsanî Bir davadır.
    “Davamız, ilâhî olduğu kadar insanî bir davadır. Davamız maddeciliği bırakmaya, maddeciliğin zulmüne karşı koymaya, maddeciliği yıkmaya, Allah’a yönelmeye, O’na iman etmeye, O’na dayanmaya ve her işinde Allah’ın kendini murakabe ettiğine inanmaya davet eder. Diğer taraftan davamız, insanlar arasında kardeşliğe ve herkesi mesut etmeye davet eder. Çünkü davamız İslâm davasıdır. İslâm belirli bir ırk için veya belirli bir din, millet için gönderilmemiş, bütün insanlık için gönderilmiş
    bir dindir:
    “Bütün âlemler için bir uyarıcı olsun diye, kuluna Hakk’ı batıldan ayıran Kur’an’ı indiren Allah yücelerin yücesidir.” (Furkan: 25/1)
    “Biz seni bütün insanlara müjdeci ve uyarıcı olarak göndermişizdir.” (Sebe: 28)
    Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in peygamberliği umumi olduğu için, bizim davamız da hedefleri ve gayesi bakımından umumidir, cihanşümuldür. Davamız bütün insanlara tevcih edilmiştir. Bütün insanlığın hayır ve saadeti için çalışır. Irk ve renk ayrımlarını kabul etmez. Milletlere göre, çeşitli bölgelere göre değişmez bir davadır.”
  10. 4.Müslüman Kardeşlerin davası, İslâm vatanının hür olması davasıdır.
    “İslâm vatanının her çeşit yabancı nüfuzundan kurtulup tam hürriyetine kavuşmasıdır. Bu her insanın tabii hakkıdır. Bunu ancak zalim veya diktatör bir kimse inkar edebilir.
    Hürriyetine kavuşmuş bir İslâm ülkesinde, müstakil, İslâm nizamını tatbik eden, İslâm davasını insanlara tebliğ eden bir İslâm devletinin kurulmasıdır. Bu devlet kurulmadıkça, bütün Müslümanlar, Allah huzurunda bunu kurmaya çalışmamalarından dolayı sorumludurlar.”
    “Davamız, hürriyet ve istiklalimize tamamen kavuşmak, sömürü ve istismar zincirlerini kırmaktır. Bu vaziyet karşısında tekrar İslâm’ın bizlere farz kıldığı kardeşliğe dönmemiz gerekir. El ele vermemiz ve birleşmemiz gerekir.”
    “Arap olsun olmasın bütün Müslümanları bir araya getiren İslâm Ülkeleri Birliği’ni kurmalıyız. Böylece bu birlikle –Allah izin verirse- Birleşmiş İslâm Milletleri Teşkilatı’nın çekirdeğini atmış oluruz.”
  11. 5.Müslüman Kardeşler bir siyasi parti değildir.
    “Ey Müslüman Kardeşler! Ey insanlar!
    İslâm dinine uygun bir siyaset takip etmek davamızın esasından olmasına rağmen, biz bir parti değiliz.
    Hayır hasenat yapmak en büyük maksatlarımızdan olmasına rağmen, biz bir hayır cemiyeti değiliz.
    Bedeni ve ruhi eğitimler en önemli vasıtalarımızdan olmasına rağmen, biz bir spor kulübü değiliz.
    Biz bu teşkilatlardan değiliz. Çünkü bu teşkilatları belirli gayeler, kısa bir müddet için meydana getirir. Hatta bazen idealcilik unvanlarını alabilmek ve bir takım insanları bir araya getirebilmek gayesiyle kurulurlar.
    Ey insanlar! Bizler hem düşünce hem de inanç sahibiyiz. Hem nizam hem de metod sahibiyiz. Bizim davamız muayyen bir yere mahsus değil, muayyen bir ırka ait değildir. Coğrafi hudutlar davamızın önüne duramaz. Bu dava yeryüzüne İslâm hakim oluncaya kadar sürecek bir davadır.

    Çünkü bu, âlemlerin Rabbi olan Allah’ın nizamıdır. Allah’ın Resûlü Muhammed’ül-Emin (s.a.v.)’in yürüdüğü yoldur. Ey insanlar! Biz, Rasûlullah (s.a.v.)’in ashabının varisleriyiz. Peygamberimiz ve O’nun güzide ashabından sonra İslâm bayrağını yükseltenleriz. Biz de Sahabe-i Kiram gibi o yüce Resûlün (s.a.v.) davasını yayan, Kur’an-ı Kerim’i ezberleyen ve İslâm dinini müjdeleyenleriz.
    Ey Müslüman Kardeşler! Dereceniz budur. Kendinizi küçümsemeyin. Kendinizi başkaları ile ölçmeyin. Davanızı yayarken mü’minlerin yolundan başka bir yoldan gitmeyin. Allah’ın nurundan, Rasûlullah’ın
    sünnetinden aldığınız bu davayı, ihtiyaçların doğurduğu kısa ömürlü davalarla ölçmeyin.”
    “Davamız sessizdir. Fakat esen kasırgalardan daha kuvvetlidir. Davamız mütevazıdır. Fakat yüksek dağlardan daha yücedir. Davamız muayyendir. Fakat yeryüzünün bütün hudutlarından daha geniştir.
    Davamız aldatıcı manzaralardan, yalancı görüşlerden uzaktır. Hakkın azametiyle, ilahi vahyin güzelliği ile ve Allah’ın yardımı ile kuşatılmıştır.
    Davamız, şahsi gayelerden, nefsi arzulardan, ferdi menfaatlerden beridir. Ama bu davaya inananlara, onun uğrunda çalışanlara dünya hakimiyeti ile ahirette cenneti kazandırır.”
    “Müslüman Kardeşler, vatanları için en samimi insanlar, vatan uğrunda canını feda eden fertler, vatana çalışanları en çok takdir eden kişilerdir.
    Ancak Müslüman Kardeşlerin milliyetçiliği ile kuru milliyetçilik güdenlerin milliyetçiliği farklıdır.
    Müslüman Kardeşlerin milliyetçiliği İslâm’a dayanır. Müslüman Kardeşler Mısır için çalışırlar, onun için cihad ederler. Çünkü Mısır İslâm ülkelerinden biridir.
    Diğer yandan, Müslüman Kardeşler, sadece Mısır için değil, bütün İslâm alemi için çalışırlar, cihad ederler.
    Halbuki kuru milliyetçiler, yalnız kendi vatanlarının hudutlarını savunurlar. Bunu Allah’ın kullarına farz kıldığı cihadı yapmak için değil, şan ve şeref kazanmak için, şahsi çıkarları için yaparlar.
    Müslüman Kardeşlerin, herhangi bir Müslümanın yaşadığı topraktan bir karış toprak verilmesini affedilmez hıyanet saymaları, vatanlarını candan sevdiklerine yeterli bir delildir.
    Müslüman Kardeşler, Müslümanın her hayırlı işin lideri olmasını ilan ederler. Müslüman Kardeşler liderlikten başkasına razı olmazlar. Sıhhatte, kuvvette, ilimde ve malda herkesten üstün olmaya çalışırlar.
    Herhangi bir hususta geri kalmak, bizim düşüncemize zararlıdır. İslâm’ın hükümlerine zıttır.”
    “Müslüman Kardeşlerin gayesi, insanları yetiştirmek, ahlak kalesini kurmak, insanı yüce amellere sevk eden doğru itikada ulaştırmaktır.”
    “Kendi kendine ihanet eden bir millet, insanlara karşı da zelildir. Kendi şahsiyetini koruyamayan kimsenin şahsiyetini başkaları korumaz.”
    Bunun tek yolu sevgi, kardeşlik ve tanışmadır.”
    “Bazı kişiler milletin ahlakını ilim ve kültürle, bazıları edebiyat ve fen yolu ile düzeltmek isterken, bir kısmı da beden eğitimi yolu ile düzeltmeyi arzu ettiler.”

    Islah İçin En Tesirli Vasıta Dindir
    Müslüman Kardeşler, milletin ruhunu ıslah etmek için en tesirli vasıtanın “DİN” olduğuna inanmışlardır. Keza İslâm dininin bütün ıslahat yollarının iyi taraflarını içine alıp kötü yönlerinden uzak olduğu kanaatine varmışlardır. Bunun için İslâm’a sımsıkı bağlanmışlardır, bütün
    gönüllerini ona vermişlerdir
    .
    Gençlik
    Hasan el Benna’nın kuvvetli bir şekilde tesir ettiği bir kesim de gençliktir. Lise ve üniversite gençliği Hasan el Benna’nın çalışmalarına büyük ilgi duydu. Düşünce alanında yaşama tarzında, çalışma ve mücadele sahasında ona uydu. Hasan el Benna’yı imam bildi. Gençlik, Müslüman Kardeşlerin en güçlü, en bilgili, şuurlu ve en hareketli gücü oldu. Müslüman Kardeşlerin kitle faaliyetlerinde, sömürge ve emperyalizme karşı mücadelesinde hareketin ana gövdesi oldu.
    Hasan el Benna gençlere şöyle seslenir:
    “Gençler!
    Bir fikir ancak kuvvetle inanıldığı, uğrunda ihlas ve hamaset gösterildiği, gerçekleşmesi için gayret ve fedakarlıkta bulunulduğu zaman başarıya ulaşır. Bu dört esas yani “İman, İhlas; Hamaset, Amel” mücahit gençlerin hususiyetlerindendir.
    Çünkü imanın esasını uyanık kalp, ihlasın esasını arınmış gönül, hamasetin esasını sağlam şuur, amelin esasını ise kuvvetli azim teşkil eder. Bütün bu esaslar ancak mücahit gençlerde bulunur.
    Bu sebeple gerek geçmişte, gerekse hali hazırda bütün milletlerde görülen kalkınma ve ilerlemenin temeli, direği, belkemiği, gizli sırrı, fikri hareketin bayraktarları gençler olmuştur.
    Ey gençler! Bu sebeple vazifeniz çoktur. Mesuliyetiniz büyüktür. Milletinizin üzerinizdeki hakkı her gün biraz daha artmaktadır. Dolayısı ile omuzlarınızdaki emanet yükü ağırlaşmaktadır. Çok düşününüz. Çok çalışınız. Hareket tarzınızı, stratejinizi iyi ayarlayınız. Kurtarmaya koşunuz ve milletinizin hakkını tümüyle yerine getiriniz.
    Bir genç başkalarının istila ve istibdadı altında kaldığı için elinden alınmış haklarının, gasp olmuş kültürünün, kaybedilmiş hürriyetinin, şeref ve haysiyetinin geri alınması için çalışan ve devamlı cihad eden bir cemiyet içinde yetişirse o gencin başta gelen vazifesi milletin işlerini kendi işlerine tercih etmektir. Kendinden daha fazla milleti için çalışmaktır. Böyle bir genç bunu yaptığında hem dünyada zafer meydanında peşin mükafata nail olacaktır, hem de ahirette Allah’ın mükafatını kazanacaktır.
    Gençler! Ağyarla işbirliği yapmak, değişik davet yollarına başvurmak, birbirine zıt plan ve projeler hazırlamak, layık olmadığı halde lider ve bakanlığa talip olmak, kalkınmakta olan bir millet için en tehlikeli şeylerdendir.
    Biz Müslümanların ilk vazifesi; insanlara İslâm dinini noksansız ziyadesiz doğru olarak öğretmektir. Davamızın nazari kısmı işte budur.
    Davamızın diğer yönü ise, Müslümanları İslâm’ı tatbik etmeye, onu yaşamaya sevk etmek teşkil eder.
    Gençler! İmanınızı yenileyin. Gayenizi ve hedefinizi bilin. En güçlü kuvvet imandır. İmanın neticesi birliktir. Birliğin sonu ise tam bir zaferdir.
Scroll to Top