Müslüman Kardeşlerin Gayesi

Gençler! Müslüman Kardeşlerin metodu belli, aşmak istedikleri merhaleler bellidir. Biz ne yapmak istediğimizi ve emellerimizi hangi yolla gerçekleştireceğimizi pekala biliyoruz.
Gerçekleştirmek arzusunda olduğumuz noktalar şunlardır:
1.Her şeyden önce düşüncesiyle, inancı ile, ahlakı ile, şuuru ile, hareketi
ile ve bütün tasarrufları ile İslâm’ı yaşayan bir fert istiyoruz.

2.Bütün bu sayılanları tatbik eden bir aile istiyoruz. Bunun içindir ki,
erkek kadar kadına da önem veririz. Gençler kadar ihtiyarlara ve çocuklara da önem veririz. Bizim aile anlayışımız işte budur.

3.Bu İslâmî esaslardan ayrılmayan Müslüman bir toplum istiyoruz. Bunun içindir ki, davamızın her eve girmesine, sesimizin her yerde işitilmesine ve düşüncemizin köye-kente ulaşmasına çalışırız. Bu yolda
başvurmadık hiçbir yol bırakmayacağız.

4.Şu insanları camilere götüren, milleti İslâm yoluna sevk eden Müslüman bir nizam, güçlü bir iktidar istiyoruz.
Gençler! Azminiz, sizden önce bu yolu tutup, İslâm’ı yayanların azminden daha az olmasın. Gevşeklik, uyuşukluk göstermeyin. Korkak, pısırık olmayın. Daima Allah’ın şu kelamını gözünüzün önünde bulundurun:
“O kimseler ki, “insanlar sizin aleyhinize toplandılar, onlardan sakının” denilince bu onların imanını artırdı. ve “Allah bize kafidir. O ne güzel vekildir” dediler.” (Ali İmran: 173)
Hasan el Benna’nın Arzusu
Hasan el Benna, mütevazı olduğu kadar da vakur idi. Çocukluğunda bile şahsiyet sahibi idi. Çok okur, okuduğunu hazmederdi. Çok düşünür, düşündüğünü fiiliyata kordu. Arkadaşlığı candandı. Arkadaşlarını kendinden önce düşünürdü. Bütün düşüncesi Müslümanca yaşamak, insanların da Müslümanca yaşamasını sağlamaktı. Bütün insanların İslâm’ın aydınlığında baskı görmeden, ezilmeden hür bir hayata kavuşmaları Hasan el Benna’nın en büyük arzusu idi. Hayatı boyunca bunun için çalıştı.
Abdulmüteal el Cibri
Hasan el Benna’nın şahsiyeti ve çalışkanlığı hakkında üç zatın görüşlerini nakledeceğiz;
Hasan el Benna mektebinde yetişmiş Abdulmüteâl el Cebri “Müslüman Kardeşler” hakkında yazdığı kitabında Hasan el Benna’yı şöyle tanıtır:
“Sade tabiatı, hafif sakalı ve kimi alimlerde görülen sun-i tavırlardan uzak görünüşü ile Hasan el Benna İslâmî hareketin liderliği için yaratılmıştı. Zeki idi, nereden neyin geleceğini iyi bilirdi. Vakur ve heybetli idi.
Kişilerin farklı anlayışları üzerinde kudret sahibi idi. Muhataplarının gönüllerine girmesini bilirdi. Düşünce ve görüşünü kabul ettirmeyi başarırdı. Çok geçmeden kendi düşüncesi konuştuğu kişilerin dilinden dökülmeye başlardı. Birden aynı düşüncenin bağlıları oluverirlerdi. Hatta söylediklerinin himaye ve neşri için birer asker oluverirlerdi. Karşı düşünce ve muhalefetlerden sıkılmazdı.
Ayrı ciltler halinde izah edilebilecek bir düşünceyi o birkaç satır ya da sayfada gayet veciz ifade ederdi. Böylece farklı seviyedeki bağlıları söylediklerini tamamıyla kavrar ve muhafaza ederdi.
Bir söz ustasıydı. Yeni düşüncelerini yumuşak ifadeler halinde sunma kudretine sahipti. Eğer böyle olmasaydı halkın muhalefeti ile karşılaşırdı. İşte bu yeteneği ve gücü sayesinde onları geçmişin mirası alışılagelmiş düşüncelerden uzaklaştırmayı başardı. Din konusundaki yanlış anlayışlarını düzeltti. Hayat görüşlerini değiştirdi. Onlara bir hedef verdi. Gönüllerini hürriyet ve kuvvete dair umutla doldurdu.”
Robert Jackson
Batılı bir yazar olan Robert Jackson da Hasan el Benna’yı şöyle anlatır:
“Liderlik niteliklerinden biri de sesiydi. Güçlü ve sevgi dolu sesi vardı. Bir de beyan dirayeti, anlatım gücü. Yığınların ruhuna kolayca nüfuz edebiliyordu. Kültürlü kesimin idrak zevkine uygun bir anlatım gücü vardı. Söz ustalığı ve ikna yeteneği konusundaki üstünlüğü tecrübe ve mahareti sayesinde herkes tarafından kabul görürdü.
Onda siyasetçilerin dehası, liderlerin gücü, alimlerin delil dirayeti, sofilerin imanı, sporcuların atılganlığı, felsefecilerin ölçüleri, hatiplerin hitabet gücü ve yazarların kalem keskinliği vardı. Bütün bu nitelikler ayrı ayrı kendini gösteriyordu. Sahabe ve tabiinin hayat hikayelerinde okuduğunuz niteliklerdi.
Toplum tabiatından ayrı bir tabiata sahipti. O sebepledir ki, İslâm kelimesini yeni bir tarzda yücelten, sokak adamına varlığının ve akıbetinin hakikatini gösteren böyle bir iman karşısında batı eli kolu bağlı kalmadı.
İnsanları Allah kelimesi üzerinde toplayan, davetin gücü ile her türlü yabancılaştırma, milliyetçilik maskeli delalet ve dar ırkçılık hareketlerinin rüzgarını kesen, yazarların üslubunu doğrultan ve bir kısmının da İslâmî hareket kervanına katılmasını sağlayan böyle bir imam batı için elbette bir tehlike idi.
Herkese kendi dili ile konuşma kudretindeydi. Sahası, yolu yordamı neyse ona göre konuşurdu. Bamtelini yakalar ve tam üzerine vururdu. Muhatabını rahatsız eden yaranın üzerine kordu elini.
Çeşitli iklim ve bölgelere yaptığı gezilerde bölge halkları ile konuşur ve konuşmasının konusunu da bölgenin problemleri, realiteleri ve ihtilaflarıyla beslerdi. Sonunu da parlak bir hitabe üslubu içinde daveti ve davetinin en parlak prensipleriyle bağlardı. Tabii, bu konuşmalar çok ilgi görürdü. Aklı başında herkesin çok hoşuna giderdi. Aklı ikna ederek duyguyu, şuuru harekete geçirirdi.”
“Son derece mutedil bir insandı. Belirli bir öğretmenlik maaşı vardı. Yalnız onunla yaşardı. Oysa kendisine bağlı kişiler büyük bir servet yığmıştı önüne. Çevresindeki işçilerden öyleleri vardı ki, gelir düzeyleri kendi gelir düzeyini kat kat aşıyordu. Böyleyken evinde tam bir züht hayatı yaşıyordu. Giyim kuşamdaysa tam bir sadelik örneğiydi. Eski kilimlerle döşeli ve muhteşem bir kütüphane ile donatılmış mütevazı odasında kendisiyle karşılaştığında onu herhangi bir insandan ayıramazdın. Ancak gözlerinden taşan ve çoklarının karşı karşıya gelmeye cesaret edemediği o güçlü ve parlak mı parlak parıltıdır.”
“Mısırda kaldığım süre içinde Hasan el Benna’nın tarihi, hayatı ve hedefleri ile ilgili dokümanları eksiksiz bir şekilde elde etme imkanı bulmuştum. Bu belgelerin ışığı altında onunla Muhammed Abduh, Cemaleddin Efgani, Mehdi, Sünüsî ve Muhammed bin Abdulvahhab arasında karşılaştırmalar, değerlendirmeler yapmıştım. Giriştiğim bu araştırma beni şu noktaya götürdü: Hasan el Benna bu zevatın hepsinden de yararlanmış, ama onların içine düştüğü hatalardan uzak durmayı da bilmişti.”
Sözgelimi Efgani gerekli olan ıslahatın yönetim yolu ile yapılması gerektiğine inanırken, Muhammed Abduh da bu işi eğitim yoluyla başarabileceği görüşünü ileri sürüyordu. Hasan el Benna ise her iki yöntemi de bir arada kullandı ve hedef aldığı noktaya ulaşmayı başardı. Değişik sınıf ve kültürlere mensup seçkin kişileri tek bir çizgi ve tek bir hedefte topladı.
Filistin savaşı ve kanaldaki hürriyet mücadelesi açıkça ortaya koymuştu ki, bu adam bir kahramandı. Büyük olağanüstü kahramanlıklar göstermişti. Bu kahramanlıkların bir benzeri ancak İslâm devletinin ilk döneminde görülebilirdi.
“Hasan el Benna’nın en büyük kabiliyetlerinden biri de ikna yeteneğiydi. Fert fert insanları kazanma becerisiydi. Kişiyi kendine kopmaz bağlarla bağlardı. Beraber bulunduğu kişi onu ideal bir arkadaş olarak görürdü. Tanıştığı herkesle arasında çok samimi ve özel bir dostluk
meydana gelirdi.
Kimi zaman rasgele biri ile karşılaşır, tanışır, onun görevini, ne gibi işlerle uğraştığını öğrendikten sonra sözü aile ve çocuklarına kadar götürürdü. Böylece o kişiyi her yanı ve yönüyle tanımış olurdu. Konuştuğu insanların ruh kaynaklarına kadar iner ve keskin görüşü, ince mantığıyla onları inançlarından, politik ya da dini düşüncelerinden alır ve kendi görüşüne çekerdi. Sonunda o kişiler kendi geçmişlerini unutur, eski hallerinden ötürü Allah’tan af dilerlerdi.”
“. . . Hasan el Benna’nın en bariz eylemlerinin başında vatan sevgisini ruhi iştiyakların bir parçası haline getirmesi olayı gelir.
Vatanın, hürriyetin değerini yüceltti ve bunu en üst düzeyde tuttu. Getirdiği ve topluma mal ettiği anlayışa göre zenginle yoksul arasında lütuf değil, bir hak söz konusuydu. Yönetenle yönetilen arasında üstünlükten, egemenlikten söz edilemezdi. Ancak bir dayanışma ve yardımlaşma olabilirdi. Yöneticilerin halk üzerinde sulta kurması diye bir şey asla. Ortalıkta sorumluluktan başka bir şey olamazdı.
Bu aslında Kur’an’ın gösterdiği bir yoldu. Ancak Hasan el Benna bunu apayrı bir üslupla ve yeni bir biçimde ilan ediyordu topluma.
Bu Kur’an adamı, bildiğim kadarı ile ne bir fitne peşindeydi ne de sivrilme amacı güdüyordu. Tek istediği iyi, güçlü ve hür bir toplum kurmaktı. Doğu asaletinin bütün özelliklerine sahip yeni bir nesil yoğurmaktı.”
Allâme Nedvî
Merhum Allame Nedvî, Hasan el Benna’nın bir kitabına yazdığı uzun önsözde şöyle diyor:
“. . . O’nun aydın aklı, geniş ve parlak fikri, coşan duygusu, mübarek kalbi, taptaze ruhu, beliğ lisanı, şahsi hayatındaki kanaat ve zühdü, davet ve prensipleri uğrundaki gayreti ve hassasiyeti, değerli düşünceleri, kendini ilgilendiren konulardaki tevazu gibi Allah’ın onda topladığı
mevhibeler birçok psikoloji, ahlak, tarih ve eleştiri bilginlerinin görüşlerine ters düşebilir. Ancak ne olursa olsun yüce Allah bu sıfatları Hasan el Benna’da toplamıştır.
Hasan el Benna’daki bu sıfatlar ve değerler, dini ve içtimai bir liderlik vasfını oluşturdu. Böylece Arap ve İslâm aleminin asırlar boyu görmediği, kuvvetli, etkili ve siyasi bir dini lider doğmuştur. Ruhların derinliklerine etki yapan, toplumun her tabakasına yayılan, geniş tabanlı, başarılı, nüfuzlu, çalışkan ve eşsiz bir İslâmî hareket meydana gelmiştir.
Hasan el Benna’nın dehası birçok alanlarda kendisini göstermekle beraber, ıslahat, terbiye ve davetçilerin çoklarında bulunmayan şu iki hususta daha belirgindir.

1.Davetine inanmış, onun yolunda bütün hünerini, gücünü ve varlığını harcamış olmasıdır. Bu husus Allah’ın kendilerine, birçok iyilik ihsan ettiği önderlerin başlıca özelliklerindendir.
2.Arkadaşları ve talebelerinin ruhlarına büyük çapta tesir etmiş, terbiye ve yayılmada müthiş başarı elde etmiştir. Hasan el Benna bir neslin kurucusu, milletin terbiye edicisi, aynı zamanda ilmi, fikri ve ahlaki bir okulun öğretmeni olmuştur. O kendisi ile temas Kur’an öğrenci ve işçilerin eğilimlerine, zevklerine, düşüncelerine, dillerine ve konuşmalarına asırlar boyu devam edecek şekilde etki yapmıştır. Yerin ve zamanın değişmesine rağmen, onun yaptığı etki devam etmektedir.
1950’de Mısır’ı ziyaret ettiğimde Hasan el Benna (rh. a.) Allah’ın rahmetine kavuşmuştu. Yaşı henüz 42 iken şehit olmuş, milyonlarca Müslümanı yasa boğmuştu. İslâm alemi de onun gibi eşsiz bir şahsiyetten mahrum olmuştu. Hayatımın en büyük kaybına hala üzülürüm.
Son olarak derim ki, İslâm aleminde yeni nesle, İslâm’ın her çağda geçerli bir din olduğu fikrini yeniden kazandıran, onların kalplerinde imanı yeniden canlandıran, aşağılık duygularını ve iç dünyalarındaki yenilgiyi silip yeniden benliklerine kazandıran, şehvet çemberinden ve ruh zaafından kurtarıp büyük İslâm şairi Muhammed İkbal’in dediği gibi
“Yumuşak ve narin güvercin cisminde, arslan ve şahin kalbi” oluşturan bu davetin eserlerini yok edip onun askerlerine işkence yapma çabaları, İslâm tarihinin affedemeyeceği büyük bir cinayet olacaktır. Böyle bir hareket İslâm aleminin unutamayacağı bir darbe olacaktır. Siyasi gerekçeler ne olursa olsun, bu davete kötülük yapanlar, Tatarların yaptığı vahşet, tarih boyunca dini işkenceler ve Hristiyanalemindeki engizisyon muamelelerinden sonra en büyük suçu işlemiş olacaklardır.”

Her Sözü, Her Hareketi Takıp Ediliyordu
Hasan el Benna, Mısır’ı köy köy, şehir şehir geziyor, her gittiği yerde
“Müslüman Kardeşler” in yeni şubelerini açıyor, halkın dertlerini dinliyordu. Geniş halk kitlelerine İslâmî daveti anlatıyor, memleketin kurtuluşu için bağımsızlık, hürriyet, ıslahat ve refah istiyordu.
Hasan el Benna’nın konuşmaları kulaktan kulağa, basından, radyolardan halka ulaşıyordu. Onun konuşmaları ve Müslüman Kardeşler’in birçok alanda yaptığı faaliyetler tabiri caizse, Mısır halkının gözünü ve kulağını doldurmuştu. Başta kral olmak üzere Mısır hükümeti ve çeşitli kademedeki Mısır idarecileri, yabancı elçilikler, yabancı şirketler, Mısır’ı sömürge idaresi gibi idare eden İngilizler, bu aksiyon, fikir ve dava adamının her hareketini, her sözünü sıkı bir şekilde takip ediyorlardı.

Hasan el Benna Yol Gösteriyordu
Hasan el Benna, ıslahat istiyordu. Milyonlarca halk yoksulluk içinde yaşarken, azınlık durumda olan bir grup, yabancılar, memleketin iliğini sömürüyordu.
Hasan el Benna; Derebeylik sisteminin kaldırılmasını,
Çiftçi haklarının verilmesini,
Doğal servetlerin yabancıların egemenliğinden kurtarılmasını,
Çalışanlara üretimden pay verilmesini,
Ziraî ıslahat yapılmasını,
Vergi sisteminin ıslah edilmesini,
Borsa sisteminin kaldırılmasını,
Faiz sermayesinin üretime yönlendirilmesini,
Gayri meşru kazanç yollarının kapatılmasını,
Sermayenin üretime yönlendirilmesini,
İşçi ve çiftçilere her türlü işsizlik, iş kazası ihtimallerine karşı güvence verilmesini,
Sosyal dengenin kurulmasını istiyordu.
Partizanlığın kaldırılmasını,
Ordunun kuvvetlendirilmesini, orduya İslâmî cihad ruhu ve heyecanı verilmesini,
Rüşvet ve iltimasa son verilmesini,
Gizli açık her türlü fuhşun yasaklanmasını,
Bar, pavyon gibi yerlerin kapatılmasını istiyordu.
Siyaset, adalet, idare, içtimaî, ilmî ve iktisadî sahalarda (52) madde halinde Hasan el Benna’nın yapmış olduğu ıslahat teklifi başta kral olmak
üzere, batılılar ve batılılara tutkun idareciler tarafından hoş karşılanmadı.

Kral’a Mektup
Hasan el Benna ve Müslüman Kardeşler aleyhine geniş bir kampanya başladı.
Müslüman Kardeşlere karşı “Hür Kardeşler” adında bir teşkilat kuruldu. Bu teşkilat Müslüman Kardeşlere karşı kurulmuştu. Masonların çoğunlukta olduğu bu teşkilat mevcut düzeni savunuyor, İngiliz emellerine hizmet ediyordu.
Müslüman Kardeşler, aleyhte olan kampanyaya “Halk Toplantıları” ile
cevap verdi. Bu toplantılara binler, on binler katılıyor, emperyalistleri ve yerli işbirlikçilerine korkular salıyordu.
Hasan el Benna gerçek düşmanın, işgal, kötü yönetim, İslâm dışı yönetim ve cehalet olduğunu açıklıyor, Müslümanları bunlara karşı mücadeleye çağırıyordu.
Hasan el Benna krala bir mektup yazdı. Bu mektupta ülkenin içine düştüğü fesat ortamını dile getiriyor, problemlerin halli için İslâm’dan başka çare olmadığını bildiriyordu. Hasan el Benna’nın Kral Faruk’a yazdığı mektup şöyledir:

“Sayın Kral, anayasasında dini İslâm’dır kaydı bulunan ülkemizde Allah’ın şeriatı açıkça çiğnenmekte ve hükümleri bir yana atılmaktadır.
Meyhaneler, fuhuş yuvaları, dans salonları, çılgınlık odakları herkesin başını döndürmüş bulunmaktadır. Hatta devlet radyosu, çoğu zaman bu fesat pisliklerini evlere kadar taşımaktadır. Eğlence ve kumar kulüpleri hem vakitleri öldürüyor hem de malı mülkü eritiyor. Bu yuvaları
besleyen de ülkenin ileri gelenleri. Milletin varlıklı kesimi akşam sabah buralarda. Öyle ki, başkentlerde ve büyük şehirlerde bulunan memur kulüpleri ülkedeki fesat ve ahlaksızlığın bizzat kendisi haline gelmiştir.
Devletin üst düzeydeki memurları bütün şahsi ve resmi tasarruflarında halka en kötü şekilde örnek olmaktadırlar. Halkın diline düşen bu memurlar, şiddetli eleştirilere uğramakta ve yöneticilere duyulan güvenin sarsılmasına yol açmaktadırlar.
Hele basının sergilediği manzara tüyler ürperticidir. İslâm’ın edep ölçüleriyle asla bağdaşmayan, Allah’ın kadına farz kıldığı örtü ve iffet kurallarını hiçe sayan, hayasızlık örneği kadın resimleri irili ufaklı bütün basın organlarında yer almakta ve şaşkın gözleri, kötü kalpleri oyalayıp durmakta. En kötüsü de bunlar en köklü ailelere, en büyük evlere ve en temiz namuslara kadar uzanmaktadır.
Pek çok yerde düzenlenen resmi ve özel nitelikli toplantıları, adet haline getirilen ihtifaller, eğlenceler, kadınlı erkekli bu toplantılarda içkiler içilmekte ve sabahlara kadar dans, oyun, eğlence her türlü çılgınlık fütursuzca icra edilmektedir.
Sayın Kral, bütün bunlar ve benzeri hareketler halkın inançlarını ve
kendine olan güvenini yıkmaktadır. Dolayısıyla yüce değerleri unutturmakta ve Allah’a kulluktan, hayırlı işlere teşebbüsten alıkoymaktadır.
Aklı, sıhhati, mal ve şuuru tahrip etmektedir. Müslüman aileleri, huzur dolu evleri hızlı ve çok yönlü bir çözülmeye götürecek, çabucak harap hale gelmelerine yol açacaktır. Gazete ve dergilerde art arda yayınlanan haberler gerçekten müthiştir, kaygı ve korku vericidir. Artık bir şifalı elin uzanması şart olmuştur. Toplumumuzun içine düştüğü bu çılgın ve
batak durumdan kurtulup arınması için böyle bir mücadele kaçınılmaz hale gelmiştir.
Artık hedefini mutlak surette bulacak bir söz söyleyin, bir krallık emri çıkarın da bundan böyle Müslüman Mısır’da İslâm ile bağdaşmayan hiçbir şey olmasın.”

Scroll to Top