Zehirliyorlar
Afyon hapishanesi, Bediüzzaman Said-i Nursî hazretlerini soğukla karşıladılar. Arzuları soğukla donsun, ölsün idi. Ölmedi. Pencerelerini mıhlarlar, tamamıyla kapatırlar, karanlıkta yalnız kalsın kendini yok etsin derler. Emellerinde yine başarıya ulaşamazlar. Birkaç defa zehirlerler, yine başarıya ulaşamazlar. Zalimler yaptıkları ile sadece O büyük İslam alimini üzerler, fakat asıl zulmü kendilerine yaparlar.
Risale-i Nur talebelerinden Afyon hapsine girenlerden Nazif Çelebi üstadının zehirlenmesi konusunda şöyle diyor:
“Bir gün bir fırsatta üstadın koğuşuna girebildim. O üstadı zehirlemişlerdi. Kışında en soğuk günleriydi. Yüzüne baktım, adeta simsiyah kesilmiş, dudakların çatlamış, ateşler içinde kıvranmaktaydı. İhtiyarlık ve çok fazla zafiyetiyle beraber, o ağır zehirlenmeden mütevellit çok fazla zafiyetiyle beraber çok perişan, odasında kimsesiz, yalnız, hizmetçisiz bulunduruluyordu. Üstat hazretleri beni görünce ağlamaya başladı. Bende ağladım. İkimiz bir müddet ağladık. Dedi ki: Kardeşim ben çok perişan bir haldeyim. Seni Allah gönderdi.”
Suçlama Yine Aynı
Bediüzzaman Said-i Nursî ve talebelerine isnat edilen suç yine aynı suçtu: Gizli cemiyet kurmak, halkı hükümet aleyhine kışkırtmak, rejimi yıkmaya çalışmak ve Mustafa Kemal’i kötülemek…
Savcılık tahkikatı sonunda hapishaneye konulanlardan otuzunun muhakemesine gerek görülmedi. Bunlar hapishaneden çıkarıldı. Ama sorgu hakimliği bunlarında muhakeme edilmesine gerek gördü. Fakat tevkif edip hapishaneye koymadı. İlk defa bazı Nur talebeleri hapishaneye konulmadan muhakeme ediliyordu. Sorgu hakimliği, Bediüzzaman Said-i Nursî ve talebelerini muhakeme edilmek üzere ağır ceza mahkemesine sevk etti.
Ağır ceza mahkemesi savcılık ve sorgu hakimliğince el konulan Risale-i Nur eserlerini bilirkişiye gönderdi. Halbuki aynı kitaplar Eskişehir ve Denizli mahkemelerince daha önce bilirkişilere sevk ediliş ve haklarında “ilmi ve imani eserler” diye rapor verilmişti. Bu raporlar Afyon ağır ceza mahkemesine verilmişti. Aynı eserlerin tekrar tekrar bilirkişiye gönderilmesinin sebebi, kitaplar hakkında aleyhte bir rapor sağlamaktı.
Afyon ağır ceza mahkemesinin bilirkişiye gönderdiği Risale-i Nur eserleri hakkında bilirkişi raporu geldi. Bu raporda da kitaplar hakkında “ilmi ve imanı eserler” deniliyor, eserlerin isnat edilen suçlarla bir ilgisinin olmadığı belirtiliyor, ancak eserler hakkında bazı ilmi görüşler belirtiliyordu. Bu belirtilen görüşlerin de suç isnadı konularla bir ilgisi yoktu.
Afyon Ağır Ceza Mahkemesi Hakimleri Evliya mıydı?
Afyon ağır ceza mahkemesi savcısı, bilirkişinin belirtmiş olduğu ilmi görüşlerden hareketle suç istinadında direndi. Bediüzzaman Said-i Nursî ve talebelerinin cezalandırılmalarını istedi.
Bediüzzaman Said-i Nursî, bilirkişi raporunda belirtilen ilmi görüşleri teker teker cevaplandırdı. Bunların suç istinadı konuları ile ilgisinin bulunmadığını açıklayarak beraatlerini istedi.
Afyon ağır ceza mahkemesi bilirkişi raporunu, yapılan müdafaaları hiç nazarı itibara almadan savcının talebine uyarak, Bediüzzaman Said-i Nursî’yi yirmi(20) ay, Ahmet Feyzi Kulu’yu on sekiz(18) ay, yirmi iki kişiyi de altışar(6) ay hapse mahkum etti, diğerleri hakkında da beraat kararı verdi.
Afyon ağır ceza mahkemesinin Risâle-i Nur talebeleri hakkındaki kararına bakalım. Bun karar son derece acayip bir karardır. Bu karar, mahkemenin adaletle karar vermek için uyulması gerekli olan esaslardan ne kadar ayrıldığının bir göstergesidir.
Afyon ağır ceza mahkemesi mahkum ettiği Risâle-i Nur talebeleri hakkında “Bunlar Bediüzzaman’ın kurduğu gizli cemiyete yardım etmişlerdir” diyor. Halbuki mahkemede gizli cemşiyet kurulduğuna dair en küçük bir delil bile bulunamamıştır.
Eğer, Afyon ağır ceza mahkemesi, gizli cemiyet kurulduğunu tesbit edebilseydi, vereceği ceza yirmi ay, on sekiz ay, altı ay olmaz, idam olurdu.
Afyon ağır ceza mahkemesi, beraat ettirdiği şahıslar hakkında da, “Bunlar Bediüzzaman’ı büyük bir mürşid olarak bilmişler, içlerindeki derûni boşluğu doldurmak için Risâle-i Nur okumuşlardır.” Diyor.
Afyon ağır ceza mahkemesi, Bediüzzaman’ın kurduğu iddia edilen gizli cemiyete yardım edenlerle, derûni boşlujlarını doldurmak için Risâle-i Nur okuyanları nasıl fark etmiş, nasıl ayırmıştır?
Yoksa mahkeme hakimleri Allah’ın yardımı ile insanların kalplerinden geçenleri bilen, ya da okuyanlar gibi birmaharete mi sahipti? Evliy mı idiler? Böyle bir maharete sahip olsalar bile bu hal sadece kendilerini ilgilendirir bir ilim ifade etmez, hele hele bir mahkeme kararına dayanarak hiç olamaz. Manevi ve dini değerleri yok etmek için o zaman idare başında bulunanlar bütün güçleri ile çalışırken, kendilerinde manevi değerlerin en ufak bir izi görülenler sürüm sürüm süründürülürken bu idarenin mahkemesinin tasavvufi bir görüşle karar vermesi elbette beklenemez.
Afyon ağır ceza mahkemesinin Risâle-i Nur talebeleri ve ilerde belirteceğimiz Bediüzzaman Said-i Nursi hazretleri hakkındaki kararı adil bir karar değildir.
Yine Tevkif Yoluyla Ceza
Afyon ağır ceza mahkemesi sanıkları, 17.1.1948 tarihinde evlerinden, iş yerlerinden alınmış nezarete atılmış, 23.1.1948 tarihinde de tevkif edilerek hapishaneye konulmuştur. Mahkeme, sanıklar hakkındaki kararını, 6.12.1948 tarihinde vermiştir. Tevkif zamanı ile mahkeme kararı zamanı arasında on bir ay gibi uzun bir zaman vardır. Beraat eden sanıklar on bir ay içerde tutularak cezalandırılmışlardır. Altışar aya mahkum olanlar ise dört beş ay fazladan hapishanede yatmışlardır. Halbuki bu insanların hepsi iş güç sahibidir. Evleri adresleri bellidir. Kimseyi de öldürmemişler, kayıp olmaları da mümkün değildir. Pekala hapishaneye atılmadan da muhakeme edilebilirlerdi, hele yetmiş yaşını aşmış hasta bir insan olan Bediüzzaman Said-i Nursî hapishaneye atılmadan, hapishanede tecride konmadan muhakeme edilebilirdi. Bu bir zulümdür.
Adamlar karar vermişler İslam insanını yok edecekler. Tabii olarak bunun için her şeyi yapacaklardı. Afyon mahkemesi de bir bahane idi. Adamların İslam insanına tahammülleri yoktu. Bunun için içeri aldılar. Bunun için içeride her türlü işkenceyi yaptılar. Bunun için zehirlediler, falakalara yatırdılar. Bunun için mahkum ettiler. Bunun için ihtiyarlamış, hastaymış diye düşünmediler. Bunun için kendi koydukları kanunlara bile uymadılar…
Müslüman Basının İlkleri
Afyon mahkemesi Eskişehir ve Denizli mahkemelerinin aksine Türkiye çapında hatta Türkiye’yi aşan çapta yankılar uyandırdı. Rejim taraftarı gazeteler geniş çapta Bediüzzaman Said-i Nursî, talebeleri ve Risâle-i Nur eserleri aleyhinde yayınlar yaptılar, fotoğraflar yayınladılar, mahkeme safahatını çarpıtarak kendi görüşlerine göre verdiler. O zaman İslami yayın yapan günlük gazete yoktu. Müslümanlar aleyhte yayın yapan gazeteleri okuyor, bunlar aleyhte olduğuna göre bunlar iyi insanlardır diyor, Risale-i Nur kitaplarını okumak için onları arıyordu.
1948- 1954 yıllarında Kayseri’de gazete satardım. Benim bildiğim o zaman ayda bir yayınlanan Sebiürreşad ve ehli sünnet dergileri ile ne zaman yayınlanacağı belli olmayan yayınlandığı anda toplattırılan “Büyükdoğu” ile “Serdengeçti” dergileri vardı.
Merhum Eşref Edib’in çıkardığı “Sebilürreşad” dergisi ve merhum Abdurrahim Zapsu’nun yayınladığı Ehli sünnet dergisi ilmi dergilerdi. Dini konularda yayınlar yaparlar, çoğu zamanda idarenin baskısı ile ortalıkta görünmezlerdi.
Merhum üstad Necip Fazıl Kısakürek’in yayınladığı “Büyükdoğu” dergisi atılgan bir dergi idi. Bu dergi oklarını öyle bir ustalıkla gönderirdi ki her gönderdiği ok, halk partisinin, masonların, İslam düşmanlarının kalbine saplanırdı. Bunun için dergi çıkar çıkmaz sivil polisler derginin peşine düşerler biz de dergiyi polislerden saklamak ve satmak için gizlemeye çalışırdık.
“Serdengeçti” dergisini merhum Osman Yüksel Serdengeçti çıkarırdı. Derginin parolası “Allah millet ve vatan yolunda” idi. Serdengeçti dergisi de Büyükdoğu dergisi gibi çıktığı gibi toplattırılması veya satılıp yok olması bir olurdu. Dergiler çıktığı zaman bilirdik ki merhum Necip Fazıl Kısakürek ile merhum Osman Yüksek Serdengeçti hapishaneden çıkmıştır. Sebilürreşad, Ehli sünnet, Büyükdoğu ve Serdengeçti Müslüman basının ilkleridir. Her dört dergi de Bediüzzaman Said-i Nursî’nin şahsiyetine, düşüncelerine ve davasına büyük önem vermişler, bütün güçleri ile şer basınına karşı onu müdafaa etmişlerdir. Biz bu noktada Bediüzzaman Said-i Nursi hakkında yazılan yazılardan birini sunuyoruz:
Bu Ne Haldir?
Merhum Abdurrahim Zapsu Ehl-i Sünnet dergisinde şöyle yazıyor:
“Memleketimizde cereyan eden bazı işler ve haller vardır ki, insan bunların imkan aleminde geçip geçmediğini anlamak için beynini, kalbini, gözlerini ve kulaklarını muayeneye ihtiyacındadır. Öyle bilinmez, öyle inanılmaz, öyle görülmez, öyle duyulmaz işler…
Bir Said-i Nursî Bediüzzaman vardır. Son derece muhterem ve muazzez bir din adamıdır. En ileri yaşlardan birinde mübarek bir ihtiyardır. Dinin ruhi, ahlaki kıymetlerini ince ve derin hikmetlerini, en mücerred ifade ile yazarak, anlatarak neşretmekten başka bir fazileti, yahut günümüzün tabiriyle kabahati yoktur. Nur Risâlesi isimli de bir seri makale ve mektuptan ibaret birkaç ciltlik resmen basılmamış bir eseri mevcuttur. Bu zavallı, yıllardan beri kanunsuz, hakikatsiz, mesnetsiz, ispatsız olarak hapishane köşelerinde çürütülmektedir. Zira tek suçu bulunduğu muhitlerde halkın kendisine gösterdiği büyük saygı ve itibardır.
“Vay tarikat kuruyorsun!… Fesat çıkarmaya çalışıyorsun!…” vesaire vesaire…
Vakti ile Eskişehir’de muhakeme edilmiş hüküm giymiş çilesini doldurmuş uzun zaman göz hapsi altında yaşamış…
Sonra tekrar yakalanmış Denizli’de muhakeme edilmiş, oradan da kurtulmuş derken aynı fiilinden dolayı tekrar Afyon’da muhakeme edilerek yıllardan beri zindanlarda çürütülmüştür. Halbuki kanun sarihtir. Bir fiilden muhakeme edilmiş ve hüküm almış bulunan bir adam başka bir mahkeme tarafından ve aynı fiil veya isnat etrafında muhakeme edilemez. Bunu ne akıl, nehayal, ne rüya kabul edebilir?
Bu ne haldir?
İlim ve faziletten başka hiçbir suçu olmayan ve gizli cemiyetle, tarikatla siyasetle hiçbir alakası bulunmayan bu zat mevsimlerce her noktasından rutubet muslukları akan büyük bir hücreye kapatılmış ve “şu odaya bir soba kuralım da rutubeti çeksin” diye müracaat eden bazı merhamet ve alaka sahiplerinin tekliflerini reddetmiştir.
Bu ne haldir?
Bu vatanın mukaddesatına, tarihine, istiklaline, istikbaline, maddi ve manevi ırzına musallat komünistlik liderlerini müdafaa sesleri çıkarken bütün bu ölçülerin bir zübdesi ve abidesi halindeki mübarek bir ihtiyarı müdafaaya cüret edebilecek ağız kalmamıştır.”
Merhum Abdurrahim Zapsu’nun belirttiği gibi, Bediüzzaman Said-i Nursî Hazretlerine yapılanların ne kanunda yeri vardır ne de insafta.. Allah’a isyan etmiş olan tağutların, Allah’a itaat edenlere duydukları düşmanlığın ve kinin uygulamaları vardı.
Gavur Muyum Yahu?
Bediüzzaman Said-i Nursî Hazretlerine selam verdiği için falakaya yatırılanlardan biri de jandarma eri İbrahim Menguver’dir. İbrahim Manguver falakaya yatırılışını şöyle açıklıyor:
“Bediüzzaman’ın mahkemesi olacaktı. Şarktan garbdan insanlar Afyon’a akın ettiler. Sokaklar, caddeler mahşer gibiydi. Bediüzzaman’ı elli yüz tane adam öldürmüş gibi, katilmiş gibi mahkemeye götürüyorlardı. Bende o zaman vazifeli idi. Bediüzzamanla çarşıda mahkemeye götürülürken karşı karşıya geldik. Hemen selam çaktım. O sırada bizim süvari bölük kumandanı muavini geçiyormuş, selam verdiğimi görmüş. Meydanda bana bağırdı çağırdı. “Yakalayın şunu askerler” dedi. Beni yakaladılar. Bölük kumandanının odasına soktular. Süvari muavini olup biteni anlattı. “Bu jandarma Bediüzzamani’a selam verdi.” Dedi.
Komutan, muavinden de betermiş… Olduğu yerde deliriyor, tepiniyor, neredeyse saçını başını yolacak oluyordu.
“Sen hocaya selam vermişsin!” dedi.
Bende: Gavur muyum yahu?… Ben Müslümanım” dedim.
Falakaya yatırın diye bağırdı. Beni falakaya yatırdılar. Onlar kızılcık sopası ile ayaklarıma vurdukça bende: “Onunla konuştum ya, ona selam verdim ya, feda olsun her şeyim” diyordum.
Bu sefer komutan daha çok bağırıyordu: “Asker hocaya selam veremez!”
Bende: “Nasıl veremezmiş asker gavur mudur? Elbette verir” diyordum.
Bölük kumandanı öfkesini alamadı. Beni bir hafta hapsetti.
Bir hafta sonra hapisten çıktım. Bu defa yine dışarıda onunla karşılaştım. Yine mahkemeye götürülüyordu. Yine ona asker gibi selam çaktım. “Hocam nasılsın?” dedim
“İyiyim evlat, geçmiş olsun.” Dedi.”
Avukatları
Afyon mahkemesinde Bediüzzaman Said-i Nursî’yi ve talebelerini müdafaa eden avukatlar da vardı. Bu avukatlar Risale-i Nur’un ilk avukatlarıdır. Din ve iman gayreti ile Risale-i Nur davalarında bulunmuşlardır. Risale-i Nur’un hukukçular arasında tanınmasına ve yayılmasına da sebep olmuşlardır. Zannediyorum hepsi hakkın rahmetine kavuşmuşlardır. Bu avukatlar şunlardır: Abdurrahim Zapsu, Halil İbrahim Bozcalı, Ahmet Hikmet Gönen ve Hulusi Bitlisli Aktürk’tür.
Avukat Ahmet Hikmet Gönen Bediüzzaman Said-i Nursî’nin vekaletini alışını şöyle anlatır:
“Bediüzzaman Emir Dağı’ndan Afyon’a getirildi. Kendisini daha evvelinden ziyaret edip görmek istediğim halde maalesef imkan bulamadım. Afyon’a getirildiği haberini amcazadem Erkoşar’dan öğrenince adliyeye gittim. Saat on ikide umumi kapıdan içeri girerken, Bediüzzaman sorgu hakimliğinden çıkıyordu. Henüz tevkif edilmemişti. Beni gördü bana doğru yöneldi. Ben de ona doğru gidiyordum.
- Hoş geldiniz! Dedim.
- Sen kimsin? Dedi.
- Ben “Avukat Ahmet Hikmet Gönen” dedim.
- O çok güzel isabet oldu. Benim vekaletimi sen deruhte et! Dedi.
- Hay hay efendim! Dedim.
- Tamam! Dedi. Benim hakkımda açtıkları dava yersizdir. Bu davayı açtıkları için haksızlık yaptılar. Amma biz muvaffak olacağız. Teşekkür ederim. Otele gel, görüşürüz dedi.
O zaman henüz tevkif edilmediği için otelde gözetim altında tutuluyordu.
Otele gittim. Orada bana:
“Ben Allah rızası için çalışıyorum. Benim zikrim, fikrim Allah’tır. Benim talebelerim de Allah yolundadır, din, iman yolundadır. Başka bir maksadımız yoktur. Binaenaleyh bu dava yersizdir. Siz benim vekilliğimi yapın!” dedi.
Tam yirmi dört kişinin vekaletini aldık. Sonra dava açıldı. Tevkif ettiler. Yirmi dört kişiyi içeri aldırlar.”
Önce Avukatlarını Asmalılar
Avukat Ahmet Hikmet Gönen, Bediüzzaman ve talebelerinin vekaletlerini aldıkları için karşılaştıkları tehditleri de şöyle anlatır:
“ O zaman Bediüzzaman’ın müdafaasını üzerinize aldığımız için bize çok gözdağı verdiler. Davayı bırakmamı söylediler. Ayrıca hususi olarak tehdit ettiler. Birkaç kişi beraber gelip tehdit ettiler. Hatta onlardan birisi bizim büroya hiç gelmezken, bir kış günü bir baktık, bu adam odamıza geldi. Kendi kendime bu adam bizim odaya hiç gelmez diye düşündüm. Hemen hoş geldin deyip yer gösterdim.
Adam: “Bediüzzaman ve arkadaşlarının müdafaasına galiba bir hafta kaldı.” Diye sordu.
Ben evet, dedim.
Adam: “Benim eğer yetkim olsa, onu müdafaa eden avukatların keserdim.” Dedi.
Biz avukat olarak iki kişi idik. Diğer arkadaş Halil Hilmi Bozcalı idi. Bu arkadaş Afyon’un en ünlü avukatlarındandı. O “keserim” diyen adam sözünü yine tekrarladı.
Evvela O’nu müdafaa eden avukatları asmalı, dedi.
Biz bir iki cevap verdikten sonra, kendisine neden bu mesele üzerinde durduğunu sorduk.
Efendim, “sen de mi mürtecisin?”
Ne mürteci’i? Ne irtica’i? Dedim.
Görmedin mi bayramda? Hem bu sene Arapça serbest bırakıldı diye iyice azıttılar. Nasıl da içten içe tekbir alıyorlardı. Ramazan bayramında görmedin mi içten tekbir almalarını? Yoksa sen içinde yok muydun? Dedi.
Evet bende vardım, dedim.
İşte bu irtica yoludur, dedi.
Sabrım taşmıştı: “Yok!… Din yolunda, dinin senede iki defa gelen bayramında müsaade edilmiş tekbirleri, özellikle içten gelen tekbir almayı siz irtica mı sayıyorsunuz?
Eğer bu irtica ise, ben mürtecilerinde mürtecisiyim. Şimdi sen beni tehdit ediyorsun, ben vazife almışım. Biz canilerin de vekaletini alıyoruz. Hepimiz aynı durumdayız. Bu davanın manevi tarafı da var. Şimdi ben doğrudan doğruya vazifemi ifade ediyorum. Ya Emr-i Hak vaki olur müdafaaya giremem yahut da bu davayı mümkün olduğu kadarı ile müdafaa ederim. Ondan sonra isterseniz beni asın ipi kendim boğazıma takarım. Var mı başka bir diyeceğin?… deyip kapıyı çarptım dışarı çıktım. Hamdolsun kimse bir şey diyemedi.”
Karanlık Ruhlu Geçmişleri
1950 öncesi karanlık devrin adamları, Bediüzzaman’ı ve talebelerini azarız keseriz diye tehdit ediyorlardı. O devrin başlıca özelliklerinden biridir: İstenmeyen adamların asılıp kesilmesi. Kanunsuzluğun hakim olduğu bir devirde insanların asılıp kesilmesi de normal işlerden biri idi.
Halk partisi zulmünün son yıllarında iki bayram namazında Arapça tekbir getirilmesine sadece camide müsaade edilmişti. Ama kendi müsaadelerini kendileri hazmedemiyorlar, tekbir getirmeye irtica yani gericilik, tekbir getirene de mürteci yani gerici diyorlardı. 1950 öncesinin Halk partisinin devamı olduğunu söyleyenlerin, üzerinde İslami bir özellik olanlara veya dini vazifelerini yapanlara gerici demeleri karanlık ruhlu geçmişlerinin hakimiyeti altında olduklarının bir göstergesidir.
Avukat Ahmet Hilmi Gönen mahkeme kararından sonra kendisini tehdit edenleri görüp onlara şöyle söylediğini açıklar:
“Nasıl, nasıl?… İşte böyle olur mahkeme. Dini cemiyet kurmak, cumhuriyet rejimine muhalefet derken netice ne oldu? Bunların ne gizli bir teşkilatları var ne de toplantı ve kararları… Bunların Allah’ın yolunda yürüyenleri irşad etmek arzusuna ma’tuf hareketlerde bulunmaktan başka bir gayeleri yoktur.”
Avukat Ahmet Hilmi Gönen açıklamalarını şöyle tamamlar:
“Bediüzzaman denilince aklıma Bediüzzaman için açılan mahkemelerin yersizliği gelir. Ne kadar çektirmişlerdi!… Allah yolunda ilim yapmış bu zat, bu yolun mensuplarını geliştirmek ve yetiştirmek için gayret sarf etmiş, insanlığa hitap etmiş, vatan için, din için çalışıp ömrünü bu gayelerle geçirmiştir.”
Nihayet Hücreden Çıkarılıyor
Mahkeme kararını vermiş, Bediüzzaman Said-i Nursî’yi yirmi aya mahkum etmişti. Avukatlar davayı Ankara’ya temyize göndermişlerdi. O yine 50- 60 kişilik koğuşta tek kişi olarak yaşıyordu. Mahkemeye giderken ve gelirken ancak hava alabiliyordu. Onun dışında hapishanenin avlusunda havalandırmaya çıkmaktan bile mahrumdu. Aylarca da bulunduğu koğuşun pencereleri kapalı ve mıhlı olarak karanlıkta yaşamış, mahkeme nezdinde aylarca yapılan çalışmalardan sonra mahkeme kararı ile pencerelerinin mıhları sökülmüş ve açılmıştı. Hapishaneye girişinin on dördüncü ayında hücreden çıkarıldı ve diğer bir ifade ile 50-60 kişilik koğuşa diğer mahkumlarla yerleştirildi. Bediüzzaman Said-i Nursî hazretleri insan içine karıştı. Şimdi yanında iki çift söz söyleyeceği insanlar vardı.
Afyon Hapishanesi Medrese-i Yusufiye Oluyor ve Barış Şenliği
Bediüzzaman Said-i Nursî Afyon hapishanesinde daha önceleri gizlide olsa talebe vasıtası ile diğer mahkumların ıslahına çalışıyordu. Hücrede bulunma durumu kalktıktan sonra, hem talebeleri ile rahat görüşme imkanına sahip oldu, hem de diğer mahkumlarla konuşma imkanına kavuştu. Mahkumların sorularına cevap veriyor, onlara sözlü nasihatlerde bulunuyor, zaman zaman da nasihatlerini yazdırıyor, bu nasihatler topluca okunuyor ve dinleniyordu. Kısa zamanda mahkumlar arasında Bediüzzaman Said-i Nursî’nin nasihatlerinin tesiri görüldü. Birbirini öldürmek için fırsat kollayan mahkumlar, öldürme düşüncelerinden vazgeçmişler, birbirleri ile konuşur hale gelmişlerdi. Hapishane içinde umumi bir barış meydana gelmişti. Bediüzzaman Said-i Nursî’nin irşad çalışmaları ile aralarında kardeşâne bir hava meydana gelen mahkumlar bir gün koğuşların bütün kapılarını açmışlar bir araya gelmişler barış şenliği tertip etmişlerdir. Bu şenlikte çalıp oynamışlar, Risale-i Nur talebelerinden Tahiri Mutlu, çalgı sesini duymamak için oturup kulaklarını parmakları ile kapatmıştır. Tahiri Mutlu’nun hareketlerini seyreden Bediüzzaman Hazretleri şu yazıyı yazarak takva ehli talebelerine göndermiştir:
Aziz sadık kardeşlerim! Bu Medrese-i Yusufiye’nin birden açılmaları biçare mahkumlara bir baramdır… Ve çobanların kavalı ve mevlevilerin neyi ve dervişlerin tekkelerinde def çalmaları gibi, burada düdük ve def çalınmasını dinleyenlere ya Şafii mezhebini takliden ve ehl-i tarikatın ve Mevlana Celaleddin’in fetvalarına… Ve Kur’an’ın neş’e ve şevki uhrevi veren edebiyatının toprağı altın yerine çeviren bir nevi müsaadesine… Ve ehl-i kalbe mahsus haram olmayan ayni sefahat ve lehviyata bir çeşit zevki manevi temenine binaen muvakkaten dinlenebilir. İnsaşşalh hüsn-ü niyete göre ve “ameller niyetlere göre” hadisinin sırrıyla zararı olmaz. Hem istemeden kulağa gelen çalgı seslerinin zararı yoktur.
Fıtratımda ziyade şefkat bulunmasından, hapistekilerin sıkıntıları ve teneffüse beraber çıkmamaları beni sıkıyor, sıkıntılarıma yüz sıkıntıları ilave ediyordu. Bu hale beni o sıkıntıdan kurtardığı için hem kendimi hem onları tebrik ederim.”
Afyon hapishanesinde savcı, savcının birkaç adamı dışında herkese Bediüzzaman Said-i Nursî ve talebelerinin çalışması ile kardeşlik, arkadaşlık hakim olmuştu. Hapishanenin en azılı mahkumları olarak bilinen ve birbirlerini öldürmek için fırsat kollayan kasap Tahir iel Çobanlarlı Ahmet Kıldereli Ahmet ile yan yana geliyor, birlikte namaz kılıyorlar, işledikleri günahlar yüzünden aynı anda ellerini kaldırarak Allahû Teâla (cc)ya affedilmeleri için dua ediyorlardı.
İmanda ne büyük lezzet vardır!…
Ya Rabii! İmanımızın lezzetini bize duyur! İmansızlıklarından dolayı Müslümanlara düşman olanlara imanın lezzetini duymayı nasip et!…
Mahkumlara Nasihatten Örnekler
Bediüzzaman Said-i Nursî’nin mahkumlara nasihatlerinden örnekler vererek bu konuyu kapatmak istiyoruz; Bediüzzaman Said-i Nursî mahkumlara bir hitabında şöyle diyor:
“Risale-i Nurdaki hakiki teselliyi mahpuslar çok muhtaçtırlar. Hususen gençlik darbesini yiyip taze ve şirin ömrünü hapiste geçirenlerin Nurlara ekmek kadar ihtiyaçları vardır.
Evet gençlik damarı akıldan ziyade hissiyatı dinler. His ve heves ise kördür, ahreti görmez. Bir dirhem hazır lezzeti ilerde bir batman lezette tercih eder.
Bir dakika intikam lezzeti ile katleder (öldürür), seksen bin saat hapis elemlerini çeker.
Bir saat sefahat bir namus meselesinde binler gün hapsini hem düşmanının endişesinden sıkıntılarla ömrünün saadeti mahvolur.
Bunlara kıyasen gençlerin çok vartaları (tehlikeleri) var ki; en tatlı hayatını en acı ve acınacak bir hayata çeviriyorlar…
Ve bilhassa şimalde koca bir devlet, gençlik hevesatını elde ederek bu asrı fırtınaları ile sarsıyor. Çünkü akıbeti görmeyen kör hissiyatla hareket eden gençler, ehl-i namusun ehli namus güzel kızlarını ve karılarını ibâhe ederler, belki hamamların da erkek kadın beraber çıplak girmelerine izin vermeleri cihetinde bu fuhşiyyatı teşvik eder. Hem serseri ve fakir olanlar zenginlerin mallarını helak eder ki: Bütün beşer bu musibete karşı titriyor.
İşte bu arada İslam ve türk gençleri kahramanca davranıp iki cihetten (yönden) hücum eden bu tehlikeye karşı Risale-i Nur’un meyve ve gençlik rehberi gibi keskin kılınçları ile mukabele etmeleri lazımdır. Yoksa o biçare genç, hem dünya istikbalini ve mes’ud hayatını, hem ahretteki saadetini ve hayat-ı bakiyesini azaplara, elemlere çevirip mahveder… ve su-i istimal ve safahetle hastanelere ve hissiyat taşkınlıklarıyla hapishanelere düşer. Eyvahlar, eseflerle ihtiyarlığında çok ağlayacak…
Eğer Terbiye-i Kur’aniye ve Nur’un hakikatleriyle kendini muhafaza eylese tam bir kahraman genç ve mükemmel bir insan ve mesud bir Müslüman ve sair zihayatlara (hayat sahibi olanlara) bir nevi sultan olur.