Hakses, Kasım 1971
BÜTÜN menfi tutum ve davranışlara rağmen Allah’a şükürler olsun, İslâmî bir gelişme vardır. Müslümanca yaşama arzusu gönüllere yerleşmektedir. Müslümanca yaşamanın iklimini bütün şartlarıyla meydana getirmek için çaba sarf eden din kardeşlerimizin gün geçtikçe sayıları artmaktadır. Yılların biriktirdiği tozlar silkinmekte, giderilmekte, imân ve Kur’ân ışığında maddî ve manevî, şahsî ve ailevî temizlikler yapılmaktadır.
Tabidir ki; bu çalışmalar yapılırken, engellerle karşılaşılmakta, şahsî bilgi noksanlıkları, bencilliklerin doğurduğu kusur ve hatalar, hayat yolumuzda zaman zaman umulmadık yaralar
açmakta, güvensizliğe sebep olmakta, hatta sapmalara yol açmaktadır. Menfi tutum ve davranışlar, bu güvensizlik ve bencillik üzerine eklenince hayat yolumuzdaki mücadelemiz, daha
da zorlaşmakta hatta bazı gönüllerde yeis kapılarının açılmasına sebep olmaktadır.
Bütün kusurlarımıza, hatalarımıza rağmen hamdolsun hayat yolumuzdaki mücadele gelişme göstererek devam etmektedir. Özellikle kültür alanında bu gelişme bariz bir şekilde göze
çarpmaktadır. Geniş çapta yapılan bir tercüme faaliyeti mevcuttur. Bütün bunlar İslâmî ve millî kültürümüzün gelişmesini sağlamaktadır.
Tercüme faaliyetinin verdiği geniş kültür ve bilgi iklimi içinde telif eserler de yayınlanmaya başlamış ve konuda kıymetli mesailerin harcandığını görmekteyiz. İslâm’ın temel meselelerinde, iktisadî ve içtimaî konuların araştırmalarında, roman ve hikâye dallarında düşünen ve düşüncesini eserleriyle okuyucularına takdim eden müelliflerimiz vardır. Allah hepsinden
razı olsun. Muhterem okuyucularıma takdim edeceğim bir isim vardır. Ali Rıza Demircan. Bu genç, İmparatorluğumuzun abideleşmiş eseri Süleymaniye Camiinin hatibidir.
Ali Rıza Demircan kardeşimiz zor bir işi başarmış, İslâm’ın hayatı meselelerini hutbe havası içinde, klasik hutbelerin havasından sıyrılarak Süleymaniye minberinden muhteşem caminin cemaatine sunmuştur. Bir hutbesini dinleme zevkine erdiğim genç hatip, hutbelerini bir araya getirmiş, bir kitap halinde okuyucuların da istifadesine arzetmiştir.
“Hutbelerimi, İslâmı yaşamak ve yaşatmak aşkını ruhunda duyan biricik istikbal ümidimiz aziz gençliğimize ithaf ediyoruz” ithafı ile başlayan kitap, üstad Abdurrahman Şeref Güzel yazıcının bir takrizi ile önsöz ve elli hutbeyi içini almaktadır. Genç hatibimiz önsözde hutbelerini şöyle takdim etmektedir: “İslâm dini, itikadî, içtimaî, iktisadî hukukî ve ahlâkî kanunlarıyla beşer hayatını bütün cepheleriyle kuşatan insanlığı mes’ûd edecek son hak nizamdır.”
“Rabbimizin bu yüce dinini aşkla yaşayabilmek ve içtimaî hayatın yaşanan bir fazilet nizamı haline getirebilmek için, onu aslî güzelliği içinde görmek ve cihanşümul bir nizam olarak
tanımak lazımdır.” “İşte bu hutbeler manzumesi, İslâm dinini gerçek manasıyla tanımak ve tanıtmak için yapılan samimi bir çalışmanın mahsulüdür.”
Kitapta yer alan elli hutbe şu konulardadır:
1-İmân (üç hutbe)
2-İbâdet (beş hutbe)
3-Kur’ân ve peygamber (beş hutbe)
4-İlim (üç hutbe)
5-İktisat (on iki hutbe)
6-Tıp (dört hutbe)
7-Cihad (beş hutbe)
8-Cemiyet (on üç hutbe)
Her hutbenin başında konu ile ilgili âyet-i kerimeler ve hadis-i şerifler yer almaktadır. Ayrıca hutbelerde geçen, hadis-i şerifler ve iktibasların kaynağı sayfa altlarında kitapların isim, cilt,
sayfaları gösterilmek suretiyle belirtilmiştir. Hutbeler genellikle halk kültür seviyesinin biraz üzerindedir. Nitekim hatibimiz bunu ön sözünde belirtmektedir.. Süleymaniye gibi muhteşem
bir caminin minberinde sunulacak bir hutbe kıvamında bilgi, kültür, heyecan ve aşkla dolu olduğunu gördüğümüz hutbelerin halk seviyesinin biraz üstünde olması genç hatibin lehine
kaydedilecek bir husustur.
Çok güzel bir kapak kompozisyonu içerisinde takdim edilen kitap, faydanılan eserlerin geniş bir listesi, lügatçe ve fihristi ile beraber 428 sayfadır. Dil sade, cümleler sağlam bir yapıya sahiptir. Elimizde bulunan kitap, genç hatibin hutbelerinden bir kısmını içerisine almaktadır. Memnuniyetle öğreniyoruz ki hutbe kitabının ikinci cildi de pek yakında yayınlanacaktır.
Bütün okuyucularımıza samimiyetle tavsiye ettiğimiz kitaptan bazı bölümleri okuyucularımızın bilgilerine sunuyoruz:
“İslâm dininin derinliğe nispetinde sade olan itikat nizamı, aklın tecviz edemeyeceği bir nazariyeler dizisi değil, aklın zaruri göreceği, ruhun huzurunu bulacağı, hayatın hedefini kazanacağı bir inançlar manzumesidir. Çünkü itikadî nizamı dinimizin özüdür. İslâmı yaşama gücünü kazandıracak, harekete yöneltecek, bu sevdayı ruhlara işleyecek tek membadır.”(Sh: 12)
“Bugün İslâm dininden koparak irtidad eden kişiler: Allah’a inanıyor, fakat âlemlerin Rabbi olan Allah’ı, yarattığı insanların hayatını tanzim edecek kanunları koyacak yegâne kanun vazı’ı olarak kabule yani Kur’ân’ı bir bütün olarak esas almada tereddüt ettiği için, İslâm’dan ayrılıyor.”(Sh: 30)
“Dinimizin haram kıldığı, fakat laik devletin meşru gördüğü işlerin artık mü’minler için mesuliyeti gerektiren bir haram hükmü taşımayacağını söylemek aynı şekilde İslâm dinini inkâr etmekdir.” (Sh: 32) “İçtimai çöküntülerimiz, adli hatalarımız, iktisadî buhranlarımız, çeşitli ahlâksızlıklar ve faziletsizlikler asli vazifemiz olan ibâdet hayatından yüz çevirişimizden doğmuştur. İşte bu manadaki ibâdetsizlik bizleri merhametli olan Allah’ın azabına sürükleyecektir.”(Sh: 39)
“Namaz, yaşadığımız makine hayatı içerisinde bunalan insan ruhunu gıdalandıracak ve sükûnete, huzura erdirecek yegâne vasıtadır. Ahlâkın kaynağı olan inançları besleyen tek
membadır.”(Sh: 41) “İbâdetsiz hayat karanlıktır. Namaz ve dua gönüllerin baharıdır. Namazsız İslâm yaşanamaz. Namazsız imân sönüktür.” (Sh: 52) “Zira İslâm sadece inançlar manzumesi
değildir. O, hayatı bütünü ile kuşatan ve insanlığın karşılaşacağı bütün problemleri çözümleyecek olan bir hayat nizamıdır.”(Sh:153)
“Mü’min meşru harcamaları dışında servetini arzu ettiği gibi istihlak edemez. Allah’ın haram kıldığı işler, servetin tüketim yolu yapılamaz. Şöyle ki; bir mü’min parasını, servetini alkol
alımına devam suretiyle harcayamaz. Kumar oynayarak ne eksiltebilir, ne de çoğaltabilir. Nikâhlı hanımından başka kadınlarla, cinsi münasebet tesis ederek zina yolu ile tüketemez.
Metres tutamaz.” (Sh: 182)
“Ayrıca küçük tasarruf sahiplerinin iştirak edebileceği şirketlerin kurulması böylece tasarrufların yatırımlara tahsis edilmesi görüşünün büyük kitleye mal olması, kalkınmamızı hızlandıracağı, gayri müslim iktisadî hâkimiyetini sona erdireceği ve faiz sistemiyle mücadelenin en verimli vasatını hazırlayacağı da bir hakikattir.”(Sh: 201)
“Fakirlik dini hayat için bir tehlikedir. Fakirlik imânı sarsabilen bir afettir. Bilhassa aşırı zenginliğin bulunduğu bir cemiyette bu tehlike daha da artmaktadır. Çok çalıştığı halde arzuladığını kazanamayan işçi, sanatkâr ve memur, az çalışan fakat daha zeki olmayan zenginin çokça kazandığını gördükçe; Allah’ın adaletinden şüpheye düşerek ruhu isyana sürüklenebilir. Ancak dünyamızı geçici, hayatı bir imtihan olarak görebilecek çok sağlam bir imân sahibi olabilenlerin gönül huzuruna erebileceği bu durum, imân hayatını kemiren korkunç bir kurt olarak imânları zayıflatabilir.” (Sh: 211)
“Gazeteler kurmak ve yaşatmak, çeşitli mecmualar çıkartmak, film şirketleri tesis etmek, yurtlar inşa etmek, kütüphaneler açmak, broşürler dağıtmak, vaazlar, konferanslar verdirtmek, çeşitli hayır cemiyetlerinde vazife almak, çalışmalarımızda çevremizi bu nevi faaliyetlere iştirak ettirmek, çocuklarımızı mutlaka okutmak, münevverlerimizi çoğaltmak, günümüzün
silâhından daha müessir cihad yollarıdır.” (Sh: 284) “İslâm, ancak kendi cemiyetinde yaşanır.”
(Sh: 290)
Genç hatibi tebrik ve tebcil eder, okuyucularımıza “Süleymaniye Minberinden Hutbeler” kitabını tavsiye ederiz. Kitabın fiyatı 15 liradır. Ali Rıza Demircan, Kadı Mehmed mahallesi, İbadullah
Sokak No. 3 Kasımpaşa-İstanbul adresinden ve kitapçılardan temin edebilirler.
Mehmed Akif
Hakses; Aralık 1971
MEHMED Akif Ersoy, 1878 yılında Fatih’te doğdu. Annesinin adı Emine’dir. Annesi aslen Buhara’lıdır. Babası Fatih dersiamlarından Mehmed Tahir Efendi’dir. Arnavut İpek’in Suşişe köyündendir. Annesi kültürlü, sağlam seciyeli, dini bütün bir kadındı. Babası ise; bilgin, temiz ahlâklı, ilmi ile âmil bir zattı. Akif böyle anne ve babanın oğlu olarak büyüdü.
Akif, ilk tahsile Fatih Emir Buhârî mahalle mektebinde başladı. İki sene mahalle mektebinde okuduktan sonra altı yaşında ibtidaî mektebe kaydoldu ve üç sene okudu. Bu arada babası Mehmet Tahir Efendi evde Arapça okutmaya başladı. Ortaokulu Fatih Merkez Rüştiyesi’nde okudu. Okulda öğrendiği Farsçayı Fatih Camiinde devam eden Farsça derslerine devam ederek kuvvetlendirdi. Rüştiyeyi bitirdiği zaman Arapça, Fransızca ve Farsçaya hakkıyla vakıftı.
Rüştiye (lise) den sonra mülkiyede tahsiline devam etti. Bu arada babası Mehmed Tahir Efendi vefat etti. Evleri yandı. Ailevi zaruretten dolayı tahsili bırakmak zorunda kaldı. Yeni açılan Baytar (Veteriner) mektebine kaydoldu. Önce gündüzlü, sonra yatılı olarak bu okulda yüksek tahsilini tamamladı ve mektebini birincilikle bitirdi.
Tahsilini tamamladıktan yediyüz elli kuruşla memuriyete tayın edildi. Dört sene Rûmeli, Anadolu ve Arabistan’da baytarlık yaptı. 1913 yılına kadar devam eden memuriyetten sonra Halkalı Ziraat Mektebinde kitabet (yazı), Darülfünun (Üniversite) da edebiyat öğretmenliği yaptı.
Akif 1313 yılında İsmet hanımla evlendi. Bu evlilikten Cemile, Feride, Suat adlı kızları ile İbrahim Naim, Emin ve Tahir adlarında erkek çocukları dünyaya geldi. İsmet hanımla evliliği 40
sene sürdü. 1936 yılında Mehmed Âkif ’in ölümünden sonra birkaç sene daha yaşayan İsmet Hanım da Hakk’ın rahmetine kavuştu.
Merhum Akif, Rüştiye sıralarında şiir ve edebiyatla ilgilenmeye başladı. Tahsil hayatı pek parlaktı. Bilgili, çalışkan, terbiyeli, daima saygı ve itimat telkin eden bir şahsiyete sahipti. Akif, mektepte öğrendikleriyle kalmadı. Mektep dışında evinde de, memuriyet hayatında da durmadan çalıştı, okudu, öğrendi ve okuttu.
Akif yazdıkları şiirleri ve makaleleri yakınlarına okuyordu. Bunlar henüz neşriyata intikal etmemişti. Şiirlerini “Sırat-ı Müstakim” de neşretmeye başladı. Arapçadan kitaplar tercüme faaliyetlerine devam etti. Şiirleri edebiyat âleminde geniş ilgi uyandırdı. Akif şiirlerinde zamanına göre çok sade bir dil kullanıyor, cemiyetin ailevî, içtimaî dertlerini dile getiriyordu.
Akif, birinci cihan harbinde durmadan halkın ve ordunun maneviyatını yüksek tutmak için çalıştı, vaazları, şiirleri, makaleleri, Arabistan’a ve Avrupa’ya yaptığı seyahatleriyle üzerine düşen harp içindeki millî ve vatanî vazifesini fazlası ile yaptı.
Mütarekeden sonra Anadolu’da başlayan millî mücadele hareketine koştu. Balıkesir’de mücahitlerle görüştü. Konuşmalar yaptı. Halkı ayaklanmaya ve istiklalini kurtarmak için savaşmaya çağırdı. Anadolu’daki millî mücadele hareketine filen katılmak için bulduğu bir vasıta ile İnebolu’ya çıktı ve oradan Ankara’ya hareket etti. Ankara’dan Konya isyanının bastırılması için Konya’ya daha sonra da Kastamonu’ya gitti.
Nurullah Camii’nde tarihi büyük vaazını yaptı. Kastamonu’da yaptığı bu vaaz bastırılmış, en ücra köylere kadar memleketin her tarafına ve ordu birliklerine dağıtılmıştır. Akif, Kastamonu’dan Ankara’ya döndü. Burdur’dan mebus seçilerek Birinci Büyük Millet Meclisine üye oldu. Bu arada 1337 senesinin 17 Şubat günü İSTİKLAL MARŞI’NI Taceddin Dergâhı’nda ulvî bir hava ve ezan sesleri arasında yazdı. Ordumuza ithaf etti. İstiklal Marşı için konan 500 lirayı da almadı ve orduya
hediye etti.
Büyük Millet Meclisindeki vazifesi sona erdikten sonra Prens Abbas Halim Paşa’nın davetiyle Mısır’a gitti ve tekrar vatana döndü. Gerek meşrutiyet, gerekse Birinci cihan harbi, mütareke, millî mücadele ve Mısıra gidişinde durmadan yazdı. Millî mücadeleden sonra tekrar Mısıra gitti. Mısır’da edebiyat fakültesinde Türkçe profesörlüğü yaptı ve özel olarak da Kur’ân-ı Kerîm’in tercümesiyle de meşgul oluyordu.
Bu sırada siroz hastalığına yakalandı. Tebdil-i hava için Lübnan’a gitti. 1936 yılında Antakya’ya geçti. Fakat hastalığı düzelmedi. Mısır’a hasta olarak döndü. Siroz Mehmed Âkif ’i harap etmişti. “Çöz de artık yükümün kördüğüm olmuş bağını; Bana çok görme, İlâhî bir avuç toprağını !” dedi. Vatana dönmek istiyordu. Döndü. Hastane’ye yattı. Ciddî bir tedavi gördü. Fakat hastalığın önüne geçilemedi. 26 Aralık 1936 Pazar günü Hakk’ın rahmetine kavuştu. Gençliğin elleri üzerinde
Edirnekapıdaki şehitliğe defnedildi.
Allah gani gani rahmet eylesin. (Amîn)
Akif’den Seçme Şiirler
“Silkin de: muhitindeki zulmetleri yak, yık!
Bir baksana: gökler uyanık, yer uyanıktır!
Dünya uyanıkken uyumak maskaralıktır.”
“Âtiyi karanlık görerek azmi bırakmak,
Alçak bir ölüm varsa eminim budur ancak.
Dünyada inanmam hani görsem de gözümle…
İmânı olan kimse gebermez bu ölümle..
Ey dipdiri meyyit, iki el bir baş içindir.
Davransana eller de senin, baş da senindir.”
Zulmü alkışlayamam, zâlimi asla sevemem.
Gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövemem.
Biri ecdadıma saldırdı mı, hatta boğarım…
-Boğamazsın ki,
- hiç olmazsa yanımdan kovarım!
Üç buçuk soysuzun ardında zağarlık yapamam;
Hele hak namına haksızlığa ölsem tapamam.
Doğduğumdan beridir aşığım istiklâle,
Bana hiç tasmalık etmiş değil, altın lale
Yumuşak başlı isem, kim dedi uysal koyunum?
Kesilir belki, fakat çekmeye gelmez boyunum.
Kanayan bir yara gördüm mü yanar ta ciğerim.
Onu dindirmek için kamçı yerim, çifte yerim.
Adam aldırmada geç git, diyemem aldırırım.
Çiğnerim çiğnenirim Hakkı tutar kaldırırım.
Zâlimin hasmıyım amma severim mazlumu…
İrtica’nın şu sizin lehçede manası bu mu?
Girmeden tefrika bir millete, düşman geremez;
Toplu vurdukça yürekler, onu top sindiremez.
Kim kazanmazsa bu dünyada bir ekmek parası:
Dostunun yüz karası; düşmanının maskarası!
Ne irfandır veren ahlâk’a yükseklik, ne vicdandır;
Fazilet hissi insanlarda Allah korkusundandır.
Haya sıyrılmış inmiş: öyle yüzsüzlük ki her yerde;
Ne çirkin yüzler örtermiş, meğer incecik bir perde.
Ölüler dini değil, sen de bilirsin ki bu din,
Diri doğmuş, duracak dipdiri, durdukça zemin.