MAM-I RABBANİ

Ailesi
Babasının adı Abdulehad, dedesinin adı Zeynelabidin’dir.
Sülale Kâbil’den Hindistan’a hicret etmiş, Ahmed Lahor’a bağlı “Sehend” şehrinde doğmuştur.31.kuşaktan Hz. Ömer’in torunu olur. Hz. Ömer’e nispetle “Farukî” diye anılır.
Doğum tarihi, Hicrî 14 Şevval 971, Miladî 26 Mayıs 1563’dür.
Ahmed’in baba ve dedeleri salih ve faziletli kişilerdi. Aynı zamanda zamanlarının bilgin ve tarikat ehli insanlar idi.
Baba Abdulehad, hem bilgin hem de mutasavvıftı. Çeşti, Suhreverdi ve Kâdiri tarikatlarının şeyhi idi. Vahdeti Vücud’a meyyaldi. Vahdet-i vücud konusunda yazdığı kitabı da vardı. Mevlânâ Şeyh Abdulehad diye bilinirdi.
Ahmed, ailenin yedi çocuğunun dördüncüsü idi.
Ahmed’in annesi ise iffet ve ismet sahibi saliha bir hanımdı.

Eğitimi
Ahmed’in ilk hocası babası oldu. Babasından Kur’an-ı Kerim’i okumayı öğrendi ve ezberledi. Çocuk yaşta “Hafız” oldu.
Kur’an-ı Kerim’i ezberlemek, Peygamberimiz’den (s.a.v.) ümmetine kalan bir sünnettir.
Cebrail, Kur’an-ı Kerim’in ayetlerini getirdiği zaman, Peygamberimiz (s.a.v.) hemen ayetleri ezberlerdi. Allah da inen ayetleri Peygamberimiz’in kalbine yerleştirirdi.
Sahabeler de (r. a) Peygamberimiz’in (s.a.v.) kendilerine okuduğu ayetleri ezberlerdi. Ezberledikleri ayetleri kendi aralarında tekrar tekrar karşılıklı okurlardı.
Peygamberimiz (s. a)’den zamanımıza kadar Kur’an-ı Kerim’i ezberlemek kesintisiz olarak devam edegelmiştir.
Hafızlık, her zaman Müslümanlar arasında mümtaz bir rütbe olarak itibar görmüş, milyonlarca Müslüman Peygamberimiz’in (s.a.v.) müjdelediği mükafata nail olmak için Kur’an-ı Kerim’i ezberlemiş ve hafız olmuştur.
Hafızlık inen ayet ve surelerin yazı ile tesbiti yanında Kur’an-ı Kerim’in aslî şekli ile zamanımıza kadar gelmesinin en mühim sebeplerinden birdir. Asıl sebep ise Kur’an-ı Kerim’in Allah’ın hıfz-ı emanında olmasıdır.
Peygamberimiz (s.a.v.), hafızlığı teşvik konusunda şöyle buyurur:
“Kim Kur’an-ı Kerim’i okur ve onu güzelce ezberler, helalini helal, haramını haram kabul ederse Allah bu sayede onu cennetine kabul eder. O kişi de kendi ailesinden hepsi cehennemi hak etmiş on kişiye şefaat eder.” (R. Salihin, 5/111, Erkam yayını)
Kur’an-ı Kerim’i ezberleyen, hükümleri ile amel eden, ahlakı ile ahlaklanan, edebiyle edeblenen kimselere “Sahibül Kur’an” “Hamilül Kur’an”, “Hafizul Kur’an” kısaca “Hafız” denir. Bir Müslüman için hafız olmak en büyük derecelerdendir.
Peygamberimiz (s.a.v.); “Kur’an’ı ezberleyerek okuyan hafızın benzeri, vahiy getiren melektir. Fazilette ikisi beraberdir” buyurur. (Buhari, Tecrid-i Sarih, 2/212, no: 1755)
Yine Peygamberimiz (s.a.v.) “Saçı sakalı ağarmış Müslüman’a, Kur’an’ın hükümleri ile amel eden hafıza, adil hükümdara saygı göstermek, Allah’a duyulan saygı ve tazimden ileri gelir”, buyurur.
Hafızlık bu derece önemli olduğu halde “Hafizul Kur’an”ı küçümseyenler, memleketimizde on iki yaşına kadar Müslüman yavrulara Kur’an-ı Kerim’i okumayı yasak edenler zalim değil de nedir? Halbuki hafız olmanın en uygun zamanı 5-12 yaş arasıdır. İmdi bu yaşlarda hafız olmak
şöyle dursun, Kur’an-ı Kerim’i okumayı öğrenmek bile yasaktır.
Ahmed, çok zeki idi. Öğreneceğini çabuk öğrenirdi. Ağır konuları çabuk kavrar, anlaşılır bir tarzda anlatmasını becerirdi.
Ahmed, babasından temel bilgileri aldı. Arapça’yı öğrendi. Çeşitli ilimlere ait metinleri ezberledi. Çeşti, Suhreverdi ve Kadirî tarikatlarının dersini aldı. Küçük yaşta tarikat müridi oldu.
Babasından okumasını tamamladı. “Siyalkut”a gitti. Kemaleddin Keşmir’den aklî ilimleri okudu. Şeyh Yakub Keşmirî’den hadis dersleri aldı, fıkıh tahsilini tamamladı. Kadı Bedahşani’den tefsir ve usul okudu.
Âlimdi, Şeyhdi, Rabbanî Bir İmamdı
17 yaşına geldiği zaman bütün ilimleri okumuş ve icazet almıştı. Memleketine döndü. Babasının gözetiminde tarikat “Seyr-i Sülükünü” tamamladı. Tasavvufla ilgili “Taaruf” , “Avarifül Maarif” ve “Fususül Hikem” gibi temel kitapları okudu.
Ahmed, bütün ilimleri okutan bir âlimdi.
Üç tarikatın müritlerini irşat eden bir şeyhti.
“Zücenâhayn” iki kanat sahibi Rabbânî bir imamdı.
Rabbânî demek, kendisine ilim ve hikmet verilmiş, ilmi ile amel eden, ilim ve amel bakımından mükemmel olan, ilahi bilgilere sahip bilgin demektir. Ahmed bu vasıflara sahipti. Rabbânî önderlik yapacak bilgi, beceri ve kıvama sahipti. Kendisine Rabbânî imam denildi. İmam-ı Rabbânî diye bilindi ve anıldı. Hocası onu şöyle tanımladı: “İlmi çok, zikirle, fikirle meşguliyeti tamdır.”
İmam-ı Rabbânî ders okutmaya başladı. İlmi ile insanları aydınlatıyor, tarikat irşadı ile de terbiye ediyordu. Babası öldü.

Güneş Olan Nuru
Gönlüne Hicaz’a gitmek sevdası düştü. Yola çıktı. Delhi’ye ulaştı. Delhi’de Nakşî tarikatının şeyhi büyük mürşit Muhammed Bakî-Billah vardı.
İmam-ı Rabbânî üç tarikatın babasından izinli şeyh idi. Ama gönlünde “Nakşî” tarikatına ve büyüklerine karşı bir meyli ve muhabbeti vardı. Nakşî tarikatı kitaplarını da okumuştu. Bakî-Billah ile görüştü. Ona bağlanıp kaldı. O’nu edeple, can kulağı ile dinledi. Halleri ile hallendi.
Bakî-Billah da İmam-ı Rabbânî’deki cevheri, kabiliyeti sezdi. Ona çok samimi bir alaka gösterdi. Birkaç ay sonra ona Nakşî tarikatında irşat izni verdi. Onu kendisine halife yaptı. İmam-ı Rabbânî’yi kıskananlara şöyle dedi:
“Onun güneş olan nuru, bizler gibi binlerce yıldızı örtmektedir.”
Bakî-Billah kendisini halife yapması ile İmam-ı Rabbânî Nakşî tarikatı silsilesinde 23. olarak yerini aldı. Silsilede İmam-ı Rabbânî şöyle anlatılır: “Kutbul evliya, İmam Rabbânî, müceddidi elf-i sani Ahmed Faruk es-Serhen’di.”
Ekber Şah’ın Hak’tan Ayağının Kayması
İmam-ı Rabbânî, Hind-Moğol imparatorluğunda, Ekber, Cihangir ve Cihan Şah devirlerini gördü. İmam-ı Rabbânî’nin yaptığı çalışmaları daha iyi anlamak için bu devirlerin bilinmesi gerekir. Özellikle Ekber Şah’ın şahsiyetini ve yaptıklarını anlatmada fayda görüyoruz, şöyle ki: Ekber Şah, imparatorluğu kuran Babür’ün torunu, Hümayun Şah’ın oğludur. Asıl adı Celaleddin Muhammed’dir. 1542’de “Sind”de doğmuştur.
Küçük yaşta babası tarafından komutanlığa atandı. 13 yaşında ilk zaferini kazandı. Pencap valiliğine getirildi. Babasının ölümü ile 14 yaşında tahta geçti. Şahlığına karşı ayaklanmalar oldu. İlk yedi yılı devamlı savaşlarla geçti. Duruma hakim oldu. Fetihlere başladı. Bütün Hindistan’ı, Kabil’i hakimiyet altına aldı. Dünyanın en büyük imparatorluklarından birini kurdu. Devletin idari, askeri ve mali teşkilatını yeniden düzenledi.
Ekber iyi bir savaşçı olduğu kadar, deha derecesinde bir teşkilatçı idi.
Savaştan okuyup yazmaya imkan bulamamıştı. Okumaya karşı hevesi de yoktu. Çok zeki ve kurnazdı. Zeka ve kabiliyeti ile bilgisizliğini örtüyordu.
Ekber önceleri saf ve sade, sağlam inançlı bir Müslümandı. Hindistan’da devletin birliğini sağlayınca, her din ve mezhepten insanları sarayında topladı. Onları münakaşa ettirir, kendisi zevkle onları seyrederdi. Saraya bağlı, para düşkünü âlimler, Ekber’in istediği gibi, onun hoşuna gidecek şekilde konuşurlardı.
Ebul Hasen en-Nedvi merhum der ki: “Müslüman âlimlerin bilgisizliği, dünyalığa düşkünlüğü, diğerlerinin kurnazlığı, Ekber’in ayağının yavaş yavaş kaymasına sebep oldu.”
Ebul Fadl Şeyh Mübarek ve iki oğlu saraya yerleştiler. Bunlar şeytana pabucu ters giydiren cinsinden insanlardı. İnançları bozuktu. Ama Müslüman gözüküyorlardı. Ebul Fadl, değişik ilmi konulardaki bilgisi ile ender kişilerden bir idi. Son derece kurnazdı. Güzel konuşmasını bilirdi. Sarayda vezir rütbesine sahipti. Ekber’in has adamlarından biriydi. Ekber Ebul Fadl’ın fikirlerine son derece önem verirdi. Oğlu Fevzi ise şairlikte üstüne kimse olmayan biriydi.
Baba ve iki oğlu yavaş yavaş sinsice Ekber’in İslâm inancını yok etmeye başladılar.
Ekber, Hindu bir prensesle evlendi. Saraya Hindu adetleri ve yaşayışı girdi. Hindu dini bilginleri saraya yerleşti. İnançlarını Ekber’e aşılamaya başladılar.
Ebul Fadl, Ekber’in akıl ve mantık dışı hareketlerini Allah’a yakınlık ve ibadet olarak görüyor ve anlatıyordu.
Şeyh Mubarek, hükümdarın dünya işleri kadar din işlerinde de söz sahibi olduğunu açıklıyor, müçtehitlere gerek olmadığını, hükümdarın müçtehitlerden daha üstün olduğunu ilan ediyordu. Ekber, Şeyh Mubarek ve oğullarının tuzağına düştü. Dinde üstün otoritenin kendisi olduğunu ilan etti.

Müslümanlıkla İlgili Her Şey Yasaklanıyor
Hindistan’da siyasi birliği sağladığı gibi dini birliği de sağlamak için İslâm, Hindu, Budizm, Zerdüştlük ve Hıristiyanlıktan alıntıların yapıldığı yeni bir dini “İlahi din” adı ile ilan etti. Herkesin bu dine girmesini istedi. Kendisini Allah’ın mutlak vekili tayin etti. Yeni dinde Ekber’in yaptıklarından bazıları şunlardı:
Güneşe saygı gösteriliyor, güneşi seyretme ibadetine yer veriliyordu.
Kocası ölen Hindu kadınların öldürülmesi yasaklanıyordu.
Matem tutmak için kaşların ve saçların tıraş edilmesi emrediliyordu.
Gece gündüz sarayda ateş yakılması uygulanmasına başlandı.
Saray imamlığı kaldırıldı, sarayda ezan okunması ve namaz kılınması yasaklandı.
Sarayın dışında yalnız Cuma namazı kılınmasına müsaade ediliyor, diğer namazlar ve ezanlar yasaklanıyordu.
Yeni cami yapımı, eski camilerin tamiri yasaklanıyordu.
Hıristiyanların kilise açmalarına ve dinlerini yaymalarına izin veriliyordu.
Sığır kesilmesi, zekat verilmesi, sünnet olma ve kadınların örtünmeleri yasaklanıyordu.
Domuz kutsaldı, etini yemek serbestti. Şarap mubahtı.
Hicri takvim kaldırıldı, ölüyü gömme şekli değiştirildi.
İslâm bayramları kaldırıldı. Ekber diğer dinlerin bayramlarına merasimlerine muntazaman katılıyordu.
Müslümanların yasak olmayan tek şeyi Cuma namazı idi. Çünkü cumada hutbeyi kendine göre, kendisi okuyordu.
Müslümanlara Dini Eğitimi ve Arapça Öğrenimini Yasaklanmıştı
Görülüyor ki, Ekber yeni uydurduğu dini ile Müslümanlık neyi emrediyorsa onu yasaklıyor, neyi yasaklıyorsa onu emrediyordu. Diğer dinler için ise tam bir serbestlik vardı. Sadece kocası ölen Hindu kadınların kocası ile birlikte yakılmaları yasaklanıyordu. Yeni dine girmek için sarık çıkarılır, ele alınır. Şahın ayağına kapanılır, ona secde edilirdi.
Müslümanlar yeni dine girmek için ayrıca bir beyanname doldurmak mecburiyetinde idiler. Beyannamede şöyle deniliyordu:
“Babamdan anamdan öğrendiğim İslâm dininden kendi arzumla çıktım. Şah Ekber’in ilahi dinini kabul ediyorum. Böylece mal, can, namus ve dinimi fedaya hazır oluğumu ilan ediyorum.”
Bu beyanname yeni dinin baş rahibi Ebul Fadl’a verilirmiş.
Rivayete göre bu dine yirmi kişi girmiş, Ekber’in ölümü ile de sönüp gitmiştir. Müslümanlara ise, zararı çok büyük olmuştur. Ekber, Allah’ın dini İslâm’a savaş açmasına karşı yer yer ayaklanan Müslümanları askeri ve idari dehası ile kanlı bir şekilde bastırmış, Hinduların da yardımı ile Müslüman bölgeleri harabeye çevirmiştir.
İmam-ı Rabbani’nin Çalışmaları
İmam-ı Rabbânî “Siyalkut”daki tahsilinden döndükten sonra imparatorluğun merkezi olan “Ağra”ya gitti. Ekber’in baş veziri, has adamı ve tanınmış ilim adamı Ebul Fadl ile görüştü. Ebul Fadl’ın tefsir yazmakla meşgul oğlu Fevzi’ye tefsir konusundaki düşünce ve görüşlerini anlattı.
Fevzi’nin tefsir konusundaki yanlış ve sakat düşüncelere sahip olduğunu öğrendi.
Ebul Fadl’ın felsefeyi peygamberlikten üstün görmesi, İmam-ı Rabbânî’nin onlardan uzaklaşmasına ve Ağra’dan ayrılmasına sebep oldu. Ebul Fadl’ın sapık düşüncelerine karşılık “İsbâtünnübüvve” (Peygamberliğin İspatı) kitabını yazdı. Ağra’dan dönüşte “Şanısar”da kaldı. Orada babası ile buluştu. Şeyh Sultan’ın kızı ile evlendi.
İmam-ı Rabbânî’nin Ağra ziyareti babasının ölümünden önce olmuştur. Ekber’in adamları ile ilk ve son teması da Ağra’yı ziyareti münasebeti ile olmuştur.

Hem Ders Okutuyor, Hem de Tarikat Telkin Ediyordu
İmam-ı Rabbânî on yedi yaşında ders okutmaya başlamıştı. Baki Billah’ın halifesi olduktan sonra ders okutmayı daha sistemli hale getirmişti. Baki-Billah vefat ettikten sonra onun vazifesini üzerine alma
yükümlülüğünün verdiği sorumlulukla, Müslümanların içerisinde bulunduğu inanç ve ahlak buhranı karşısında geniş bir eğitim ve irşat seferberliği başlattı.
Durmadan ders okutuyor, okuttuklarını tarikat yolu ile olgunlaştırıyordu.
Olgunlaşıp yetişenleri aynı vazifeyi yapmak üzere memleketin çeşitli bölgelerine gönderiyordu.
Nerede Müslüman topluluk varsa orada bir talebesinin ve müridinin bulunması için gece gündüz çalışıyordu.

Mektupları
Devlet adamlarına, Müslüman halkın ileri gelenlerine, ünlü ve itibarlı kişilere mektuplar yazıyordu. İmam-ı Rabbânî’nin mektupları elden ele dolaşıyor, topluluklarda okunuyordu.: “İmam-ı Rabbânî Mektupları” kitabı bu mektuplardan meydana gelmiştir.
İmam Rabbânî, Moğol İmparatorluğu’nun büyükleri ve asilleri ile ilgi kuruyor, Hindistan’da Müslümanlığın devamı için küfür ve dinsizlikle mücadelenin şart olduğunu telkin ediyordu.
İmam-ı Rabbânî’nin bu faaliyetleri daha ziyade Cihangir ve Şah Cihan dönemlerinde yapılıyordu.
Ebul Fadl’ın zehirlenerek öldürülmesi ile uydurma dinin zulüm ve baskıları tavsamış, Ekber’in 51 yıllık saltanatından sonra 1605’de ölmesinden sonra da sönüp gitmiştir. Ama devlet protokolünde ve sosyal alanda koyduğu esaslar yürürlükte idi.

Gayesi
İmam-ı Rabbânî’nin gayesi:
Ekber’in şirk ve küfür yangınını söndürmekti.
Ekber’in yıktıklarını yapmak, bozduklarını düzeltmekti.
Sarsılan İslâm inancını sağlamlaştırmak, küfrün hakimiyetine son vermekti.
Kur’an hükümlerini ve Peygamber Sünnetini devlete ve topluma hakim kılmaktı.

Halkın Islahı
İmam-ı Rabbânî bunları nasıl yapacaktı?
O’nun siyasette, idarede, mevki ve makam da ne gözü vardı ne de gönlü.
O bütün bunların üstünde bir Hak adamı idi.
O, Hak adına halkı ıslah edecek, Hakk’a uygun bir yaşayışın sahibi ve davacısı yapacaktı.
Ona göre, her kademedeki idareciler Hakk’a uygun bir yönetimin sahibi ve tatbikatçısı olacaklardı. Bunun için idarecilere mektuplar yazıyor, onlarla konuşmalar yapıyor, yönetimlerinin Kur’an-ı Kerim’in
hükümlerine ve Peygamberimiz (s.a.v.)’in Sünnetine uygun olmasını, hem kendilerinin hem de yönettiklerinin dünya ve ahiret saadeti bakımından zaruri olduğunu telkin ve tebliğ ediyordu.
Ümmetin başında olanın mutlaka Hakk’a bağlı olması ve Hakk’a uygun bir idarenin sahibi bulunması şarttır, diyordu.
Haktan ayrılan ve Hakka uygun bir idarenin sahibi olmayan Ekber’in sebep olduğu felaketler ve Müslümanlara verdiği zararlar ortadadır. Müslümanlar bu felaketlerden ders almalı, Hakka uygun yaşayıştan ve idareden asla ayrılmamalıdırlar.

İdarecilerin Durumu
İdarecinin halka karşı durumu, kalbin bedene karşı durumu gibidir. Kalp temiz ve iyi olursa beden de iyi olur, iyi işler yapar. Kalp bozuk olursa beden de bozulur. İdarecinin iyiliği âlemin iyiliğidir. İdarecinin
fesadı ise âlemin fesadıdır.

Scroll to Top