İyi Âlim, Kötü Âlim

Hakk’a bağlı âlimler ve insanlar padişaha yaklaşmalı ve ona Hakk’ı söylemelidirler
Hakk’a bağlı yöneticilerin varlığı dinin ve ümmetin istiklalinin ve yüceltilmesinin şartıdır.
Mevki, makam ve dünyalık için idarecilere yaklaşanlar kötü kimselerdir. Kötü âlimler din hırsızlarıdır. Bunlar dini kullanarak dünyalık peşinde koşarlar.
“İnsanların en kötüsü âlimlerin kötüsüdür. İnsanların en hayırlısı da âlimlerin hayırlısıdır.”
İmam-ı Rabbânî’ye göre;
“Âlimlerin dünyayı sevmeleri, ona karşı istekli olmaları güzel yüzlerinde siyah bir lekedir.”
İlim, Allah katında eşyanın en aziz olanıdır. Âlim böyle değerli olan bir şeyi, mal ve şöhret gibi düşük dünyanın geçici şeylerine alet etmekle Allah katında zelil ve hakir olur. Allah katında aziz olan bir şeyi zelil etmek, zelil olan bir şeyi de aziz etmek kabahatlerin en büyüğüdür.
Eğitim ve fetva işlerinin faydalı ve iyi olması için Âlimlerin makama, mala sahip olma ve baş olma ihtirasından uzak olması ve Allah rızası için çalışması şarttır. (8)
Makama ve mala düşkün olan âlimler, kötü âlimlerdir, insanların şerlileri ve din hırsızlarıdır.
İmam-ı Rabbânî, kötü âlimlerin şeytanların yardımcıları olduğuna dair bir de misal verir. İmam-ı Rabbânî’nin verdiği misal şöyledir:
“Büyüklerden biri şeytanı gördü. Azdırmak ve saptırmak işinden vazgeçmiş boş oturuyordu. Şeytana böyle boş oturmasının sebebini sorunca lain şöyle anlattı:
-Bu zamanda kötü âlimler işimde bana çok yardımda bulunuyorlar. Azdırmak ve saptırmak işimde yerimi aldılar. O kadar ki beni böyle eli boş bıraktılar.”
İmam-ı Rabbânî, âlimler arasındaki ihtilaf konusunda da şöyle der: “Alimlerin ihtilafı öyle bir şeydir ki, alemi belaya iter. Kötü alimlerin şerrinden Allah’a sığınırız.”
İmam-ı Rabbânî, Ekber Şah zamanında yapılan kötü işlerin müsebbibi olarak kötü âlimleri görür. Şeyh Mubarek ve iki oğlu Fazıl ile Fevzi, Ekber’in Hakk yoldan çıkmasına sebep olmuşlardır. Diğer kötü âlimler de dünyalık için Ekber’in yaptığı kötü şeylere evet demişler veya susmuşlardır. Bunlardan biri gözden düşünce evinde arama yapılıyor, arama aile mezarlığına kadar gidiyor. Aile mezarlığında aramada üç sandık dolusu altın bulunuyor.
Din işlerinde gevşeme ve zayıflama kötü din âlimlerinin davranışları ve kötü niyetleri sebebiyledir.”
Noksan Şeyh
Kötü âlimin kötülüğü çok olduğu gibi, noksan şeyhin kötülüğü de çoktur. Noksan şeyh, seyri sülükünü tamamlamamış, fıkıhtan nasibi olmayan kimsedir. Noksan şeyhe bağlanmak tehlikelidir, sohbeti öldürücü bir zehirdir.
Zira noksan şeyh, kişiyi Allah’a ulaştıran yollarla, ulaştıramayan yolları ayırt edemez. Çünkü kendisi oraya ulaşan bir kimse değildir. Sonra o talebelerdeki değişik istidatları da ayırt edemez. Böyle olunca, cezbe yoları ile sülük yollarını da birbirinden ayırt edemez. Halbuki, çoğu kez bir talebenin istidadı cezbe yoluna daha uygundur, başta sülük yoluna uygun değildir.
Noksan şeyh, değişik istidatları ayrıntıları ile bilemediği için, uygun olmadığı halde birini sülük yoluna sokar, yoldan saptırır, tıpkı kendisi saptığı gibi.

Hoca ve Şeyh Birliği
İmam Rabbânî bir hocadır. İmam-ı Rabbânî bir şeyhtir. İmam-ı Rabbânî hocalıkla şeyhliği birleştirmiş, hoca ve şeyh ayrılığına son vermiş bir insandır. Yaşayışında, çalışmalarında ders okutmasında, mürit yetiştirmesinde Kur’an’a ve sünnete bağlı olarak dayandığı üç temel vardır:
İlim, amel ve ihlas. Bu üçü bir arada olmadıkça Allah’ın rızası kazanılmış olmaz. Şeriat tahakkuk etmez. İlim, amel ve ihlas birleşince Allah’ın rızası kazanılmış olur. Şeriata uygun iş yapılmış olur. Şeriat ki, dünyaya ve ahirete ait bütün saadetleri özünde toplamıştır.

İlimsiz Amel ve Tarikat
İmam Rabbânî, ilim üzerinde önemle durur. İlimsiz amelin ve tarikatın olamayacağını açıklar, şöyle der:
“Amellerin sağlama alınması, ancak amellerin neler olduğunun bilinmesi ile olur. İhmal etmeden her bir amelin keyfiyetini bilmekle olur. Bu ise şeriat hükümlerinin ilimleridir. Mesela namaz, oruç ve diğer
farzlara dair ilimler… Nikah, talak ve alım satıma dair ilimleri de bu arada saymak lazımdır. Hasılı Cenab-ı Hakk’ın kula vacip kılıp yapmaya davet ettiği her şeyin ilmini bu sıraya dahil etmelidir.
Sayılan bu ilimler çalışmakla elde edilir. Bunun için mutlaka onları öğrenmek icap eder.
Her ne zaman, bir mecliste tasavvufa dair kitap müzakeresi olursa, orada fıkha ait kitapların da bulunması gerekir.
Hatta bir mecliste tasavvuf kitaplarının okunmasından doğacak hiçbir zarar yoktur. Çünkü onlar hallerle ilgilidir.
Fıkıh kitaplarının müzakere edilmemesinden zarar doğması muhtemeldir.

Büyük Mürşit İmam-ı Rabbani Ne Diyor?
Bir mecliste tasavvuf okunuyorsa, orada fıkıh kitabı da bulunmalıdır. Fıkıh kitabının okunmamasından, müzakere edilmemesinden zarar doğar. Tasavvuf kitapları insanların hallerini anlatır. Fıkıh kitapları ise; yaptığı işleri, amelleri açıklar. Fıkhı bilmeyen, Allah’ın emirlerinin ve yasaklarının neler olduğunu, nasıl yapılacağını öğrenmemiş insanlar Hak’tan ayrılırlar. Batıla düşerler. Nitekim fıkhî bilgisi kıt veya yok olan sözde şeyhlerin elinde tarikatlar Kur’an’a ve Sünnete aykırı bir anlayışın
içine girmişler, hem sapıtmışlar hem de kendilerine ümit bağlayan masum insanları Hakk yoldan ayırarak batılın bataklığına atmışlardır.

Tarikat Ehli Olmanın Şartı
İmam-ı Rabbânî müritlerine önce fıkhı, dini hükümleri öğretir, sonra onlara tarikat dersi verirdi. İmam-ı Rabbânî bu konuda şöyle der:
“Tarikata giren kimse, nefsini şeriatta terbiye etmedikçe, emirleri yerine getirmek, yasaklardan kaçınmak suretiyle özünü süslemedikçe bu davetin kokusu, ruhunu koku alma sahasına ulaştıramaz. Her ne kadar kendisinde, haller ve vecidler hasıl olsa dahi… İsterse bir kıl kadar olsun, şeriata aykırı bir hali varsa istidraca dahildir (İstidrac; fasıkların gösterdiği harikulade hal). En sonunda kendisini rezil eder. Alemlerin Rabbi Allah’ın mahbubu Rasulullah’a tabi olmadıktan sonra kurtulamaz.”

Fıkıhcı ve Tasavvufcu İhtilafı
Fıkıhçılar ile tasavvufçular arasında ihtilaf olursa, bu ihtilafın hal edilmesinde İmam-ı Rabbânî’nin görüşü şöyledir:
“Âlimler ile sofiye ihtilaf halinde olduğu zaman tam bir şekilde mülahaza edilince görülecektir ki, Hakk âlimler tarafındadır.” Bu mananın sırrı şudur: Ulemanın nazarı Nebilere bağlılık ve uygunluk
vasıtasıyla, nübüvvet kemalatına ve ilimlerine geçerlidir. Sofiye nazarı ise, velayet kemalatına ve maarifine inhisar eder.
Bu duruma göre hiç şüphe edilmeye ki, nübüvvet kandilinden alınan ilim, velayet mertebesinden alınandan daha doğru ve daha sağlamdır.
“Sofiyenin amelleri helal ve haram işinde senet değildir. Onları mazur görmemiz yetmez. Onları ayıplayamayız, onların işlerini Allah’a havale ederiz. Burada muteber olan, İmam Ebu Hanife’nin, İmam Ebu Yusuf’un, İmam Muhammed’in kavlidir. Allah onlara rahmet eylesin. Şibli’nin ve Ebu Hüseyin Nuri’nin ameli değil.
Bugün kusurlu sofiye, semağı ve raksı dinleri ve şeriatları haline getirmişlerdir. Şeyhlerinin amellerine dayanmışlardır. Onu tatları ve ibadetleri gibi tutmuşlardır. Bu manada bir ayet-i Kerim’e şöyledir:
“Onlar öyle kimselerdir ki, dinlerini bir oyun ve eğlence haline getirmişlerdir.” (Araf: 7/51)
Yukarıda anlatılandan bilinmiş oldu ki, bir kimse haram bir fiili güzel kabul ederse İslâm zümresinden çıkar. Bunun üzerine semah ve raks meclisine tazim etmenin hatta onu taat ve ibadet haline getirmenin şenaatini düşünmelidir.
Allah’a hamd ve şükürler olsun. Meşayıhımız bu gibi işlerle müptela olmamıştır. Bizim gibi onlara uyanları dahi, o gibi şeylere uymaktan halas ettiler.”

İmam-ı Rabbıni’nin Zamanı
İmam-ı Rabbânî zamanında tasavvuf ve tarikat yaygındı. Bir kısım noksan şeyhler veya art niyetli Şeyh Mubarek ve oğulları gibi zındık kişiler tarafından yozlaştırılmıştı. Hind düşünce ve felsefesi de Kur’an’a sünneti seniyyeye sıkı sıkıya bağlı olmayan tarikatların yozlaştırılmasını çabuklaştırıyordu.
Yozlaşan tasavvuf harama helale dikkat etmiyor, ibadet ve taatları istenilen şekilde ve dikkatle yerine getirmiyordu. Şeyhlerin sözü ve davranışları mutlak gerçeklermiş gibi kabul görüyordu.
İmam-ı Rabbânî yozlaşan ve bozulan bu tasavvuf anlayışına ve yaşayışına karşı çıktı.
O şöyle dedi: “Bilesin, adaptan velev ki bir edebi muhafaza, mekruhlardan velev ki tenzihi olsun bir mekruhu terk etmek, zikirden, tefekkürden, murakabe ve teveccühten çok daha efdaldir.”
Tarikatı şeriatın üstünde görüyorlardı. İmam-ı Rabbânî; “Tarikat şeriatın hizmetindedir. Tarikat tahsilden maksat, şeriat ilimlerini artırmak, şeriatın kemalini sağlamak olup başka bir şey olamaz” diyordu.
Tasavvuf, iman ve amel üzerine eklenen bir şey değildir. Tasavvuf, iman ve amelde sağlamlık elde etmektir. Bu da şeriatın emir ve yasaklarına sıkı sıkıya bağlanmakla olur. Tasavvufla bir yol göstericinin yardımı ile nefsi emmâreden gelen tembellik yok edilir. İbadet ve taatlara karşı sevgi ve iştiyak artırılır.
Tasavvuf bilinmeyeni bilmeye çalışmak değildir.
Tasavvuf dinin içinde, dinin emirlerinin ihlasla yapılmasına, yasaklarından sakınılmasına yardımcı olan, insanı Allah sevgisine ulaştıran bir terbiye yoludur. Kur’an’a ve Sünnete uygunluğu nispetinde makbuldür.
Tasavvufun yolu Ashab-ı Kiram’ın yoludur. Ashabın yoluna ise “Ehl-i Sünnet vel-Cemaat” denir.

İlim, Amel ve İhlas
İlim, amel ve ihlas üçü bir arada olduğu zaman makbuldür. Tarikat şeriatın hizmetinde, şeriata uygun olduğu zaman muteberdir. İmam-ı Rabbânî Hind felsefe ve düşüncesinin, Ekber Şah’ın küfür hareketinin, cahil ve dünya düşkünü âlim ve şeyhlerin tesiri ile bozulan İslâmi inancın, yok olmaya yüz tutmuş İslâmi yaşayışın, bir tarafa itilen ahlak-ı hamidenin tekrar sağlamlaşması, hayata hakim olması, insan için bir fazilet ve meziyet olması için var gücüyle çalışırken bir ithamla karşı karşıya kaldı.
Hapis
İmam-ı Rabbânî velayette ilk üç halifeyi geçtiğini iddia ediyormuş. Sultan Cihangir tarafından imparatorluğun başkenti “Ağra”ya çağrıldı. O Cihangir ki, saltanatından başka bir şey düşünmüyor, Ekber’in devlet protokolüne koyduğu küfür alametlerini kaldırmıyor, onlara uygun hareket edilmesini istiyordu. Hala kendine insanları secde ettiriyordu.
İmam-ı Rabbânî İmparator Cihangir’in huzurunda öyle bir konuştu ki, kimse bir şey diyemedi. Hatta konuşmasının tesiri ile yüksek rütbeli Hindu bir kumandan Müslüman oldu. Cihangir özür dileyip İmam-ı Rabbânî’yi serbest bıraktı. Cihangir’in etrafında olan zındık iftiracılar bunun adamları çoktur, serbest bırakırsak karışıklık çıkabilir, saltanatınıza zarar verir iddiası ile sultanı aldattılar, İmam-ı Rabbânî’nin “Guvalyar” kalesine hapsedilmesini sağladılar.
İmam-ı Rabbânî’nin hapsedildiğini duyan sevenleri, Cihangir’e isyan etmek istediler, fakat İmam-ı Rabbânî onların isyan etmesini önledi: “Sultana hayır dua edin, ben de hayır dua ediyorum” dedi.

İmam-ı Rabbani Örnek ve Önder Bir İnsandı
Hapishane görevlisi zalim ve bozuk inançlı birisi idi. Baş vezir de İmam-ı Rabbânî’ye sert ve haşin davranmasını emretmişti. Fakat o, İmam-ı Rabbânî’de gördüğü sabır, metanet, keramet ve iyi halin sonucu tevbe etti, kötü inancını bıraktı, sağlam bir Müslüman oldu. İmam-ı Rabbânî’nin talebeleri arasına katıldı. İmam-ı Rabbânî’nin hapiste kaldığı iki veya üç yıl zarfında bir çok Hindu Müslüman oldu, günahkarlar tevbe ettiler. Hapishane ıslah yuvasına döndü.
İmparator, İmam-ı Rabbânî’yi hapsettiğine pişman oldu. Hapisten çıkardı. Ona “Hil’at” giydirdi. İkramda bulundu. İmam-ı Rabbânî Ekber Şah zamanında yapılan İslâm aleyhindeki uygulamaların kaldırılmasını, Müslüman olma suçu ile hapsedilen Müslümanların serbest bırakılmasını istedi. Cihangir, İmam’ın isteklerini kabul etti. İmam-ı Rabbânî’nin ordu içinde kalmasını istedi. Çünkü
Cihangir, İmam-ı Rabbânî’yi gözetim altında bulundurmak istiyordu. İmam-ı Rabbânî de İslâmi tebliği ordu mensuplarına yapmak, Ekber Şah’ın kötülüklerinin bütünü ile kalkması için onlardan yardım istemek için ordu içinde kalmayı kabul ediyordu.
İmam-ı Rabbânî’nin ordu içinde kalması çok faydalı oldu. Sultana ve saraya yakın bir çok kimse ve ordu mensubu İmam-ı Rabbânî’ye bağlandı. Öğütlerine kulak verdi. Hallerini düzeltip iyi birer Müslüman oldular.
Cihangir’in oğlu Şah Cihan babasını devirip imparator olmak istiyordu. Taraftarı çoktu. Babasının bir çok kumandanı da kalben Şah Cihan ile beraberdi. Zamanın velilerinden birine gitti. Dua istedi. O, Şah Cihan’a isteğinin yerine gelmesi için İmam-ı Rabbânî’ye git, dedi. İmama geldi, arzusunu anlattı. Dua istedi. İmam-ı Rabbânî babasına karşı gelmesine razı olmadı: “Babana git, elini öp, gönlünü al. Yakında dediğin olacaktır” dedi. Şah Cihan İmam-ı Rabbânî’nin öğütlerini dinleyip babasına isyandan vazgeçti. Bir müddet sonra da babası öldü. İmparator oldu.
İmam-ı Rabbânî Şah Cihan zamanında durmadan çalıştı. Hapishanede, ordu içinde iken bile ara vermediği talebe okutmaya devam etti. İmam-ı Rabbânî genellikle derslerinde: “Beydavi Tefsiri, Sahihi Buhari, Mişkat-i Mesabih, Avarifül Maarif, Usul-i Pezdevi, Hidaye ve Şerh-i Mevakif” kitaplarını okuturdu. İmam Rabbânî bilhassa fıkıh kitaplarını yanından hiç ayırmazdı. Fıkhî bir soruya, fıkıh kitaplarına bakmadan cevap vermezdi. Bir yere gittiği zaman da yanında birkaç fıkıh kitabı götürürdü.

Gönüller İslâm’a Yöneliyor
Ekber Şah zamanında gönüller İslâm’dan çevriliyordu. Şah Cihan zamanında ise İmam-ı Rabbânî’nin gayretleri Şah Cihan’ın imanın gereklerine uygun davranışları ile gönüller İslâm’a ısınıyor, İslâm’ın oluyordu. Şah Cihan’ın oğlu Alemgir (Evrengzib) zamanında ise devlet ile millet hayatı İslâm’a göre şekilleniyor, gönüller Müslüman olmanın hazzını ve şevkini duyuyordu.
Âlemgir
O Alemgir ki, adaletli, dirayetli, bilgili, azimli, kararlı, sebatkar, zeki, hafızası güçlü, askeri ve idare kabiliyeti yüksek bir şahsiyetti.
İmam-ı Rabbânî’nin oğlu Muhammed Masum’un terbiyesinde yetişmiş,
43 yaşında hükümdar iken Kur’an’ı Kerim’i ezberlemiş, sade hayatı, düzenli yaşayışı, mütevazı hali, Allah’ın emirlerine bağlı oluşu, dinin yasak ettiği şeylerden hem kendisini hem de idare ettiği insanları koruması ile örnek bir Müslüman, örnek bir idareci idi.
Sel gider, kum yerinde kalır. Batıl yok olur, Hakk’ın güneşi bütün güzelliği ile yeniden doğar, batılın sisini ve karalığını yok eder. Ekber Şah’ın küfür hareketi, uydurma “ilahi din” karanlığı yok olmuş, Ekber Şah’ın torunu Alemgir vasıtası ile Hindistan yeniden İslâm güneşi ile aydınlanmıştır. “Fetvayayı Hindiyye” adlı muazzam fıkıh kitabı da sultan Alemgir’in Müslümanlara hediyesidir. Rahmet ona, selam ona…
Tarih boyunca gönülleri İslâm’dan çevirmek isteyenler olmuştur. Bu isteklerini bir bütün halinde zaman zaman Müslümanlar üzerinde tatbik imkanına kavuşanlar da olmuştur. Ama çalışmaları eninde sonunda yok olmuş, kendileri de dünya tarihi kaynaklarında kaybolup gitmişlerdir. Ahirette ise akıbetleri malumdur.


Scroll to Top