Kastamonu’da Çileli Günler

Kastamonu’da Çileli Günler

Kastamonu’da imza mukabilinde emniyete teslim edilir. Tarih: 27 Mart 1936.

Kastamonu emniyeti O’nu Adapazarı semtindekki bir karakola ulaştırır. Bediüzzaman Said-i Nursî, her gün karakolda hırsızlarla, soysuzlarla, kaba ve haşin polislerle iç içedir.

Bediüzzaman birkaç ay karakolda son derece sıkıntılı bir hayat geçirir. Emniyet ve vilayet daha sonra O’nu karakolun karşısında oturulamayacak halde bulunan köhne bir evin karakola bakan bir odasına yerleştirir. Karakola iki üç metre mesafede bulunan evin kirası da O’ndan alınır. Odanın penceresini perde asılmasına müsaade edilmez. Çünkü karakoldan polisler baktığı an onu görmek isterler. Evin kapısı da kilitlidir. Bediüzzaman Said-i Nursî’ye yapılan bu uygulama onu gözaltında tutmak değil, tam bir işkenceye ve zulme tabi kılmaktır.

O zaman kanunlar sadece kağıt üzerinde vardı. Ankara’dakilerin bir işareti bir insanın yok edilmesi, işkencelere tabi tutulması için yeterli idi. Mahalli idarecilerde Ankara’dakilere kuru kuruya bağlı birer kukla idi.

İdarecilerin Bediüzzaman Said-i Nursî’ye karşı özel bir düşmanlığı vardı. Af kanunlarından, sürgünlerin memleketlerine geri dönme kararlarından o daima istisna ediliyordu. Bulunduğu yerin idarecileride özel olarak tayin ediliyordu. O zaman Kastamonu Valisi de meşhur Avni Doğan’dı.

Dışarıdan Bediüzzaman Said-i Nursî’yi ziyarete gelenler, karakola çağırılır, ifadesi alınır, bir kısmına da dayak atılırdı. Görüştürülmeden geri gönderilirdi.

Eski talebelerinden Vanlı Molla Hamit, Van’dan hocası olan Bediüzzaman Said-i Nursî’yi ziyarete gelir. Karakol Molla Hamit’in ziyarete geldiğini fark eder, onu karakola alır, falakaya yatırır, dayak atar, görüştürmeden Kastamonu’dan tard eder.

Bediüzzaman Said-i Nursî’nin Isparta’da bulunan talebeleri ile haberleşmesine de engel olunur. Emniyet kanalı ile Isparta’da bulunan talebelerinden birirnin kendisine yardımcı olarak gönderilmesi isteği yerine getirilmez.

O kış havalar çok soğuk geçti. Bediüzzaman Said-i Nursî’nin odasında soba ve sobada yakacak odunu yoktu. Ölmesini istiyorlardı. Ayrıca ölmesi için de çeşitli tuzaklar kuruyorlardı.

Bediüzzaman Said-i Nursî Lastamonu’da karşılaştığı zulümler karşısında şöyle der: “Kabil-i tahammül olamayacak çok zahmetlere maruz kaldığım halde Hâlıkıma hadsiz şükür ederim ki; her derdin en kudsî dermanı olan imanı ve imanı bilkaderden kazaya rıza ilacını imdadıma gönderdi. Tam sabır içinde şükrettirdi.”

Bir yıllık gözetim altında tutma cezası bütün işkence ve yok etme planlarına rağmen tamamlandı. Zalimlerin kanunlarına göre de serbest hareket etme ve dilediği yere gitme hakkına sahip olmuştu. Ama gidemedi, serbest hareket edemedi. Çünkü kendinin isteği olmadan nüfus kaydını Kastamonu’ya getirmişlerdi. Ona nüfus kaydın burda, burda kalmak mecburiyetindesin demişlerdi.

Eskişehir mahkemesinin vermiş olduğu bir yıllık sürgün cezası sona ermişti ama o yine Kastamonu’da, macburi kaldığı o köhne evin odasında kalmaya mecbur edildi. Yedi seneyi aşkın bir zaman bu evde kaldı. Cezalı olmamasına rağmen yine evi baskınlarla aranıyor, yine ziyaretçilerine engel çıkarılıyor, yine etrafta dolaşmasına, hava almasına, insanlarla konuşmasına engel çıkarılıyordu.

Bediüzzaman Said-i Nursî, bütün engellemelere rağmen Kastamonu’da kendisine talebeler edindi. Yeni Nur Risalelerini Kastamonu’da yeni talebelerine yazdırdı. Bulunduğu köhne evin odasını Medrese-i Yusufiye haline getirdi.

Kastamonu ve civarında Nur Risaleleri okunuyordu. Nur talebelerine yeni talebeler ekleniyordu. Bilhassa İnebolu Risale-i Nur yönünden küçük Isparta ile anılmaya başlanmıştı. Buna karşılık idarenin tutumu daha da sertleşiyordu. Üstelik eğitim yolu ile milleti dinsizleştirmek için köy enstitüleri kurulmuştu.

İkinci dünya savaşı devam ediyordu. Rusya’da Stalin savaş dolayısıyla dinlere serbestsiniz demişti ama, Türkiye aksine İslam’a karşı daha da sertleşiyordu.

İsmet İnönü, Şülrü Saraçoğlu, Hasan Ali Yücel ve İsmail Hakkı Tonguç İslam aleyhindeki çalışma ve faaliyetleri yürütenlerin başında olan kişilerdi.

Risale-i Nur eserleri ise memleketin her tarafında gizlice el yazısı ve Kur’an harfleri ile çoğaltılıyor, gizlice okunuyordu. Hükümetin ve valiliklerin gizli talimatlerı birbirini takip ediyor, Risale-i Nur okuyanlar mutlaka takip edilmeli ve yakalanmalı diyordu.

Isparta ve civarı Risale-i Nur eserlerinin yayıldığı bölge idi. Hükümetin gizli ajanlarınında, Risale-i Nur aleyhinde en çok çalıştıkları yer de Isparta idi.

Hükümetin gizli ajanları Risale-i Nur talebelerinin evlerine baskın yapıyor, baskınlarda evlerinde Risale-i Nur eserleri bulunanlar tevkif edliyor, işkencelere tabi tutuluyor, işkencelere tabi tutulduktan sonra mahemelere çıkarılıyor, mahkemelerde suç unsuru yok diye aylar sonra serbest bırakıyordu. Mahkum olmasalarda Risale-i Nur talebeleri tevkif yolu ile cezalandırılıyordu.

Tevkif Yolu İle Ceza

1942 yılında Şükrü Saraçoğlu’nun Başbakanlığı döneminde Isparta ve civarında tevkifler oldu. Bunların Eskişehir’deki gibi mahkum edilmeleri istendi. Aylarca süren mahkemeden sonra beraat ettiler ve toplanan Nur Risaleleri de kendilerine iade edildi. Mahkeme beraat kararı verdi ama, Risale-i Nur talebeleri aylarca hapiste yatmak ve işkence görmek suretiyle ceza gödüler. İlk defa Isparta mahkemelerinde uygulanan bu ceza verme usulü dininden dolayı mahkemeye düşen bütün müslümanlara uygulanmaya başlandı. Bugün bile bazı savcılık ve mahkemelerde maznun müslüman tavkif edilere muhakeme edilmekte beraat etse bile mahkum olduğu takdirde çekeceği cezanın tamamını veya çoğunu çekmiş olarak hapisten çıkmaktadır.

Risale-i Nur eserleri Isparta mahkemesinde suç unsuru görülmeyerek sahiplerine iade edilmişti. Ama hüümetin gizli ajanları kitapları suç aleti, Risale-i Nur talebelerini de suçlu olarak kabul ediyor ve gizli takiplerini devam ettiriyordu. Bediüzzaman Said-i Nursî de Ispartalı talebelerine yazdıkları mektuplarda tedbirli olmalarını tavsiye ediyordu. Talebeler bu tavsiyelere uyuyor, gizli ajanların çalışmalarını boşa çıkarıyorlardı.

Denizli Hapsine Doğru

Atıf Egemen adında Risale-i Nur talebesi, Aydın, Denizli ve Sandıklı civarında Risale-i Nurlarla ilgili çalışmalar yaparken Denizli’nin Çivril ilçesinde Risale-i Nur aleyhtarı kimselerle yaptığı bir münakaşa, gizli ajanları harekete geçirdi. 1943 Temmuz ayında Atıf Egemen ve arkadaşları tevkif edildi. Hadise büyütüldü, Ankara’ya bildirildi. Memleket çapında rejim aleyhinde bir ayaklanma varmış gibi gösterildi. Isparta, Denizli ve Afyon civarında bir çok masum insan tevkif edildi. Hadise ile ilgili 14.8.1943 tarihinde Kastamonu’da Bediüzzaman Said-i Nursî’nin evi didik didik arandı. Evi sıkı gözetim altına alındı. Arama 17 ve 20 Eylül günlerinde tekrar edildi yine bir şey bulunamadı. Başta çaycı Emin Efendi olmak üzere Kastamonu’daki Risale-i Nur talebelerinin eveleri de arandı.

Bediüzzaman Said-i Nursî, 20.9.1943 tarihinde Isparta savcılığından gelen bir talimatla tevkif edildi. Tevkif edilenler Isparta Cezaevi’nde biraraya getirildi. Tevkif edilenlerin bir kısmı ilk sorgularından sonra serbest bırakılmıştı. Isparta cezaevinde bir araya getirilenler, Risale-i Nur talebelerinin ileri gelenleri idi. Sayıları altmış dokuzu bulan bu zatlar, Katamonu, Ankara, Isparta, Denizli ve Antalya’da tutuklanmışlardı.

Isparta cezaevinde bulunan tutuklular, Adalet Bakanlığı emri ile, Atıf Egemen’in bulunduğu, hadisenin meydana geldiği iddia edilen Denizli iline nakledildiler.

İlmi Ve İmami Eserler

Savcılık, dosyayı, Risale-i Nur eserlerini tesbit ettiği bir bilirkişiye havale etti. Biri tarih, diğeri edebiyat öğretmeni olan bu iki kişi savcının isteğdiği doğrultuda son derece yanlış ve yalanlarla dolu olan bilirkişi raporunu savcılığa verdi. Savcı da mahkemeye sundu.

Bediüzzaman Said-i Nursî: “Bu vukufsuz ehl-i vukuf, Risale-i Nur’u anlayamaz. Nurları yüksek bir ilim heyetine icab ederse beynelmilel bir ehl-i vukuf kişilere tetkik ettiriniz.” Diye mahkemeden istedi.

Mahkeme, Bediüzzaman Said-i Nursî’nin teklifini kabul eder, dosyayı bütün Risel-i Nur eserlerini Ankara’ya yeni bir bilirkişiye gönderir.

Ankara birinci ağır ceza reisi Emin Böken’in başkanlığında yeni bir bilirkişi heyeti teşekkül ettirilir. Heyet, dosyayı, Risale-i Nur eserlerini inceden inceye inceler. Suç unsuru bulamaz, Risale-i Nur eserlerine ilmî ve imânî eserleridir der.

Bilirkişi raporu geldikten sonra mahkeme tekrar başlar. Savcı cezalandırılmalarını ister. Bediüzzaman isnad edilen suçları reddeder, bilirkişi raporuna uyularak beraat kararı verilmesini ister. İsnat edilen suçlar yine aynı idi. Gizli cemiyet kurmak, halkı hükümet aleyhine çevirmek, inkılapları kötülemek, Mustafa Kemal Paşa’ya deccal demek…

Beraat Kararına Rağmen

Denizli ağır ceza mhkemesi bilirkişi raporuna dayanarak oybirliği ile beraat kararı verir. 15 Haziran 1944 de mahkemenin verdiği beraat kararı savcının karara itirazı ile Yargıtaya gider. Yargıtay da 30.12.1944 de mahkeme kararını tasdik eder, beraat kesinleşir.

20.9.1943 de Bediüzzaman’ın Kastamonu’da tevkifini esas alırsak, 15 Haziran 1944 beraat kararına kadar dokuz, on ay geçmiştir. Bu zaman zarfında Bediüzzaman Said-i Nursî ve talebeleri büyük sıkıntılara ve işkencelere uğratılmıştır.

Denizli’ye sevkleri penceresi olmayan kömür ve saman vagonlarında elleri kelepçeli olarak yapılmıştır. Hapishanede çoğu zaman tek kişilik hücrelere konmuşlar, ziyaretçileri ile görüştürülmemişlerdir. Müteaddid defa zehirlenme hadiselerine başvurmuşlar, Risale-i Nur’un ileri gelenlerinden Hafız Ali bu zehirlenme sonunda hapishanede vefat etmiştir. Allah’ın rahmeti üzerine olsun!

Mahkemenin beraat kararı ile bütün mazlumlar hapishaneden bırakılmış, herkes evine gitmiştir. Bediüzzaman Said-i Nursî beraat etmesine rağmen serbest bırakılmamış, emniyette alıkonmuştur. Daha sonraları bir otelde gözetim altında tutulmuş, hükümetin kararı beklenmiştir.

Hükümetten gelecek emir ve karar için Bediüzzaman Said-i Nursî 47 gün Denizli de bekletildikten sonra, mahkeme kararı ve kanun diye bir şey tanımayan Ankara’nın kendi keyf ve arzularına dayanan emir ve kararı geldi. Bediüzzaman Afyonkarahisar’ın Emirdağ ilçesinde zorunlu iskana tabi tutulacaktı. Emir yerine getirildi. Bediüzzaman Said-i Nursî nezaret altında Emirdağ ilçesine götürüldü ve imza karşılığı Emirdağ Jandarmasına teslim edildi. Tarih 1 Ağustos 1944.

Emirdağı mı, Yoksa Esir Dağı mı?

Emirdağ hayatının başlangıç ayları, Bediüzzaman Said-i Nursî’nin hayatının en acıklı aylarıdır. Din düşmanı gizli komiteler ve resmi makamlar var güçleri ile desisler tertip ediyorlardı. Sık sık zehir veriliyor, şapka giymiyor diye karakollara, savcılığa, mahkemelere çağırılıyor, olmadık şeyler soruluyor, durmadan rahatsız ediliyordu. Bütün eziyet emirleri de Ankara’dan geliyordu. Maksat Bediüzzaman’ın izzet-i imaniyesini tahrik edip karşı koymasını ve bir hadise çıkarmasını sağlamaktı. Ondan sonrası malum…

Bediüzzaman Said-i Nursî’nin talebelerinden Hasan Feyzi Efendi Emirdağ konusunda şöyle der:

“Ah o Emirdağ…! Biz onun nasıl bir dağ olduğunu hala anlayamadık. Ondaki esrarı hala çözemedik. O dağ, hakikaten emir dağı mı, yoksa esir dağı mı? O dağ bize bir dağ oldu. O dağın vurduğu dağ, yine bizi dağladı. Onun dağı bizi yaktı, kavurdu. O dağ bizim dağımızı binler dağ burup hepimizi dağ-ı dar-ı hüznü alem etti. Ah o dağ, yüzbinlerce kardeşin yetim kalmasına kasd etti. Hepimizi diri diri ateşlere yaktı.

Hasılı: O dağ seni harap bizi kebap etti Üstadım. Ona Emirdağı değil, Emerdağı ve ecel dağı demeli. Seni aramızdan alan ve içine çeken o dağa Emirdağı değil, Ermen dağı demeli.”

Bediüzzaman Said-i Nursî, Emirdağı’na getirildikten sonra onbeşgün bir otele yerleştirilir, daha sonra Emirdağ hükümet konağı karşısında, çarşı içinde iki odalı bir eve nakledilir. Evin kirasıda Bediüzzaman Said-i Nursî’den alınır.

Bediüzzaman Said-i Nursî yerleştirildiği bu evde, inzivaî bir hayatı tercih eder. Kimse ile konuşmamak, görüşmemek, dünya ahvali ile ilgilenmemek, ibadet, tefekkür, dua ve zikir, tesbihatla meşgul olmak şeklinde devam eden bu inziva hayatı, gizli din düşmanlarının ve resmi makamların onu rahatsız eden müdehaleleri ile zaman zaman sekteye uğrasa da malum çevreler emellerinde o büyük insanın tedbiri ve teennili hareketi ile başarıya ulaşamazlar ve onu yok edemezler…

Bayramlarda Bile….

Bediüzzaman Said-i Nursî’nin içerisinde bulunduğu durumu anlama yönünden O’nun bayram dolayısı ile, Emirdağlılara karşı yazdığı şu bildiriyi okumak çok faydalı olacaktır.

Bediüzzaman Said-i Nursî bildirisinde şöyle diyor:

“Bayramınızı tebrik ederim… Ehemmiyetli bir mazerete binaen görüşemeyeceğim. Fakat Ramazan bayramı günü on dakika sureten görüşmeye mukabil bir ay kadar manevi kazançlarıma dualarıma gelip benimle bayramlaşmak isteyenleri şerik edeceğim… Va’d ediyorum.

Gücenmeyiniz, kapımı bu bayramda dahi açamıyorum. Bura ahalisini ruh-u canımla takdir ediyorum, hem severim. Eğer o mazeretim olmasaydı, sizleri başımın üstünde kabul ederdim.26/2/1944”

Bediüzzaman Said-i Nursî, Emirdağı’na ilk geldiği aylarda evinin yakınlarında bulunan çarşı camiine gidiyor, cemaatle namaz kılıyordu. Fakat daha sonraları Kaymakam resmen camiye gitmesini yasakladı, O da bir hadise çıkmaması için yasağa uydu.

Bediüzzaman Said-i Nursî, evinden hava almak için çıktığı zaman mutlaka bir bekçi veya jandarma kendini takip ederdi, gezi esnasında kendisi ile konuşmak ve görüşmek isteyenleri men ederlerdi.

Bediüzzaman Said-i Nursî’ye bunlar yapılırken o bir mahkum mu idi? Hayır. Kanunen gözetim altında mı idi? Hayır. Her vatandaş gibi o zamanki kanunlara göre de serbestti. İstediğini yapar, istediği yere gidebilirdi. Halbuki O dini bayramlarda bile dostları ile bayramlaşamıyordu. O zaman kanun idarecilerin keyfi tutumları idi. Bu insanlar Bediüzzaman Said-i Nursî’ye ve müslümanca yaşamak isteyen, dinini, Kur’an’ını öğrenmek isteyenlere kan kusturan kimselerdi.

Bediüzzaman’ın Kastamonu’da bulunan nüfus kaydı, Bakanlar Kurulu kararı ile Emirdağı’na alınır. Bediüzzaman Said-i Nursî bu karar gereğince Emirdağlı olur, fakat Emirdağlılar gibi istediği yerde oturamaz, istediği yere gidemez. Kapsına kilit vurulur, bekçi konur, bekçiden ve ilgililerden müsaade almadan kimse görüşemez. Haberleşmesi de kontrole tabi tutulur. Bediüzzaman o zamanki sıkıntılarını şöyle anlatır:

“Beni burada çok sıkıyorlar ve tarassud ediyorlar. Tecrid-i mutlak içinde ve hapis-i münferid hükmünde bir vaziyette olduğum halde, hadsiz şükür olsun ki; sizden gelen sevinç ve surur bütün sıkıntılarımı ve elmelerimi ve endişelerimi izâle eder.”

Zulümler

Bediüzzaman Said-i Nursî, Denizlili talbelerine gönderdiği mektuplarda, Denizli hapishanesini, Emirdağı’ndaki yaşayışına tercih ettiğini bildirmektedir:

“Eğer mümkün olursa buranın havası ile hiç imtiyaz edemediğim cihetini vesile edip münasip bir yere naklime Denizli mahkemesi ve Ankara temyiz mahkemelerini vasıta yapıp çalışmak lazım geliyor. Ben kendim yapamadığım için benden ziyade alakadar Denizli dostları teşebbüs etseler iyi olur. Hiç olmazsa oranın hapsine bir daha bahane ile beni alsınlar.”

Bediüzzaman Said-i Nursî’yi en çok üzen şey kılık kıyafetine karışmaları, olur olmaz sarığını başından almaları, sık sık onu zehirleme ve öldürme teşebbüslerinde bulunmalarıdır.

Kıra çıktığı bir gün yüzbaşı uzaktan kendisine “dur” diye bağırır, yanına gelir. Başındaki sarığı çıkarmasını ister. Bediüzzaman yüzbaşıya şöyle cevap verir:

“Resmi elbisen olmadan sivil olarak hiddetle bana ilişmek kanunsuzdur.

Şehrin dışıdır. Çarşı Pazar değil ki, kıyafet kanunları müdehale etsin.

İki mahkeme bu kıyafetime ve başımdaki mendile sarık demeyip ilişmediğinden, adi mendile sarık namı verip ilişmek kanunsuzdur.

Biz sana rast gelmedik. Uzaktan bizi çağırdın. Ortalığa bir velvele verdin. Yakınındaki bütün çoluk çocukları başımıza toplattırdın. Mükerrer defa dedim: bu çoluk ve çocukların haricinde seninle konuşayım. Bilakis daha ziyade bağırıp bir heycan ortalığa verdin. Hiçbir şey yokken bu vaziyet  asayiş, inzibat memurlarında tam bir kanusuzluk, belki kanun aleyhindedir. Demek anlaşılıyor ki, bir garaza ve plana binaen bu beş vecih kanunsuzluğa karşı kanun dairesinde seninle bozuşmaya bir vesiledir.

Fakat ben değil bir ihanet, bir sıkıntı, bir zahmeti belki hayatımı da terk edip dostlarıma bir keder, kitaplarıma bir zarar gelmemek için her sıkıntılara, hareketlere karşı tahammüle kara verdim. Yoksa hakkımı değil, senin gibi kanunsuz memurlara belki hükümetin en bütük kanun dairelerine karşı hukukumu tam müdafaa ettiğimi, bu defa bana hükümet tarafından teslim edilen mahrem ve gayri mahrem Risale-i Nur’un yüzer parçaları şerh edilmez senedidir.”

Başta Kaymakam Abdul Kadir Uraz olmak üzere gizli dinsiz komiteleri ve Halk Partisi’nin adamları ve Ankara’nın ajanları tarafından Bediüzzaman Said-i Nursî’ye yapılan zalimane muameleler karşısında o büyük insan şöyle demek mecburiyetinde kalır:

“Bir zaman Emirdağında ikamete memur ve tek başıma menzile adeta bir haps-i münferid ve bana çok ağır gelen tarassudlar ve tahakkümler ile bana işkence vermelerinden hayattan usandım. Hapisten çıktığıma teessüf ettim. Ruh-u canımla Denizli hapsini arzuladım ve kabre girmeyi istedim… ve “Hapis ve kabir bu tarz hayata müraccahdır” diye ya hapse veya kabre girmeye kara verirken; İnayet-i İlahiye imdada yetişti. Kalemleri teksir makinası olan Medreset-üz Zehra şakirtlerinin eline yeni çıkan teksir makinasını verdi. Birden Nur’un kıymettar mecmualarından her tanesi bir kalemle beşyüz nusha meydana geldi. Fütühata başlamaları o sıkıntılı hayatı bana sevdirdi, hadsiz şükür olsun dedirtti…”

Su ve İslam Alimi

Bediüzzaman Said-i Nursî, Emirdağı’nda son derece zor sıkıntılara uğratıldı. İnsan olarak en tabii haklarından bile mahrum edildi. Zalimler, kendi kanunlarını bile hiçe sayarak O’na zahmetler ve sıkıntılar verdi. Ama işin bir de diğer yönü vardır.o yön rahmet ve şefkat yönüdür. Su toprak için ne ise, bir İslam alimi de cemiyet için odur. Haşin ve kaba olarak kabul edilen Emirdağ halkı arasından su ile çorak arazide meydana gelen binbir çeşit bitki gibi Bediüzzaman Said-i Nursî’nin Emirdağı’na gelmesi ile, o kaba ve haşin kabul edilen insanlar arasından nice şefkat ve rahmet numuneleri insanlar çıktı. Risale-i Nur şakirtleri doğdu.

Bediüzzaman Said-i Nursî’ye kiralanan evin sahibi Hasan Efendi gece gündüz içen bir ayyaşdı. “Ben ayyaşım, hocaya nasıl ev veririm?” diye evini kiraya vermek istemedi. Bediüzzaman Said-i Nursî evin kiralanmasını istedi. O mübarek zat eve yerleştiğinin akşamı ev sahibi ayyaş Hasan Efendiye: “Hadi oğlum, bundan sonra vaz geçersin” dedi. O sabah Hasan Efendi sabah namazını Bediüzzamanla kılmak bahtiyarlığına erdi, namaz ehli bir insan oldu.

Bediüzzaman Said-i Nursî, namaz için camiye gittiği zaman, en azından ayaküstü sohbetlerde bulunuyor, sorulan sorulara cevap veriyordu. Bu sohbetler, yeni Risale-i Nur talebelerinin goğuşuna sebep oluyordu.

Emirdağ Kaymakamı Abdulkadir Uraz Bediüzzaman Said-i Nursî’nin camiye gidiş gelişlerinde halk ile temas etmesini önlemek için camide namaz kılmasını yasakladı. Evinin önündeki bekçileride sıkıştırdı. Hiçkimse ile görüştürülmeyeceğini bildirdi.

Bediüzzaman Said-i Nursî’nin kapısında nöbet bekleyenlerden biri şöyle diyor:

“İnönü hükümetinin emri ile kapısına nöbetçi konuldu. Bende bekledim. Kimseyi yanına sokmayacak, görüştürmeyecektim. Amma ben kaçamak olarak onunla bazılarını görüştürür, yanına bırakırdım.”

Zalimlerin bütün tedbirlerine rağmen, Risale-i Nur hizmeti devam ediyordu. Isparta Denizli ve İnebolu’da el yazısı ile çoğaltılan kitaplar tashih için getiriliyor, kırlara çıkıldığı zaman Bediüzzaman Said-i Nurs’i bir tarafa çekiliyor kitapları tashih ediyor, bir kısım talebeleri de, kendisini takip edenlerle birlikte diğer tarafta bekliyordu. Bediüzzaman Said-i Nursî’nin evinin kapısında bekleyenlerin ve onu takiple vazifeli olanların ne olduğu belli olduğu için, hizmetlerin yürütülmesi de bu adamların nöbetine göre ayarlanıyordu. Hizmet, zalimler istemese de devam ediyordu…

Tayyare Alayım

Bir gün Bediüzzaman Said-i Nursî kıra giderken bir taksiye binerek gitti. Bu taksi ne idi? Gizli dinsiz taifesi hemen araştırmaya başladı. Taksiyi bir zenginin Bediüzzaman Said-i Nursî’ye hizmet için aldığı tespit ettiler. Adamı mahkeme huzuruna çıkardılar, nasıl rejim düşmanı bir taksi alınırmış…

Hakim: “Ona sen mi bu taksiyi aldın?” diye sordu. Bediüzzzaman Said-i Nursî’ye taksi alan müslüman hakime şu cevabı veriyor:

“Evet aldım. Sende benim gönlümü fethet. Sana taksi değil, tayyare alayım. Milyonları sana vereyim.”

Bediüzzaman Said-i Nursî Emirdağı’nda zalimlerin kendisine verdiği sıkınrılar içerinsinde yaşarken, Risale-i Nur eserleri bir iki vilayete muhasır kalmamış bütün Türkiye çapında okunur hale gelmişti… kervan yürüyordu.

Dostun Yaptıkları

İkinci Dünya Savaşı sona ermişti. İnönü’nün dostu komünist Rusya bu savaştan palazlanarak çıkmıştı. Türkiye’ye iltica eden ikiyüz müslümanı Rusya’nın istmesi ile İsmet İnönü geri verdi. Ruslar bu müslümanları sınırda Türk askerlerinin ve köylülerin gözleri önünde kurşuna dizerek öldürdü…

Ruslar Kars ve Ardahan’ın kendilerine verilmesini istedi.

İnönü, Hasan Ali Yücel ve İsmail Hakkı Tonguç vasıtası ile Rus rejimine benzer bir rejimin Türkiye’de yerleşmesi için çalışırken Rusya’nın kendisinden toprak istemesi sonunda zor durumda kaldı. Batıya yanaştı, 26 Haziran 1945 de Birleşmiş Milletler Anlaşması’nı imzaladı. Batı çok partili hayata geçilmesini istedi. İsmet İnönü bu teklifi de yerine getirdi. Yıllar boyunca müslümanları ezen sistem, kendi cinsinden olan insanların isteklerini istemese de yerine geitiriyordu. Batı isteklerinin yerine getirilmesine karşılık, İsmet İnönü idaresini Ruslara karşı korumak taahhüdünde bulundu. Yeni partiler kuruldu.

Seçim Yapıldı Ama…

21 Temmuz 1946 da çok partili milletvekili seçimi yapıldı. Seçim açık oy, gizli tasnif esasına göre yapıldı. Halk partisinin seçimlere büyük hile karıştırmaları ve oy çalmalar sonunda seçimi kazandığı ilan edildi. Muhalefet 66 milletvekili çıkarmıştı. Celal Bayar, Adnan Menderes, Fuat Köprülü ve Refik Koraltan muhalefet liderleri olarak meclise girmişlerdi. Celal Bayar, Müslümanlara en büyük zulümlerin yapıldığı zamanlarda bakan ve başbakan olarak vazife yapmıştı, o da zalimler arasında idi. Bundan sonra ne yapacağı merak konusu idi. Fuat Köprülü, Refik Koraltan ve Adnan Menderes de halk partisinde milletvekilliği yapmış insanlardı. Dinen nasıl oldukları belli değildi. 1946 yılında halk partisi hileli bir seçimle yeniden işbaşına gelmişti. İslama ve Müslümanlara karşı zulümler aynen devam ediyordu. Sadece bu zulümlerden şikayetler yüksek sesle konuşulmaya başlanmıştı.

Scroll to Top