İskender ve Timur

İskender ve Timur’dan dehşet duyuluyordu, çünkü bunların her biri bir yere giderken kendilerini korumaları için otuz bin muhafız götürürlerdi. Lakin Hz. Ömer Suriye’ye gittiği zaman beraberinde bindiği deveden başka kimse yoktu.
İlmi
Şimdi O’na bir âlim ve mütefekkir olarak bakalım. Ashab arasında Abdullah bin Abbas, Zeyd bin Sabit, Ebu Hureyre, Abdullah bin Ömer ve Abdullah bin Mesud gibi kendilerini tamamen ilme adamış şahıslar vardı. Fakat onların verdiği hükümler onunkiler ile karşılaştırıldığı vakit, üstat ile talebe arasındaki fark açığa çıkar. Daha sonraki, devirlerde, İslâmî ilimlerde dev adımlar atmış İmam Ebu Hanife, İmam Şafii, Buharî, Gazalî ve Razî gibi fikir ve dava adamları yetiştirmiştir. Fakat dikkatle tetkik edilecek olursa hiç birinin Hz. Ömer’in söylediklerine bir şey ilave etmediği görülür.

Kaza ve kader, ilahî şeâire hürmet, nübüvvet, şeriatta akıl ve salahiyet, hadis lere itibar etme, haberi vahidin şeriatta huccet olma derecesi, harp ganimet leri ve humusun taksimine dair esaslar İslâm’da münazaa mevzuu olmuştur.
Âlimler bu münazaalara var kabiliyetleri ile yüklenmişlerdir. Fakat derinle mesine araştırıldığında Hz. Ömer’in bu meseleler hakkında verdiği hükümlere bu zevatın en ufak bir kırıntı katmadıkları anlaşılır. Muhtelif ilim dallarını büyük önderleri ya O’nu takip etmiş veya O’ndan ayrılmışlardır. O’ndan ayrıldıkları zaman açıkça hataya düşmüşlerdir.

Ahlâkı
O’na, ahlâk açısından bakıldığı zaman peygamberleri hatırlatır. Takva, züht, nezaket, tevazu, sade yaşama, doğruluk, hakikate sadakât, sabır, tevekkül, kanaat, riyazet ve nefis feragatinde Lokman Hekim, İbrahim Ethem, Ebu Bekir Şiblî veya Maruf Kerhi O’na hiçbir zaman erişemezler.”

İnsanlara İnsanca Muamele Yaptı
Hz. Ömer, insanlara insanca muamele yaptı. İnsanların dini, dili, ırkı, mevkii ve makamı ne olursa olsun onlara hiçbir farklı muamelede bulunmadı. İnsanlara farklı muamele yapılmasını İslâm’a aykırı buldu. Farklı muameleleri şiddetle men etti, yapanları da cezalandırdı. O’nun hedefi insanların
Müslüman’ca yaşamasıydı. Hiçbir Ayırımı Kabul Etmedi Amr bin As, Mısır’da vali idi. Camide kendisi için bir kürsü yaptırdı. Camiye geldiği zaman o kürsüye otururdu. Hz. Ömer, Amr bin As’ın kürsüsünü haber aldığı zaman, O’nu azarladı. Müslümanlar yerde otururken sen onlardan
daha yüksek bir yerde oturmayı nasıl tasvip edersin? diye sordu. Kürsünün kaldırılmasını emretti ve kürsü kaldırıldı.
Yine Amr bin As’ın oğlu Mısır’da yerli bir Hıristiyanı haksız yere dövmüştü. Hz. Ömer, Amr bin As’ın oğlunu yerli Hıristiyanın eliyle cezalandırdı. Baba ile oğula da: “Analarından hür doğdukları halde insanları ne zamandan beri köle kıldınız” dedi.
Suriye’de bir çiftçi İslâm ordusunun mahsullerini çiğnediğini şikayet etti. Hz. Ömer çiftçinin zararının karşılanması için hazineden on bin dirhemin verilmesini emretti.
Hz. Ömer, Suriye’den dönerken güneş altında başlarına yağ dökülen adamları gördü. Niçin yaptıklarını sordu. Vergiyi ödemediklerinden dolayı yaptıklarını söylediler. Adamlar da fakir olduklarından dolayı cizyeyi ödeyemediklerini söylediler. Hz. Ömer: “Bırakın gitsinler. Onlara ceza vermeyiniz. Rasulullah’ın: “İnsanlara işkence etmeyiniz. Zira işkence edenlere Allah
kıyamet günü işkence edecektir” dediğini işittim”
dedi.

Hz. Ömer zamanında iki olumsuz hadise meydana geldi. Biri kıtlık diğeri de vebâ hastalığıdır.
Kıtlık
Yağmur yağmadı. Toprak kurudu. Ot bile bitmedi. Kıtlık oldu. Hz. Ömer, hazinede bulunan bütün gıda maddelerini halkın ihtiyacını karşılamak için dağıttı. Valilere, bölge kumandanlarına talimat verdi. Hububat göndermelerini emretti. Suriye’den, Irak’tan, Mısır’dan ve diğer bölgelerden hububat, enva-i çeşit gıda maddeleri geldi. Kıtlıktan etkilenen insanların miktarı, isimleri ve
ihtiyaçları tesbit edildi. Herkese Hz. Ömer’in mührünü taşıyan karneler verildi. Halkın ihtiyaçları adaletle sağlandı. Kıtlıktan zarar görmeleri önlendi.
Hz. Ömer’in kıtlıkla ilgili yaptığı konuşmalardan biri şöyledir: “Ey insanlar! Bizzat kendinizin bildiği ve insanların bilmediği konularda Allah’a muha lefet etmekten sakınınız. Ben sizinle siz de benimle imtihan ediliyorsunuz. Bu öfke sadece bana mı, yoksa sadece size mi, yoksa hepimize mi? Gelin dua edelim. Allah, kalblerimizi düzeltsin, bize merhamet etsin, bizden kıtlığı kaldırsın. Hz. Ömer ellerini kaldırdı, dua etti. Müslümanlarda
dua ettiler. Bir müddet ağladılar. “

Hz. Ömer’in idarî ve adli dehası kıtlık gibi insanları kırıp geçiren bir felaketten toplumu kurtardı. Allah’a sığınma, O’ndan yardım dileme ve gereğine göre hareket etme ve çalışma, insanlar arasında adaletle iş görme, toplumu esenliğe çıkaran yegane yoldur. Hz. Ömer de bu yolu takip etmiştir. Ümmet de O’na tabi olmuş, kendi nefsinden önce kardeşlerini düşünme duygusunda en yüksek seviyeye ulaşmıştır.

Taun (Veba) Hastalığı
Veba salgını, hicretin 17. senesinin sonlarında Suriye’de görüldü. Süratle etrafa yayıldı. Aylarca devam etti. Hz. Ömer veba salgınının önlenmesi için her türlü tedbirin alınmasını emretti. Hiçbir tedbir işe yaramadı. Veba salgınının alanı genişledi. Irak ve Mısır’a sıçradı. Hz. Ömer Suriye’ye gitti. Suriye kumandanı Ebu Ubeyde bin Cerrah ile buluştu. Hastalığın hızla yayıldığını öğrendi.
İlk muhacirler ve Ensar ile konuyu görüştü. Muhacirler ve Ensar ileri gelenleri halifenin daha ileri gitmemesini istediler.

Peygamberimiz’den “Taun bulunan yere girmeyiniz, taun bulunan yerden de çıkmayınız” hadisini naklettiler. Hadisin söylenmesi üzerine Hz. Ömer, geri dönmeye karar verdi.
Ebu Ubeyde bin Cerrah: “Ey Ömer! Allah’ın kaderinden kaçıyor musun?”dedi.
Hz. Ömer’de şu cevabı verdi: “Evet! Allah’ın kazasından Allah’ın kaderine sığınıyorum”
Ebu Ubeyde bin Cerrah hastalığa yakalandı. Yerine Muaz bin Cebel hazretlerini tavsiye etti. Muaz bin Cebel’in imam olmasını istedi, Muaz bin Cebel hazretlerinin arkasında namaz kılarken, namazı tamamlayamadan vefat etti.
Muaz bin Cebel hazretleri eve geldiği zaman, savaşta düşmanı perişan eden kahraman oğlunu perişan bir vaziyette buldu. Oğlunun başını kucağına koydu: “Oğulcağızım, bu Allah’tan gelen bir imtihandır. Kalbinde şüphe olmasın” dedi.
Oğlu da Hz. İsmail gibi: “İnşallah beni sabredenlerden bulacaksın” dedi.
Babasının kucağında can verdi.
Muaz bin Cebel hazretleri oğlunu toprağa verdi. Çadırına döndü. O da veba hastalığına yakalanmıştı. Gün geçmeden O’da Hakk’ın rahmetine kavuştu.
Muaz bin Cebel hazretleri ölmeden önce kumandanlığı Amr bin As’a devretmişti. Ordunun büyük bir kısmı ve halk daha önce alçak ve rutubetli yerlerden yüksek ve havası iyi olan yerlere, tepelere, dağlara çekilmişti. Amr bin As mevcut olanları da dağlara yüksek yerlere çıkardı. Veba hastalığı yapacağını yaptı, geçti, gitti.
Derler ki, dünyanın yarısını fethetme gücüne sahip yirmi beş bin mücahit veba hastalığına kurban gitti.
Veba hastalığı İslâm fetihlerini bir müddet için durdurdu. Binlerce kadın dul kaldı. Çocuklar da yetim… Ölenlerin malları da ortalıkta sahipsiz ve bakımsız kalmıştı.

Hz. Ömer, yerine Hz. Ali’yi bıraktıktan sonra tekrar Suriye’ye gitti. Ölenlerin
varislerini çağırarak, bularak miraslarını verdi. Askerlerin maaşlarını ödedi. Ölenlerin yerine yeni kumandanlar tayin etti. Hudut boylarına yeni karakollar kurdu. Halkla konuştu, onların ihtiyaçlarını tesbit etti ve verdi.
Veba hastalığı cidden bir felaket oldu

Takvim
Hz. Ömer’in yaptığı mühim işlerden biri de zamanı belirleyen takvimi kullanmasıdır. Arabistan’da takvim yoktu. Zaman hadiselere göre tayin edilirdi. Ebrehe’nin Mekke’ye hücumu, Kaab bin Levi’nin ölümü gibi, her kabile kendine göre bir hadiseyi ölçü olarak kullanıyordu.
Aylar vardı ama ayların dayandığı başlangıcı olan bir yıl yoktu. Yılın olmaması, devlet işlerinde, alış verişlerde, borçlanmalarda karışıklığa sebep oluyordu.
Hz. Ömer takvim işini halletmek üzere danışma meclisini topladı. Konu uzun uzun görüşüldü. Müslüman olup Medine’ye yerleşen Huzistan kralı Hürmüzan İran’daki takvim usulünü anlattı. Ayı ve günü belirten İran usulü uygun görüldü. Takvimin başlangıç tarihi ne olacaktı?
Hz. Ali takvimin başlangıç tarihinin, Hz. Peygamber’in Mekke’den Medine’ye hicretinin esas alınmasını teklif etti. Teklif kabul edildi. Arabistan’da birinci ay “Muharrem” idi. Hicrî takvimde de birinci ay olarak kabul edildi. Hicrî takvimin kabulü ile bütün devlet işleri, ticari faaliyetler, ölüm, doğum gibi bütün insanları ilgilendiren hadiseler takvime göre tayin ve tesbit edildi.

Teravih Namazı
Hz. Ömer zamanında “teravih namazı” cemaatle kılınmaya başlandı. Teravih namazı, Ramazan ayına mahsus bir namazdır. Bu namaza “Ramazan namazı” da denir. Ramazan’a ermiş, aklı başında, erginlik çağına ermiş kadın-erkek her müslümanın kılmakla mükellef olduğu “müekked sünnet” bir namazdır. Bu namazın sevabı çoktur. Peygamberimiz (sav) : “Her kim Ramazan’da teravih namazının hak olduğuna inanarak ve riya karıştırmayarak Allah rızası için kılarsa, geçmiş günahları bağışlanır” buyurmuştur.
Peygamberimiz (sav) üç gece yatsı namazının farzından sonra imam olmuş, cemaatle teravih namazını kıldırmıştır. Dördüncü gece yatsı namazının farzını kıldırdıktan sonra hücre-i saadetine çekilmiş, teravih namazını cemaatle
kıldırmamıştır. Teravih namazını cemaatle kılmak isteyenlere:
“Ey insanlar! Bu namazı evinizde kılınız” buyurmuştur. Müslümanların teravih namazına iştiyakından dolayı bu namazın farz olmasından, Müslümanların da bu namazı eda edememesinden endişe duymuştur.
Hz. Peygamber, Hz. Ebubekir (ra) zamanlarında ve Hz. Ömer’in hilafetinin başlangıç yıllarında da teravih namazını Müslümanlar tek başına yalnızca kılmışlardır.
Hz. Ömer, teravih namazının mescitte ayrı ayrı kılındığını görünce bir imam tayin etmiş ve cemaatle kılınmasını istemiştir. Teravihin cemaatle kılındığını
görünce de: “Şu teravihin böyle cemaatle kılınması ne güzel oldu” buyurmuştur. Teravihin cemaatle kılınması ile de Müslümanlar daha da neşelenmiş, camiler cemaatle dolmuştur.
Hz. Ali: “Nasıl ki, Ömer mescitlerimizi teravihin feyziyle nurlandırıp şereflendirdi ise, Allah da Ömer’in kabrini nurlandırsın” buyurmuştur. Bizim dileğimizde Hz. Ali’nin dileğidir: Allah Ömer’in kabrini nurlandırsın ve bizi de O’nun şefaatine kavuştursun! Âmîn!

Köleliğe Müsaade Etmedi
Hz. Ömer zamanında köleliğe müsaade etmedi. İrtidat savaşları esnasında esir alınan bütün erkek ve kadınları serbest bıraktı. Onların köleleştirilmesine engel oldu.
Fethedilen ülkelerde esircilik vardı. Savaşta yenilenler ve o memleketin halkı köle yapılırdı.
Hz. Ömer savaşta mağlup olmuş, kaçan düşmanları takip etmedi. Teslim olanlara esir ve köle muamelesi yapmadı, onları serbest bıraktı.
Mısır’da İslâm askerleri ile dövüşen yerlilerin bir kısmını askerler esir aldı, Hicaz’a getirdi, köle olarak sattı. Hz. Ömer olayı duyduğu zaman bunları bulundukları yerlerden topladı. Onları memleketleri olan Mısır’a iade etti.
Çocuk doğuran cariyelerin köle olarak satılamayacağını ilan etti. Mevcut kölelerin istedikleri zaman hürriyetlerini satın alabileceklerini, efendilerinin bunu engelleyemeyeceklerini karar haline getirdi.
Hz. Ömer köleliğin yok edilmesi için önemli tedbirler aldı. Onun zamanında hiç kimse köle yapılmadı. Mevcut kölelerin de hürriyetlerine kavuşması da telkin ve teşvik edildi. İslâm’ın emri de bu idi.
Esefle söyleyelim ki, Hz Ömer’in uygulaması devam ettirilmedi. Bilhassa, Emeviler devrinde iş başında bulunanlar köleliği sıkı bir şekilde uygulamaya başladılar.

Öğütleri
Hz. Ömer’in idaresinde esas, “Allah’ın emirlerine saygı, Allah’ın yarattıklarına şefkat”di.
Allah’ın emirlerine saygının içinde bu emirleri yapmak, bu emirleri duyurmak, yapmayanları uyarmak da vardır.
Hz. Ömer, Ebu Ubeyde bin Cerrah’a yazdığı mektupta şöyle der: “Sana, Bakî ve zâtından başka her şeyin ölümlü olduğu Allah’tan korkmanı tavsiye ederim. O Allah ki, bizi delaletten kurtarıp doğru yola getirdi, küfrün karanlığından çıkarıp imanın aydınlığına iletti. Seni, Halid bin Velid’in kumandasındaki kuvvetlere başkumandan olarak tayin ediyorum. Müslümanların liderliği ve saadeti ile meşgul ol. Onları ganimet ümidiyle ölümcül görevlere gönderme. Dünyanın debdebesinden yüzünü çevir. Dünya sevgisinin kalbine girmesine izin verme. Dikkatli ol, dünya sevgisi önceki milletleri helak ettiği gibi seni de helak etmesin.”
Hz. Ömer, Muaviye bin Ebu Sufyan’a yazdığı mektupta da şöyle der: “Halka uzak durma. Fakirlerin seninle görüşmelerine izin ver, onlarla birlikte otur. Bu sayede seninle serbestçe konuşabilirler ve üzerlerindeki korkuyu atarlar. Haklarında hüküm vermek için sana gelenlerin menfaatini gözet.
Haklarını almadan geri dönerlerse, onların haklarını ihlalden sorumlu olursun.”

Devletin insanların haklarını gözetmesi, onların ihtiyaçlarını karşılaması, onlara şefkat ve merhametle yaklaşması İslâm’ın emridir.
İnsanlar devlet için değil, devlet insanlar için vardır. İnsanların ihtiyacını karşılamak devletin vazifesidir. Devlet bu vazifeyi insanlara yol göstererek, iş sahaları, çeşitli çalışma alanları hazırlayarak yapar. Hasta, sakat, ihtiyar ve çalışamayacak durumda olanlara fiili yardım yapar. Bunun en güzel örneklerini
İslâm tarihinde Hz. Ömer devrinde görüyoruz.

Gökten Ne Altın Yağar Ne de Gümüş
Hz. Ömer, insanları çalışmaya teşvik etmiştir. Rızklarını aramalarını istemiş, rızık vasıtalarının bol ve çeşitli olduğu memleketlere göç etmelerini tavsiye etmiştir.
Hz. Ömer, yolda giderken, oturan iki insana rastlamış, “Onlara ne yapıyorsunuz?” demiş. Onlarda Allah’a tevekkül ediyoruz, demişler. Bunun üzerineHz. Ömer, “Siz Allah’a tevekkül edenler değil, yiyicilersiniz. Gökten ne altın yağar ne de gümüş” demiş. Onların hallerini ayıplamış, onları çalışmaya teşvik etmiştir.

Hz. Ömer’in çalışma ile ilgili sözlerinden birkaçı şöyledir:
“Geçiminizi dünyanın gizli kalmış hazinelerinden arayınız.”
“Geçimini elde etmek isteyen her kişi için meşru servet kaynaklarını araştırmak gereklidir.”

Müslümanları İran ile savaşa gönderirken onlara şunları söylemiştir:
“Ey Müslümanlar! Hicaz’da geçimin anlamı, yiyecek aramaya devam etmektir. Burada geçinmenin başka yolu yoktur.”
Suriye’de yerleşmek isteyen bir kabileye de şu yolu gösterir:
“Suriye’de size ihtiyaç yok. Irak’a gidin. Allah’ın kişilerin refahını azalttığı ülkeden vazgeçin. Bütün geçim vasıtalarına sahip bir millet olmak için mücadeleye atılın. Eminim ki Allah diğerleri gibi size de rızkından bir pay verecek, geçim vasıtalarından istifade edeceksiniz.”

Verimli Topraklar’a Göç
Hz. Ömer halifeliği zamanında, halkı, Hicaz’ın çıplak topraklarından ayrılıp emekleri vasıtası ile servetlerini artırabilecekleri ve böylece hem kendilerini hem de toplumu zenginleştirebilecekleri uzak fakat verimli topraklara göç etmeye teşvik etmiştir.
Hz. Ömer’in bu teşviki fethedilen ülkeleredir. Hem o ülkelere halk olarak sahip olmak, hem de o ülkelerin zenginliklerinden meşru bir şekilde faydalanmaktır.
Hz. Ömer’in bu teşviki Avrupa’ya giden işçilerimize de şamil olabilir mi?
Hayır. Avrupa’ya giden işçilerimiz bir Hıristiyan ülkesine gidiyor, onların kanunlarına tabi oluyor, onlar için üretimde bulunuyor. Onların ekonomik ve sosyal hayatının gelişmesine hizmet ediyor. Onların hayatlarından etkileniyorlar. Onlara karşı kendi inanç ve bu inanca dayalı hayatını kendi gayretinden başka koruyacak bir müessese de bulunmuyor.
Maddi yönden ilerleyeceğim derken manevi yönden geriliyor. İslâmî hayatı sönükleşiyor, nesli dejenere oluyor…
Sermayenin Artmasını Teşvik Etmiştir
Hz. Ömer, sermayenin artmasını teşvik etmiştir. Hz. Ömer şöyle der: “… Bugelirlerle bir keçi satın alsalar ve ikinci tahsisatı aldıklarında bir veya iki tane koyun alsalar daha iyi olurdu. Bu onların sermayesini artırıp, onlardan sonra çocukları yeterince her şeye sahip olacaklar ve boş elli fakir olmayacaklardır.”
Hz. Ömer yetimlerin malları ile ticaret yapılması ve zekat ile yetim mallarının
tüketilmesinin önlenmesi için Peygamber (sav) tarafından verilen emrini, yetimlerin mallarını ticarete yöneterek tahakkuk ettirmiştir, kendisi de:
“Zekât tarafından tüketilmesin diye yetimlerin malları ile ticaret yapın”
diye sık sık yetim vasilerine emir ve tavsiyelerde bulunurdu.

Hz Ömer’in Hurafelerle Mücadele Etmesi
Hz. Ömer, inanç konusunda cahiliyeyi, hurafeyi çağrıştıran şeylere tahammülü olmayan bir insandı. Saf imanı, Kur’an’a ve sünnete bağlılığı hayatına hâkim kılmış bir Müslüman’dı Putperestlik günlerini hatırlatan her şey onun mutlaka ortadan kaldırılması gerekli bir düşmanı idi. Örnekler verelim:

1-Cahiliyede insanlar soyu ile övünürdü. O savaşta bile olsa, kabilesi ile insanları çağırmayı, kabile gayreti ile savaşmayı men etti. Dabe kabilesinden biri savaşta: “Ey Dabe halkı!” diye bağırdı. Hz. Ömer bunu öğrenince adamın bir yıllık maaşını kesti. Çünkü adamın çağrısında cahiliye âdeti vardı.
2-Hz. Ömer, Hacer-i Esved taşını öpüyor ve şöyle diyor: “Senin bir taştan başka bir şey olmadığını, ne iyilik ne de kötülük edemeyeceğini biliyorum. Eğer Allah’ın Rasûlünün seni öptüğünü görmeseydim ben de seni öpmezdim.”
3-Hudeybiye’de Allah’ın Rasûlünün altında Müslümanlardan biat aldığı ağacı “Rıdvan Ağacı”nı Müslümanlar ziyaret ediyor, ağacı mukaddes kabul etme temayülü görülüyordu. Hz. Ömer ağacı kökünden kestirip yok etti.
4-Yermük Savaşı büyük bir savaştır. Ölüm kalım savaşıdır. Bu savaş nerede isebaşlayacak, buna rağmen Hz. Ömer İslâm ordularının başkumandanı Halid bin Velid’i başkumandanlıktan alıyor. Yerine Ebu Ubeyde bin Cerrah’ı tayin ediyor. O Halid ki, bütün savaşları kazanmış, Allah’ın Rasûlünün kendisine verdiği “Seyfullah” (Allah’ın kılıcı) unvanına layık olmuştur.
Hz. Ömer, Rasûlullah’ın övdüğü kumandanı niçin vazifeden aldı? Çünkü Halid bin Velid’in savaşlarda gösterdiği üstün idare ve kahramanlıkları asker arasında bütün fetihlerin ve zaferlerin anahtarı Halid’in ellerinde olduğu inancını yayıyordu
Böyle bir inancın yayılması, bütün fetihlerin ve zaferlerin Halid’in ellerinde olduğunun kabul edilmesi İslâm inancına aykırı idi.
Hz. Ömer, Halid bin Velid’in vazifeden alınması ile ilgili bütün valilere ve kumandanlara yaptığı bir tamimde şöyle der: “Halid’i beceriksizliğinden veya
haksızlığından dolayı değil, halkın o’na aşırı meyletmelerinden ve sadakatlerinin tümünü ona vermelerinden ötürü vazifeden uzaklaştırdım.”

Halid vazifeden uzaklaştırıldı, ama O hiç gücenmedi, yeni başkumandanın emrinde kahramanca çalıştı, çarpıştı, Yermük savaşının kazanılmasında üstün hizmetleri oldu.
5-Mısır halkı her sene, gelin gibi giydirilmiş bir genç kızı Nil nehrine atarak kurban ediyorlardı. Mısır yerlilerinin bu batıl inancına göre Nil nehrine genç kız kurban edilmezse nehir kızar ve düzgün akmazdı.
Mısır halkı bir genç kızı Nil nehrine kurban vermek için Amr bin As’dan izin istediler. Amr izin vermedi. Nil nehrine kurban veremediler. O sene Nil’in suyu azaldı ve ürünler yetişmedi. Amr bin As, durumu Hz. Ömer’e bildirdi.
Hz. Ömer, Amr bin As’ın izin vermeyişini uygun gördü. Nil nehrine hitaben bir mektup yazdı. Mektubunda şöyle diyordu: “Allah’ın kulu ve Müslümanların kumandanından Mısır’daki Nil Nehrine! Eğer kendi iradenle akıyorsan, akma! Eğer akışın kâdir-i mutlak olan Allah’ın elinde ise, biz akmaya devam etmen için O’na dua ediyoruz.”
Mektup Nil nehrine atıldı. Nil nehri o yıl yatağından taştı. Bir daha da Nil nehrine genç kız kurban edilmedi.
Ey Sâriye
Müslüman kumandanlardan Sariye bir düzlükte İranlılarla savaşa tutuşmuştu. İranlılara her taraftan yardım geldi. Gelen yardım kuvvetleri her taraftan İslâm ordusunu sarmak üzere idi. İşte o zaman Hz. Ömer’in “Yâ Sariye, Elcebel, Elcebel/ Ey Sariye, Dağa, Dağa” diye seslendiğini işittiler. Dağ tarafına çekildiler, düşmanın kuşatmasından kurtuldular. Sonunda zafer kazandılar
Hz. Ömer, Medine’de hutbe okurken, “Yâ Sariye, Elcebel, Elcebel” demesi cemaatin hayretini mucip olmuştu. Hz. Ali’ye sordular: “Halifenin hutbe esnasında hiçbir münasebet yok iken, “Ya Sariye, Elcebel demesinin sebebi nedir?”
Hz. Ali: “Mü’minlerin emiri manasız söz söylemez. Bir aslı olmak lazımdır.
Bugünü belleyiniz, bakalım ne çıkacak?”
cevabını verdi.
Sariye fetih ve zafer müjdesini Medine’ye bildirdi. Müjdeyi getirenden soruldu. O da “Savaş meydanında Hz. Ömer’in sesini işittik, dağa çekildik ve bu suretle zaferi kazandık” dedi.
Onlar keramet sahibi insanlardı, ama mecbur kalmadıkça kerametlerini izhar
etmezlerdi.

Ömer Cennetliktir
Hz. Ömer, Cennet ile müjdelenen on kişiden biridir. Peygamberimiz, Hz. Ömer’in Cennetlik olduğunu bildirdi. “Şüphesiz Ömer Cennetliktir” buyurdu.
Peygamberimizin Hz. Ömer’e bir iltifatı da şöyledir: “Sen bir yolda giderken şeytan asla sana yaklaşamaz. Herhalde o senin yolundan başka bir yola yönelip gider.”
Peygamberimiz bir rüyasını ashabına şöyle anlattı: “Bir defa ben uyurken insanların üzerlerinde gömlekleri olduğu halde bana arz olunduklarını gördüm. Gömleklerin bazıları memelere, bazıları da daha aşağılara varıyordu. Ömer bin Hattab da geçti. Üzerinde bir gömlek vardı ki, onu sürüklüyordu.”
“Ey Allah’ın Rasûlü! Bunu neye yorumladın?” dediler.
“Dine” buyurdu.
Hz. Ömer, bütün varlığı ile Müslüman’dı ve bütün varlığı ile Müslümanlığı yaşardı.

Scroll to Top