imtihanın keyfiyetini, sınırlarını ve şartlarını tesbit eden, geçmiş ümmetlerin
karşılaştıkları hadiseleri muhkem nasslarla haber veren Allahü Teâla’ya
(cc) hamd-ü senâ, Alemlere rahmet olarak gönderilen Peygamberimiz
Efendimiz’e (sav) salât-ü selâm, tarih boyunca insanlara iyilikleri emreden
ve onları kötülüklerden alıkoymaya gayret eden muttaki mü’minlere hayır
dualar ederiz.
Hazreti Adem (as) ile başlayan ve kıyamete kadar devam edecek olan tevhid
mücadelesi, insanların şahsi tercihlerine, değişik şartlara ve zamana göre
keyfiyet değiştiren bir mücadele değildir. İçinde yaşadığımız alemi ifade
ederken ‘imtihan dünyası’ tabirini kullandığımız malûmdur. Elbette her
imtihanın bir neticesi vardır. Peygamberlerin mücadelesini konu alan ‘siyer’
ilminin, seküler tarih anlayışından farklı olduğunu gizlemenin bir anlamı
yoktur. Bilindiği gibi tarih ilminin konusu, zaman içerisinde meydana gelen
hadiselerin sebeblerini, vesilelerini ve neticelerini tahlil etmekle sınırlıdır. Tek
kelimeyle tarih, zaman içerisinde yaşanan hadiseleri konu alan bir ilimdir.
İnsanlık tarihini; iktisadî, hukuki ve siyasî yönden ele alan tarihçiler olduğu
gibi, kronolojik şekilde hadiseleri tasnif eden tarihçiler de vardır. İslâm
tarihçilerinin toplumu kuşatan şartları dikkate aldıklarını ve insanlık tarihine
geniş bir açıdan bakılmasını sağladıklarını söylemek mümkündür. İslâm
tarihçilerinden bazıları, sadece rivayetlerin aktarılmasına ağırlık vermişlerdir.
Tarihi yönlendiren kanunlara, gizli noktalara, hadiselerin faillerine ve onların
dünya görüşlerine temas eden tarihçi sayısı oldukça fazladır.
İslâm tarihçilerinin; tıpkı hadis ilminde olduğu gibi, ‘rivayete’ büyük önem
verdikleri malûmdur. Bazı tarihçiler, kendilerine ulaşan haberlerin/ rivayetlerin
sahih olup-olmadıkları konusunda, okuyucularını ikaz etmeyi de ihmal
etmemişlerdir. Meselâ: meşhur tarihçilerimizden (aynı zamanda müctehid
ve muhaddis olan) İmam-ı Taberi, eserinin hemen girişinde, okuyucularını
‘naklettiği rivayetlere kayıtsız ve şartsız teslim olmaktan’ sakındırmış ve
şöyle demiştir: “Bu kitabımda, sıhhatli bir tarafını görmediğim rivayetlere
de yer verdim. Geçmiş bazı insanlardan aktardığımız bu haberlerin, bizim
tarafımızdan uydurulmadığının bilinmesini isterim. Sadece bazı insanlar
bize anlattı, biz de (bize aktarıldığı şekilde) ifade ettik.” Bazı tarihçiler ise;
farklı rivayetler olmasına rağmen, bir tek rivayetle iktifa etmiş, yaşanan
olaylar hakkında kesin hükümlere varmayı usûl haline getirmişlerdir. Fırka
taassubuna kapılan bazı tarihçiler, hadiseleri objektif bir şekilde tahlil
etmeleri elbette kolay değildir. Tarih kitaplarında yer alan rivayetleri; hiçbir
delil ortaya koymadan reddetmek doğru olmadığı gibi, farklı rivayetlerin
varlığını görmemezlikten gelmek de doğru değildir.
Bazı müverrihlerin kaleme aldıkları ve ‘menakıb’ adını verdikleri eserler,
insanlara yol gösteren tarihi şahsiyetlerin hayatlarını, dünya görüşlerini
ve savundukları değerleri konu alan eserlerdir. İslâm kültür tarihinde,
halifelerin, özellikle ‘Hülâfa-i Raşidiyn’in hayatını konu alan yüzlerce eserin
kaleme alındığı malûmdur. Elinizdeki bu eser; adaleti dillere destan olan ve
tarih boyunca bütün insanların dillerinden düşürmedikleri ‘Adalet mülkün
(devletin-iktidarın) temelidir’ vecizesinin sahibi olan Hz. Ömer ibn-i Hattab
(r.a) ile torunu Hz. Ömer İbn-i Abdülaziz’i konu alan bir eserdir. Tarih boyunca
bu dede ve torunun menkıbelerinin; devlet adamları, muallimler, kadılar
ve diğer yöneticiler için, tıpkı bir ‘pusula’ gibi değerlendirildiğini söylemek
mümkündür. Bu eserin, hayırlara vesile olmasını dileriz.