Hakses, Aralık 1969
ELAZIĞ ilimizde akşam yemeğinden sonra konferans mahalline gidiyoruz. Arabamızda bulunan âmâ vatandaşımız şoföre; “Doğru gideceksin, sağa döneceksin, sola sapacaksın” diye talimat veriyordu. Cadde üzerinde arabamız süratle giderken, “Burada ineceğiz” dedi. Konferans mahalline gelmiştik…
Dünyası karanlıktı. Bu karanlık dünyada kendisine bir yol bulmuştu… Alışmıştı. Görmüyordu, ama hissediyordu, biliyordu. Manevî aydınlık içinde dünya karanlığına aldırış etmiyordu. Maddî karanlığın verdiği ızdırabı imân aydınlığı ile sürûra çeviriyordu.
Biz güneş ışığını, ay aydınlığını gören, modern aydınlatma vasıtalarına kavuşanlar, karanlığı tatlı uyku saatlerimiz dışında ister miyiz? Fizikî varlığımızın, gözümüzün zevki, ayağımızın rahatı için aydınlığa kavuşmaz mıyız? Ya manevî varlığımız, aydınlığa nasıl kavuşacak? Faziletin, meziyetin, insanlığımızın kaynağı karanlığa terk edilebilir mi?
Bizi insan yaratan, bizi yaratıklara üstün kılan, akılla, şuurla, kabiliyetlerle donatan Allah, manevî hayatımızın aydınlığı için de peygamberler göndermiş, ilâhî kitaplar lütfetmiştir. Özellikle
Hatemü’l-Enbiya Muhammed Mustafa sallallahü aleyhi ve sellem ve Kur’ân-ı Kerîm bize manevî aydınlık yolu göstermiştir. İmân ışığında yaşamak, ibâdet zevkine ulaşmak, kalp-i selime sahip olmak apaydınlık manevî bir dünya bahşeder. Bu aydınlık manevî dünyaya kavuşanlar, madde dünyasının karanlıklarına, zorluklarına, nefsin arzularına ram olmazlar.
İslâm’ın madde planında büyük çilekeşleri Bilal-i Habeşî, Yasir ailesi, Habbab gibiler kâfirlerin güneşin harareti altında, kızgın kumlar üzerindeki işkencelerini “Allah birdir” diye cevaplandırıyorlardı. Fizikî varlıkları işkence çekerken, imânlarının aydınlığında manevî hazzın bâlâsına yükseliyorlardı…
Küfre ve şirke dönme tekliflerine “Tevhid”le karşılık veriyorlardı. Fatih’in inanmış askerleri surlara tırmanırken Bizans’ın Rûm ateşi ile yanıyorlar, fakat şehâdet mertebesine yükselmenin vecdini duyuyorlardı. Manevi dünyaları karanlık olanlar, bu karanlıktan imân ve ibâdet yolu ile kurtulamazlarsa, kötülük, cehalet, şehvet, maddeperestlik, şirk ve küfür içinde yollarını şaşırırlar. Varlıklarını eritirler, ulvî değerlere, faziletlere düşman olurlar. Put yaparlar, putlara taparlar. Fravun’a “Ben sizin Rabbinizim” düşüncesini veren manevî karanlıktı. İmân aydınlığından mahrum olmuştu. Putlarını parçaladığı için Nemrut’u, Allah dostu İbrahim aleyhisselâm’ı ateşe atmaya yöneten aynı hastalıktı.
Peygamberimiz Muhammed Mustafa sallallahü aleyhi ve sellem’e risâlet vazifesinde ilk karşı çıkan, Bedir’de Müslümanlargalip gelince acısından ölen Ebu Leheb’i bu hale getiren, İslâm’a karşı Ebu Cehl’e dinmeyen kin ve düşmanlık veren yine imânsızlık karanlığı idi. Manevî karanlık içinde kalanlar çoğu zaman yarasanın ışıktan kaçtığı gibi Hak güneşinden, İslâm nurundan kaçarlar, şehvet, madde ve nefis mihveri etrafında durmadan döner dururlar. Yirminci asır geldi. Feza çağı başladı. Fizikî aydınlık içinde yüzen insanoğlu İslâm gibi ruhları aydınlatıcı ilâhî bir meş’ale bulunurken, imân ve ibâdet aydınlığına kavuşma temayülünde görünmüyor.
Zaman zaman kopkoyu manevî karanlığa gömülüyor. İmânın aydınlatıcı hüzmelerine karşı çıkıyor. İmânı zedeleyici hareketlerde bulunuyor Şu cümlelere bakınız. Karanlık içinde olan
kişiye acıyınız. Kendisine kurtarıcı aydınlık dileyiniz: “Bu ülke halkının ilâhlara ihtiyacı yoktur. Bizim ilâhımız, devrimleri ile yeni bir Türkiye yaratan Atatürk’tür.”(25. 11. 1969, Günaydın gazetesi)
İnsanı ilâhlaştırma, karanlıkta kalmanın, aydınlığa kavuşamamanın neticesidir. Yazar nasıl karanlığa düştü. Bunu anlamak için 1950 öncesi karanlık devrin, karanlık çalışmalarını anlatan merhum Eşref Edib’in “Kara Kitabı”nı okumak gereklidir. Aydınlık, madde ve mana hayatımızda, dünya ve âhirette aydınlık… Bu aydınlığa kavuşmanın yolu İslâmdır. İslâm’ın ılık, serinletici, huzur ve itminan verici aydınlığını benliğimize sindirmek lazımdır.
Müslümanca yaşamak, imânı hayatımıza hâkim kılmak, ibâdette erimek, fazilette kendimizi bulmak, aydınlık bir iç dünyaya götürür. Küfrün, kinin, hasedin, kötülüğün, namazdan uzak yaşayışın, haram lokmanın olmadığı dünya mü’minlerin, Hak âşıklarının dünyası. Sevgi, saygı, ibâdet ve ilâhî aşkla süslenmiş bir dünyadır ki, bura da kul sadece kuldur. “Belhum edâl” olanların yeri yoktur.
İç aydınlığına kavuşan insan; “Ancak Sana ibâdet ederiz. Yalnız Senden yardım dileriz.”(Fatiha: 1/4) diye Allah’a beş vakit namazın her rek’atında dua eder. Müslümanın aydınlık âleminde, kul’a ilâh demenin sözü mü olur?
Fazilet Düşmanları
Hakses, Ocak 1970
SOLCU öğrenciler İstanbul Yıldız Mühendislik Mimarlık Akademisinde bulunan mescidi tahrip etmişler, Akademi duvarlarına “Müslümanları yaşatmayacağız” yazmışlar. Akademide komünist usûlu mahkeme kurul muş, kaçırılan mukaddesatçı öğrenciler muhakeme edilmiş ve çeşitli işkenceler yapılmıştır.
Polisin akademiye yaptığı baskın sonunda solcular tarafından işkence edilen Mustafa Avşaroğlu isimli üniversite öğrencisi koma halinde bulunmuştur. Polis baskını esnasında Akademinin silâh deposu haline getirildiği görülmüştür. Aynı tabloyu diğer üniversite ve yüksek okullarımızda da sık sık görüyoruz. Kendi deyimleri ile “eylem”e geçen solcu öğrenciler, dinî ve millî değerlerimiz tahrip etmek için çalışmakta ve anarşi havası meydana getirmektedir.
Bu gençler ne istemektedirler? Neden mescide, Müslümanlara düşman oldular? Belki bunlar; dün Galiçya’da, Kafkasya’da, Çanakkale ve Sakarya’da savaşan, şehit düşen, gazi olanların
torunlarıdır. Dinî ve millî mefahirinden neden uzaklaştılar? Kimler gençleri bu hale getirdi? Bunu anlamamız için terbiye ve yetiştirici konusuna eğilmemiz lazımdır.
Çünkü insan terbiyesi ve genç nesli yetiştirmek çok mühim bir konudur. Nesiller kendilerine verilen kültür ve idealin yönünde şahsiyet sahibi olurlar. Sanatkarın elinden çıkmış bir eser
gibi yetiştiricinin şahsiyetini taşır. Çoğu zaman eğitimcinin tesiri ile iyi veya kötü şahsiyetine kavuşurlar. Bu yönden eğitimcinin görevi, şerefli olduğu kadar da sorumluluk yükleyen bir görevdir. İnsan bu görevi yaptığı nispette, vazifesini yapmış, eğitimci özellikle manevî zevkini duymuş olur.
Milletimiz eğitimciye üstün bir değer vermiştir. Hoca hakkı, Tanrı hakkıdır demiştir. Hz. Ali, “Bana bir harf öğretenin kölesiyim” buyurmuş, öğretmene duyulması gerekli saygının derecesini göstermiştir. Bu saygıya ulaşabilmek için öğretmenin belirli vasıflara sahip olması lazımdır. Merhum Mehmed Akif öğretmenin niteliklerini şöyle açıklar: “Muallim diyen olmak gerektir imânlı, Edepli, sonra liyakatli, sonra vicdanlı. Bu dördü olmadan olmaz, çünkü vazife büyük.”
Eğitimci, yetiştirmekle mükellef olduğu genç nesile hak mefhumunu öğretecek, mukaddesata yalnız saygılı değil, onu yaşamayı örnek olarak telkin edecek ve bu temel üzerine kültür
verecektir. Türkiye’mizde durum böyle midir? Yıllarca belirli çevre ve şahıslar tarafından eğitim, din ve millî değerlerimizi kötülemek istikametinde geliştirilmiş, masum yavruların dimağları çoğu zaman boş şeylerle ve zararlı fikirlerle doldurulmuştur. Eğitimde bu menfi faaliyet, hâlâ devam etmektedir.
Anarşi milletin gözü önünde cereyan ederken, solcu gençler mescid tahribinde bulunurken, komünist usûlü mahkemeler anarşist gençler tarafından kurulurken, bunlar üzerinde durulmaz. Genç neslin sürüklendiği inançsızlığın şahsiyet üzerindeki olumsuz tesirleri nazarı dikkate alınmaz, inançsızlık ve anarşist hareketlerin yapıldığı bir zamanda bir fakülte öğretim
görevlileri tarafından Kur’ân-ı Kerîme ve Kur’ân kurslarına hücum edilir. Bunlara göre, Kur’ân çağ dışı imiş, Prof. Unvanlı kişilerin kanaati böyle imiş.. Böyle insanların yetiştirdikleri anarşist ve din düşmanı olmaz da ne olur?
Kur’ân çağ dışı değil, bütün çağları ihata eden, dünya hayatının sonuna kadar hükümferma olan ilâhî bir kitaptır. Nice Kur’ân düşmanları asırlarca mücadele ettiler de neticede Kur’ân’ın büyüklüğünü tasdik etmek mecburiyetinde kaldılar. Biz Siyasal Bilgiler Fakültesinin sayın(!) öğretim görevlilerinin Kur’ân-ı Kerîm hakkındaki sözleri üzerinde durmayacağız. Çünkü
“Güneş balçıkla sıvanmaz”.
Bizim üzerinde durmak istediğimiz husus şudur: Neden Siyasal fakültesi görevlileri anarşi üzerinde değil de, Kur’ân düşmanlığı üzerinde duruyorlar? Bu hareketi doğuran zihniyet üzerinde durmak istiyoruz. Düşündüğümüz zaman görürüz ki, tahrip de, Kur’ân-ı Kerîm’i çağ dışı ilan da aynı sebebe dayanmaktadır. Her iki fiili irtikâp edenler de aynı hastalığının zebunudur.
İmânsızlık…
Hastalığın sebeplerini bulmak için insan varlığını tahlil etmemiz lazımdır. İnsan cisim ve ruh dediğimiz iki varlıktan müteşekkildir. Cisme ruhun kalıbı da diyebiliriz. Temizliğe dikkat
edilmediği, gıda alınmadığı, hastalıklardan korunmadığı zaman cisim (vücut) hastalanır. Vazifesini yapamaz. Bunun için hastane koridorları cisimleri hasta olanlarla doludur.
İnsanı insan yapan, insana diğer varlıklara üstün olma özelliğini veren ruhudur, ruhî varlığıdır. Ruhi varlık içinde bir mikrop üretici hassa vardır ki, dikkat edilmediği zaman, yaydığı mikroplarla ruhi hastalanır, ölür. Bu insanda bulunan nefistir. Nefis kişide şeytanın en büyük yardımcısıdır. İnkârın, isyanın, kötülüğün kaynağı ve tebliğcisidir. Vücut hastalıklardan kurtulmak için mikropları öldürücü, dertleri tedavi edici ilaçlar kullandığımız gibi, nefsi ezen, isyan ve fesat saçan mikroplarını öldüren ilaçları da kullanmamız lazımdır. Nefsin ilacı imân, imâna dayalı eğitim, ibâdet ve güzel ahlâktır. Bunların kaynağı Siyasal Bilgiler Fakültesi öğretim görevlilerinin çağ dışı ilan ettikleri Allahın kitabı Kur’ân-ı Azimüşşandır.
Kur’ân nefsin egemenliğinden kurtulmanın en büyük vasıtasıdır. Kişi Kur’ân’ın egemenliğini kabul etmediği zaman nefsin baskısı altına girer, ezilir, yok olur. İnsan bir robot gibi nefsin
emrinde ve hizmetinde çalışır. İşte bu zaman; inkâr, isyan, mescit tahrip etme, Kur’ân-ı Kerîm’i çağ dışı gösterme kişiye vazife olarak nefis tarafından verilir. Ve bu vazife yapılır.
Binaenaleyh, anarşist öğrencileri de, Kur’ân’a çağ dışı diyen öğretim görevlilerini de bu hale getiren köksüz ve ne olduğu belli olmayan bozuk eğitim sistemidir. Yıllarca genç nesil hakiki eğitimden mahrum edildi. Hâlâ da mahrum. Eğitim ruhun emrine göre değil, nefsin arzusuna göre yapıldı. Şimdi bize düşen vazife nefse esir düşenlerin sayısını azaltmak için çalışmak,
imâna dayalı bir eğitim ve öğretim yapmaktır. Çünkü “Ruhun bedeni emri altına alması işinde en başarılı yol, imâna dayalı eğitim yapmaktır.” “Bugün dünyanın her tarafında itaat ve disiplin azaldı ise sebebi, terbiyenin maneviyattan gıdasını alamamasıdır.”
“Disiplin ve itaat hariçten zorla verilmemelidir. Disiplin insanın en derin benliğine mal edilebilmelidir. Disiplin, insanı kendi şahsi kaprislerinden kurtarıp nefsine hâkim kıldıracak
bir vasıtadır.” Disiplinin kökü imândır. Ruh en yüksek gelişimine ancak bedeni emrine almakla ulaşır. İmânın zayıfladığı yerlerde itaat ve disiplin de çok zayıflar. Bu zaman çocuklar ana
babaları ve öğretmenleri dinlemez, kendilerinde içten gelen disiplin bulunmaz. Terbiye etmek demek, insanı içgüdülerin esaretinden kurtarmaktır. Bu da imâna dayalı eğitimle olur. İmâna
dayalı eğitim ve terbiyeyi verecek ve tatbik edecek olanlar ana, baba ve öğretmenlerdir. İnşaallah, bir gün gelecek; öğretim görevlisi kisvesindeki fazilet düşmanlarının yerini, merhum
Mehmed Akif ’in tasvir ettiği muallimler alacaktır. Allah’a dua edelim, fakat çok da çalışalım!