Hakses; Ekim 1969
ISLÂM dini inanç, ibâdet, ahlâk, muamelat emir ve yasakları ile bir bütündür. Ferdin ve
cemiyetin maddî ve manevî huzurunu, kalkınmasını, saadetini sağlayacak esasları muhtevidir. Fert ve cemiyet İslâmî hükümlerin gereğini ifa ederek yaşadığı zaman olgunlaşır. Hayatın her
safhasında ferdî ve içtimaî refahın en üstün seviyesine ulaşır.
İslâm’daki birlik ve yekdiğerine yardım ruhu, fertler arasındaki kabiliyet, içtimaî durum ve servete müstenit farklılıklara son verir. Zenginle fakir, kumandanla nefer, idareci ile idare edilenler tevhid bayrağı altında vazife ve mesuliyetleri ile birbirine bağlı, yekdiğerine saygılı olurlar. Bu durumun tahakkuku için İslâm’ın bir bütün halinde yaşanılması lazımdır. Esasen yaşayışta İslâm hükümleri arasında ayrım kabul etmez. Bütün hükümlerinin tatbik edilmesini emreder.
Müslümanların hayatındaki mes’ûd asırlar, İslâm’ın bir bütün olarak tatbik edildiği, yaşanıldığı, Müslümanların birbirine imânın ışığında Allah’ın rızasına uygun muamele yaptığı devirlerdir. İslâm’ın ibâdetleri ve hükümleri arasında müstesna bir yeri olan ve Müslümanların ferdî ve içtimaî yaşayışına tesiri çok büyük bulunan ibâdetlerden biri de zekâttır.
Zekât; isim ve tatbik ediliş hali ile ferdin, cemiyetin ve servetin koruyulucuğunu yapan, maddî ve manevî dert ve huzursuzlukları gideren mali bir ibâdettir. Zekât; anlam olarak temizlik
demektir. Kazanca haramın karışmasını önler, sahibini günahtan temizler, servet yolu ile ferdin ve cemiyetin sapıklığa düşmesini önler. “İstedik ki onların Rabbi bu oğlanın yerine, kendilerine
temizlikçe daha hayırlısını, merhametçe daha yakınını versin.”(Kehf: 18/81)
Tarafımızdan (Yahya’ya) bir kalp yumuşaklığı ve günahlardan temizlik verdik. O çok müttakı idi. (Meryem: 19/13)
“Onların mallarından sadaka al ki, bununla kendilerini (günahlardan) temizlemiş, bununla onları bereketlendirmiş olasın.”(Tevbe: 9/103)
Meallerini verdiğimiz bu âyet-i kerimelerde zekât, temizlik anlamında kullanılmıştır. Bu temizlik nasıl olacaktır? Kısaca temas edeceğiz:
1-Evvelemirde zekât, kişiye sahip olduğu servetin sırf kendi emeği ve çalışması ile olmayıp, Cenab-ı Hakk’ın bir ihsanı olduğunu hatırlatır. Bu suretle zekât veren, kendini gurura, isyana kaptırmaz. Gurur insanda ki bütün insanlık meziyetlerini yok eden, insanı şeytanlaştıran ve hayvanî yaşayışa sevk eden bir hastalıktır. Başlıca âmilleri de servet, mevki, makam ve fiziki güzelliklerdir. Servetinin zekâtını veren gururdan kendisini kurtarır, şükre ulaşır. Cenab-ı Hakk’ın verdiği nimete şükreder.
2-Şükür halinde olan, Cenab-ı Hakk’ı anan ve zekât veren insan ibâdet halindedir. Allah’ı tanıyan ve O’na kulluk yapan haram
kazanca tevessül etmez., servetini başkasının malına, kazancına tecavüzle kirletmez. Harama karışmaktan servetini korur.
3-Sahip olduğu kazancın ve servetin, Allah’ın ihsanı olduğu idrak eden zengin, şeytan ve nefsin yollarında, eğlence yerlerinde, kumar masalarında, gösteriş alanlarında malını ve parasını harcayamaz. Çünkü: “Akrabaya, yoksula ve yolda kalmışa hakkını ver. Bununla beraber, malını büsbütün saçıp savurma.” “Çünkü israf yapanlar, şeytanların kardeşleridir. Şeytan ise Rabbine karşı çok nankör bulunuyor.” (İsrâ: 17/26-27) mealli âyet-i kerimelerin hükmünce şeytanın kardeşi olmaktan korkar ve sakınır.
4-Serveti veren Allah’tır. Allah’ın verdiği serveti O’nun emrettiği yerlerde kullanmamak, nefsine hasretmek ise ayrı bir kötülük ve günahtır. Bu kötülüğün adına “Bahilik=Cimrilik” denir.
Bu hastalığa yakalanan kişilerin her şeyi, sahip oldukları mal ve servetleridir. Bunları muhafaza için her şeyi yaparlar. Allah’ın emirlerini yerine getirmezler, şükür secdesinde bulunamazlar.
Bunların halini Cenab-ı Hak şöyle açıklıyor:
“Onlar ki hem kıskanır, cimrilik ederler, hem de herkese cimrilik tavsiye ederler ve Allah’ın kendilerine fazlından verdiği şeyleri saklarlar. Biz de böyle nimetleri gizleyen nankörlere hor ve rüsvay edici bir azap hazırladık.”(Nisâ: 4/37)
Zekât, daha da sayabileceğimiz hikmetleri ile kazancı, serveti, sahibini ve hatta içtimaî hayatı her türlü menfi hareketlerden, manevî hastalıklardan koruyan bir ibâdettir. Bunun yanında servete bereket, yaşayışa huzur veren ilâhî bir imkândır. Zengine kalp huzuru, fakire itminan ve yaşama sevinci bahşeder. Sevabı artırır, günaha engel olur. Allah şöyle buyurur:
“İnsanların mallarından artış olsun diye faizden verdiğiniz şey Allah katında artmaz. Allah’ın rızasını dileyerek verdiğiniz zekât ise, işte sevabı kat kat artıranlar onu verenlerdir. (Rûm: 30/39)
“Mallarını Allah yolunda harcayanların hali, yedi başak bitiren, her başakta yüz tane bulunan bit tohum gibidir. Allah dilediğine kat kat verir.” (Bakara: 2/261)
Zekât yalnız biz Müslümanlara değil, bütün peygamberlere ve ümmetlerine de emredilmiş farz bir ibâdettir. Kur’ân-ı Kerîm bu hakikatı bize açıklamaktadır. Zekâtın farziyetini bildiren âyet-i kerimelerden bir kaçının meallerini nakletmekte iktifa edeceğiz. İsmail(as) hakkında şöyle buyurulur: “Ailesine namazı ve zekâtı emrederdi. Rabbinin katında da hoşnutluğa ulaşmıştı. (Meryem: 19/55)
İbrahim, İshak, Yakup ve Lut peygamber zamanında zekât: “Onları emrimizle yol gösterici rehberler kıldık. Kendilerine hayırlı işler yapmayı, namaz kılmayı, zekât vermeyi vahyettik. Onlar bize ibâdet edicilerdi.”(Enbiya: 21/73)
Allah, İsrail oğullarına da zekâtı emrettiğini şöyle bildirir: “Hani İsrail oğullarından, Allah’tan başkasına ibâdet etmeyin. Anaya, babaya, hısımlara, yetimlere, yoksullara iyilik yapın. İnsanlara güzelliklere söyleyin. Dosdoğru namaz kılın. Zekâtı verin diye emretmiş teminatlı söz almıştık. (Bakara: 2/83)
Kur’ân-ı Kerîm’de biz Müslümanlara zekâtın farz olduğunu bildirir müteaddit âyet vardır. Bunlardan birinin meali şöyledir: “Namazı dosdoğru kılın, zekâtı verin, kendiniz için önden ne hayır yollarsanız, Allah ne yaparsanız kemaliyle görücüdür.”(Bakara: 2/110)
Peygamber sallallahü aleyhi ve sellem İslâm’ın şartlarını bildiren hadis-i şerifinde şöyle buyurmaktadır: “İslâm beş şey üzerine bina edildi. Allah’tan başka ilâh yoktur, Muhammed
Allahın Rasûlüdür diye şehâdet etmek, namaz kılmak, Ramazan orucunu tutmak, zekât vermek, haccetmek.”(Riyâzü’s Sâlihînin: 2/472, No: 1211)
Kur’ân-ı Kerîm’de 37 yerde namazla birlikte zikredilen zekât, kesin bir emri ilâhidir. Farz olduğu kitap ve sünnetle sabittir. Zekât vermek zengin mü’minin vazifesi ve vasfıdır. Kâfir inkârı, münafık nifakı, mü’min imânı ve bu imânın ışığında yaptığı ibâdetleri ile temayüz eder.
“Öyle mü’minler ki zekâtı verirler.” (Mü’minûn: 23/4)
“Öyle adamlar vardır ki, onları ne ticaret, ne alışveriş Allah’ı zikretmekten, namazı kılmaktan, zekâtı vermekten alıkoyamaz. Onlar kalplerinin ve gözlerinin dehşete düşeceği günden korkarlar”. (Nur: 24/37)
“İmân edip iyi ameller işleyen, namazı kılan ve zekâtı veren kimselerin, Rableri katında muhakkak mükâfatları vardır ve onlara hiçbir korku yoktur. Mahzun da olacak değillerdir.”(Bakara: 2/277)
Görülüyor ki, zekât vermek, Müslüman zenginlerin vazifesidir. Bu vazifeyi yerine getirdiği zaman “Zekât verenler” sınıfından olacaktır. Aksi hal, elîm neticeyi meydana getirir ve mü’mini,
mü’min olmayanların durumuna düşürebilir. Dinimizin yüce emirlerini yapmayanlar, Allahın dünyevî ve uhrevî bahşettiği ilâhî lütuflardan kemaliyle nasiptar olamaz. Kalp huzuru ve
ibâdet neşvesini bulamazlar. Aksine Allah’ın yüce emirlerini yapmadıkları, Kur’ân-ı Kerîm’in sesini dinlemedikleri için ilâhî ceza ile karşı karşıya kalırlar.
Zekât gerek verilişindeki samimiyet gerekse ferdî ve içtimaî hayattaki tesiri ile Allah’ın emirlerini tatbik etme nispetinde mü’mine yararlı olur. Allah’ın “Zekât veriniz” emrine uyanlar,
servetinin dünyevî, uhrevî faydalarını görürler. Zekât farizasını eda etmeyen mü’minler ise her şeyden önce arzettiğimiz “Zekât veren mü’minler” vasfından uzaklaşırlar yahut mahrum kalırlar. Kur’ân-ı Kerîm’in zekât vermeyenleri tasviri zekâtverenleri tasvirinden başkadır ve calib-i dikkattir: “Onlar ki zekât vermezler. Onlar âhireti inkâr edenlerin ta kendileridir.” (Fussilet: 41/7)
Zekât vermemek, âhirete inanmayanların, Allah’a Kur’ân-ı Kerîm’in hükümlerince kulluk yapmayanların bir vasfıdır. Mü’min inancında şüpheye düşmedikçe ibâdeti noksan da olsa,
itikadımızca ona kâfir diyemeyiz. Ama Allah’ın yüce emirlerini ifa etmeyerek mü’minde bulunmaması gerekli vasıflara yönelmek ve sahip olmak da son derece tehlikelidir. Kâfirler hakkında inen âyet-i kerimenin verdiğimiz mealinin
şümulüne, kulluk vazifesini unutanların da zamanla girmeyeceğine belgemiz ve teminatımız yoktur. Zekât vermemek, Allah’ın verdiği serveti, kazancı nefsimize hasretmek ve fakirin, muhtaç olanların haklarını gasp etmek aklı başında olan bir mü’minin hareketi olamaz.
Allah’ın kudretine bütün varlığı ile inananlar, kulluk vazifesinde bîgâne kalanların uğrayacakları acıklı durumları bilirler. Çünkü sonsuz kudret sahibi olan Allah Kur’ân-ı Kerîm’inde her şeyi açık ve kesin olarak bildirmiştir. İşte âyet mealleri: “Altını ve gümüşü yığıp ve biriktirip de onları Allah yolunda harcamayanlar yok mu? İşte bunlara pek acıklı bir azabı müjdele.” O gün bunlar, üzerlerinde (yakılacak) cehennem ateşinin içinde kızdırılacak da o kimselerin alınları, böğürleri ve sırtları bunlarla dağlanacak. İşte bu (denilecek) nefisleriniz için toplayıp sakladıklarınız. Artık saklayıp istif ettiğiniz bu nesnelerin (acısını haydi) tadın.”(Tevbe 9/34, 35)
Peygamber sallallahü aleyhi ve sellem Efendimiz’in zekât vermeyenlerin âhiretteki durumlarını anlatışı da şöyledir: “Zekâtını vermeyen altın ve gümüş sahiplerinin Kıyâmet gününde bu malları ateşten bir zincir olur. O bunlarla cehenneme atılır. Bu ateşten zincir onun yüzünü, yanlarını ve arkalarını dağlar. Bu ateşten zincir soğuduğunda tekrar eski haline (yani ateş haline ) döner. Bizim dünya senemizle elli bin sene kadar olan Kıyâmet gününde, insanlar arasında hesap görülünceye kadar bu hal tekrar olunur. Hesap bittikten sonra ya cennetin veya cehennemin yolunu tutar.” (Riyâzü’s Sâlihîn, 2/479, Diyanet Yayını)
Peygamber sallallahü aleyhi ve sellem’e bir kadın gelmiş, beraberinde kızı da varmış ve kızının kolunda altından iki tane bilezik de bulunuyormuş. Rasûlullah kadına; “Bunun zekâtını
veriyor musun?” diye sormuş, kadın da; Hayır cevabını verince; “Bunlara karşılık Kıyâmet gününde Allahın sana ateşten iki tane bilezik takmasına memnun kalır mısınız?” buyurmuşlar. Bunun üzerine kadın, derhal bileziklerini atmış. (Selâmet yolları, 2/370, Sönmez Yayını)
İnsanların kabiliyetleri, içtimaî mevkileri, malî vaziyetleri ve bedeni durumları değişiktir. Üstün kabiliyetli olanlar, geri zekâlı bulunanlar vardır. Zenginin yanı sıra fakir, sağlamın yanı sıra da son derece hasta, çalışamayacak durumda olanlarla karşı karşıyayız. Cemiyeti teşkil eden fertlerin farklı durumlarda bulunması Cenab-ı Hakk’ın takdiri iledir. Hikmetleri vardır. Farklılık içerisindeki insanların huzur içerisinde yaşayabilmesi Allah’a ve cemiyete karşı vazifelerini yapabilmesi ile mümkündür.
Zenginlik cemiyette içtimaî yardımlaşmada çok mühim bir âmildir. Kimsesiz, yoksul, sakat, bakıma muhtaç olanların, geçim sıkıntısı çekenlerin de yaşamaları tabii haklarıdır. Bu yaşamaya müspet yönde istikamet verecek olanlar zenginler ve devlet idarecileridir. Önce zenginleri zikrettik. Çünkü zengin gelir ve gideri arasındaki muvazene gibi cemiyette fakirlikle zenginlik arasında ölçülü bir münasebetin tesis edilmesini kendisine görev bilecektir. Yoksula yardım, işsize iş imkânları temin etme, servetini içtimaî hayatın bir bütün halinde gelişimi için kullanma zenginin vazifesidir. Zengin bu vazifeyi yapmadığı zaman, servetini nefsine, eğlencesine, içki veya kumarına sarf ederek, yahut da cimrilik bataklığında bekçilik vazifesi görecektir. Fakir, yoksul ve muhtaç olanların durumu daha da kötüleşecek, kıskançlık, servet düşmanlığı başlayacaktır.
Bugün sosyalistlerin (komünistlerin) dünyada ve Türkiye’de yaptıkları, gafil zenginlerin gafleti neticesinde servet düşmanlığını ve fukaralığı tahrikten başka bir şey değildir. Zenginlerin
vazifelerini yapmaları sonucu idarecilerin de bu durumu takviye edici ve tedbir alıcı tutumları, içtimaî hayattaki huzura ve muvazeneye devamlılık verir.. Zengin serveti fuhşiyyatta kullanırsa, fakir de yoksulluğunu ve çaresizliğini zengine kıskançlık duymada kullanırsa, idareciler de her zaman birbirini takip eden darbelere yahut cemiyet ideolojik akımların kucağına atmaya maruz kalır.
İslâm bizden nefes alışımızın bile hesabını soracaktır. Elbette zengin Allah’ın kendisine verdiği servetinin hesabını verecektir. Müslüman zengin Allah’ın emrettiği şekilde servetini kullanmakla hesabını verebilir. Muhtaç olanlara yardım, dinin ihyası için mücahede, İslâm yurdunun imarı için faydalı yatırım, infak, sadaka-i fıtır ve zekât Müslüman zenginin servetinin hesabını verme yoludur. Helal yoldan kazanç, haram yoldan sakınma hesap vermede temeldir.
Zekâtı zengin Müslümanlar verecektir. Zekâtı vermek yahut vermemek zengin Müslümanın kendi isteklerine bırakılmamıştır. Zekâtı verme nispeti (miktarı), yolu, sarf mahalli, kitap ve sünnetle tespit edilmiştir. Zengin kitab’a ve sünnete uymak mecburiyetindedir. Zekât miktarı, aslında zengin Müslümanın kendisinin değildir. Zekât miktarı fakirin, yoksulun ve muhtaç
olanların hakkıdır. Zekât miktarı, zenginin servetine karışmış fakirlerin hakkı ve
hissesidir. Zengin, zekât miktarında tasarruf hakkına sahip değildir. Zekât miktarını hak sahibi fakirlere vermezse, fakirin hakkını zenginden alıp hak sahibine vermek İslâm’da idarecilerin aslı vazifelerindendir. Fakir’in zenginin servetinde olan bu hakkı konusunda Cenab-ı Hak şöyle buyuruyor: “Hem dilenen, hem de iffetinden dilenemeyenler için, onların mallarında belirli bir hak vardır.” (Me’âric: 70/24-25)
Zenginin malındaki fakir hakkında şöyle bir örnek verilmektedir: “Zenginin sürüsüne bir fakirin koyunu karıştı. Koyun zenginin olamaz. Sürüye karışan koyunla cepteki fakirin hakkı ve hissesi aynı durumdadır. Koyunu vermemek bir gasp olduğu gibi zekâtı vermemek de bir gasptır. Fakirin boğazını sıkıpparasını almak ne ise, zekâtı vermemek odur.”(Selâmet yolları 2/333)
Peygamber sallallahü aleyhi ve sellem, Muaz hazretlerini Yemene gönderdiğinde şöyle buyurdu:
“Onları Allah’tan başka ilâh olmadığına, benim Allah’ın Rasûlü olduğuma şehâdete davet et. Eğer onlar itaati kabul ederse, onlara her gün gece ve gündüz beş vakit namazı
Allah’ın farz kıldığını bildir. Bunu da kabul ederlerse, zenginlerinden alınıp fakirlerine verilecek zekâtı da Allah’ın farz kıldığını onlara açıkla.”(Riyâzü’s Sâlihîn, 2/474, No: 1213)
Hz. Ebu Hureyre anlatıyor: Rasûl-i Ekrem vefat edip yerine Ebu Bekir halife olunca, Arapların bir kısmı dinden döndü, bir kısmı da zekât vermekten imtina etti. Hz. Ebu Bekir onlarla muharebe etmeye kalkmıştı. Bunun üzerine Hz. Ömer: “Onlarla nasıl muharebe edeceksin? Hâlbuki Rasûlullah sallallahü aleyhi ve sellem; Lâ ilâhe illallah deyinceye kadar halk ile muharebe etmeye memur edildim. Şehâdet getiren kimse, Hakkullah müstesna olmak üzere malını ve canını benden muhafaza etmiş olur, kalbî inanışları hakkındaki hesapları Allah’a aittir” buyurdu, diye itiraz etti.
Ebû Bekir hazretleri: Allah’a yemin ederim ki namazla zekâtı birbirinden ayıran kimse ile behemehâl harp ederim. Çünkü zekât malın hakkıdır. Yine Allah’a yemin ederim ki, Rasûlullah’a
verdikleri deve yularını vermezlerse bu yüzden onlara harp açarım”dedi. Bunun üzerine Hz. Ömer: “Allah’a yemin ederim ki, bu hususta Allah Ebû Bekir’in kalbini aydınlatmış olduğunu
gördüm ve hak olduğunu anladım” buyurdu. (Riyâzü’s Sâlihînin, 2/476, No: 1215)
Zenginin malındaki fakirlerin hakkı olan zekâtın yerine getirilmesinde İslâm devletlerinin üzerine düşün görevler vardır. Devr-i saadette idare bu görevleri yerine getirmiştir, fakir,
yoksul, muhtaç olanlara bugün söz konusu edilen “İşsizlik Sigortası”nın çok ilerisinde verimli olan “Beyt-ül Mal”ın zekât fonundan maaş bağlama fiilen tatbik edilmişti. Cemiyette ne dilenen vardı, ne de aç kalanlar.
“Komşusu aç iken geceleyen bizden değildir.” Hadis-i şerifinin ışığı altında sakat, çalışamaz durumda bulunan ve yoksul olanlara yardım etmek zengin Müslümanların adeta yarış alanı
idi. Ne açlıktan kıvranan vardı, ne de malına mülküne mağrur olan. Zekât şuuru, yardımlaşma ruhu cemiyete hâkimdi. Cemiyete Allah sevgisi, Kur’ân hükümleri yön veriyordu.. İhlâslı kalp sahiplerinin cemiyet içerisindeki davranışları tam bir İslâmî yaşayış karakterini taşıyordu: “Bilmiş ol ki zekâtta gözetilen iki maslahat ve menfaat vardır.
1- Birisi nefsi tezkiye ve temizlemeye aittir. Çünkü nefis en kötü ahlâk olan pintiliği taşımaktadır. Bu nefis âhirette de zararlıdır. Zira pinti insan öldüğünde kalbi mala takılı olarak ölür ve bundan dolayı da azap çeker. Amma zekâtı vermek suretiyle pintiliğini giderir ve nefsini vermeye alıştırırsa elbette ki bu nefis için faydalı olur.
Allah’a inanmak ve ona boyun eğmekten sonra en faydalı ahlâk da nefsin cömertliğidir. Çünkü nefsin Allah’a tezellülü, nasıl Allah’ın ceberut ve azametine yönelişse, cömertlik de aslında değersiz olan dünya mallarından kaçıştır. Cömertliğinin aslı, behimi olan mülkiyeti ezmek ve onun insana hâkim olmasını önlemektir. Bunun en güzel belirtisi ise ihtiyacı olduğu halde
verebilmek, zulmedeni bağışlamak, âhirete yakinen inandığı için dünya sıkıntılarına göğüs germek ve hiçe saymaktır.
Bütün bunları peygamber sallallahü aleyhi ve sellem emretmiş, bunların içinde en önemlisi olan mal vermeyi de bir takım kayıt ve şartlarla sistemleştirmiştir. Aynı zamanda mal verme Kur’ân-ı Kerîm’de namaz ve imânla bir arada zikredilmiştir.
2-İkincisi de şehre ve toplama ait olan maslahat ve menfaattir. Bir köy, bir şehir ve bir kasabada elbette zenginin yanında fakirler de bulunur. Şâyet fakirlere yardım eli uzatmak olmasa
onlar perişan olur, icabında açlıktan ölürler. Bir hususta adı geçen yerleşme yerlerin idaresi maddî imkâna bağlıdır. Söz konusu yerlerin idarecilerin maişeti de kendileri için çalışıp çabaladıkları yerin halklarına aittir. Müşterek harcamalar ise muayyen şahıslara ağır gelir. Öyle ise bütün halk tan muayyen vergilerin alınması meşrudur.” (Kitap ve Sünnetin Işığında 4 rükün Sh: 124)
Zekâtın fakir’in, yoksulun satın alma gücünü artırır. İhtiyacını giderici para eline geçtiği zaman fakir alışveriş yapacak, piyasada arzusu artacaktır. Bu ise piyasanın gelişmesine sebep olur.
Doğrusu, maddî kıymetleri başkaları ile paylaşmakla bir Müslüman yalnız ruhî bir fayda sağlamaz, fakat aynı zamanda maddî bir fayda da sağlar. Çünkü Müslüman zenginler Allah’ın
emirlerine itaatle mükerrer olarak fakirlere zekât ve sadaka verince fakirlerin satın alma kudretlerini çoğaltmış ve onları başka suretle satın alamayacakları zarurî hayat maddelerini satın
alabilecek hale getirmiş olurlar. Bu zarurî hayat maddelerine karşı olan talebi artırır ve bu talebi karşılamak için fabrikalar kurulur. Üretim çoğalır, fakire fabrikada iş bulunur, bu sebeple daha çok satın alma kudreti, daha çok talep, daha çok fabrika, daha çok iş saha ve daha çok satın alma kudreti müşahede edilir.
Bütün millet zenginler ve müteahhitlerle beraber her sahada muvaffak olur ve saadete kavuşur. Zenginler ve fakirler bir nispet dâhilinde günden güne zenginleşirler. (İslâmiyet ve komünizm bir
birine zıttır, Sh: 31, Bedir Kitapevi. İst. )
Zekâtla ihtiyaçların sahiplerin ihtiyacı karşılanır. Böylece zekât içtimaî nizama, asayişe sebep olur. İnsanlar arasında geçim farkı vardır. Böyle olmasa da herkes malca geçimse eşit olsa işler
yürümez. Zengin işini gördürmek için fakire, fakir geçimini temin zengine muhtaçtır. İşte bu geçim farkı insanlar arasında yardımlaşmayı gerektirmektedir. Hayat ancak yardımlaşma
devam eder.
İslâm’da yardımlaşma içtimaî bir esastır. Yardımlaşma kısmen iyilik yapmaya bağlanmıştır ki, müstehap olan sadaka bu kısımdandır. Yardımlaşma kısmen de farz ve vacip kılınmıştır. Farz olan zekâtlar zenginlerin mallarında fakirin de bir hakkı olduğu ilan olunuyor, zenginlerin servetlerinden muhtaç olanlara bir hisse ayrılıyor. Borçlular, gaziler, yolcular istihkaklarına binaen zekâttan faydalanıyorlar. İşte zekât, zenginin malları ile muhtaç olanları gözetiyor.
Herkes meşru surette kazandığı servete müstakilen malik olmakla beraber bundan muayyen bir kısmını Allah’ın tayin ettiği mahalle sarfetmeye mecbur tutuluyor. Bu da cemiyet fertlerinden bir takım muhtaçlara dağıtılıyor veya kamu yararı yerlere tahsis ediliyordu.
Zengin servetini istediği kadar çoğaltır, yalnız muhtaç olanları hissesiz bırakmaz. İslâm “Güçlüler yaşar, zayıflar kalkar” düsturunu kaldırıyor, yerine Kardeşlik ve sevgiyi yerleştiriyor. Bunu kuvvete değil, hakka bağlıyor. Muhtaçlara zenginlerin servetlerinden bir kısmını mürüvvet olarak değil, belki edası vacip bir hak olmak üzere dağıtımını emrediyor.
Zekâtla, çalışmayı faydalı kılmakla ve daha pek çok şeylerle iktisadî buhranların önüne geçiyor. Zekât bulunmasa fakir ihtiyaçlarını zenginden faydalanmaya mecbur olur. Bir defa istemekle alırsa ne âlâ, alamazsa zorla. İcabedince ölüm ile almaya mecbur olur. Artık ne can, ne mal, asla tecavüzden masun kalmaz. İçtimaî nizam bozulur, asayiş kalkar. İşte zekâtla hısızlık, adam öldürmek, çalmak, çırpmak, yağma etmek gibi birçok fenalıklar yok olur. Can da mal da tecavüzden korunmuş olur. Memleketler mamur, kullar müsterih olur.
Zenginler İslâm başları hükmündedir ki fakirleri dilencilik gibi bir zilletten alıkoyarlar. İrtibat, birlik yardımlaşma zekâtın mustahsen faydalarındandır. Hulasa zekât, içtimaî büyük menfaatleri bulunan bir ibâdettir. Zekâtta niyet ve ihlâs esastır. Fakir, “Zekât benim hakkımdır” diyen zenginin servetine ve kazancına tasallut edemez Zekâtın verilmesinde müdahaleci olan devlettir. Zekâtın toplanılması, sarf yerlerine ulaştırılması bu devletin vazifesidir. Ancak önce daha önce belirttiğimiz gibi vazife bizzat zekât verecek durumda olanlara düşmektedir. Servet Allah’ın
bir lütfüdür.. Dünya hayatının ziynetidir. Cennete ulaşma imkânlarından biridir. Ama servet, Allah tarafından tespit edilen hakkı ödenmediği takdirde cehennemin ateş halkalarından biri de olabilir. Yazık onlara…