İMAM-I BUHARİ

Ailesi
Adı: Muhammed, baba adı: İsmail’dir.
Kabilesine izafeten el- Cûfi, doğduğu yere izafeten de el- Buhari denir.
Tanımı şöyledir: Muhammed bin İsmail el-Cufi, el-Buhari.
Kısaca “Buhari” diye anılır ve bilinir.
Buhari’nin dedesisini adı İbrahim’dir. Onun babasının adı da Muğîre’dir.
Muğîre, Cûfe kabilesinden olan Buhara valisi “Yemân”ın huzurunda Müslüman oldu.
Mûğire’nin babası Berdizbeh Mecusi idi ve bu din üzere öldü. İmam-ı Buhari, Hicrî 194, Milâdî 810 yılında Buhara’da doğdu.
Gayretin ve Güzel Yaşayışın Hakim Olduğu Toplum
Buhara bölgesi; İmam-ı Buharî doğduğu zaman; din gayretinin en yüksek, dînî yaşayışın son derece güzel olduğu, İslâmî ilimlerin ve irfanın baş tacı edildiği bir yerdi.
İmam-ı Buhari’nin mensup olduğu Cûfe Kabilesi büyük ve asil bir kabile idi.
Cûfe Kabilesi, Buhara ve Maveraünnehir’de son derece gayretli çalışmaları ile Müslümanlığı yayan, öğreten ve yerleştiren bir kabile idi.

Şimdi O Diyar
Bölgenin Müslümanlaşmasını sağlayan, İmam-ı Buhariler gibi insanları yetiştiren Cûfe kabilesinden şimdi kimler vardır? Varsa ne haldedirler?
Komünist idarenin hakimiyetinden sonra ilim ve irfan adamları adına o diyarlarda ne kalmıştır?
Sovyet Rusya’nın çöküşünden sonra o diyarlara gidip gelenler söylüyorlar: Bir hiç…
Kur’an-ı Kerim’de Allah bildirmiyor mu? Müslümanlığımızın devamı için iman lazım. İbadet lazım. İslâmî edep ve ahlak lazım. Din gayreti lazım. Allah yolunda canla başla çalışmak lazım. Birlik ve beraberlik lazım. Gerekirse savaşmak lazımdır.
Din gayreti terk edilir, ilim, edep, ibadet ve ahlak unutulur, birlik ve beraberlik yok edilirse Müslümanlık yaşanılamaz.
Müslümanlığın yaşanmadığı yerlerde, Müslüman olmayanlar hakim olar. Rus çarlığı ve Komünist idare; din gayreti yok olmuş, birliği ve beraberliği kalmamış Orta Asya ve Kafkasya Müslüman diyarlarına parça parça hakim olmadı mı?
Batılı sömürgeciler, İslâm memleketlerine parçalanmış, din gayreti kalmamış, bencil, birbirleri ile kavgalı sözde Müslüman idareciler sebebiy le hakim olmadılar mı?
Allah’ın Yardımı
Allah’ın dini İslâm; din gayretinin bulunduğu, Allah yolunda canla başla çalışılan yerlerde yaşanılır ve korunur. Allah, Kur’an-ı Kerim’de mü’minlere yardımını onların Allah’ın dinine
yardımına bağlamıştır.
Allah şöyle buyuror:
“Ey iman edenler! Eğer siz Allah’a(Allah’ın dinine) yardım ederseniz, O da size yardım eder,
ayaklarınızı kaydırmaz.” (Muhammed: 47/7)
Merhum şehid Seyyid Kutub, ayet-i Kerim’enin açıklamasında şöyle der:
“Kendilerini Allah uğruna adayıp gizli açık hiçbir şeyi O’na şirk koşmayıp, ruhlarında Allah’tan başka hiçbir şeyin sevgisine yer bırakmayıp, sevdikleri ve beğendikleri her şeyden çok Allah’a sevgi besleyip, arzu ve isteklerinde, gizli açık bütün faaliyet ve çabalarında O’nun hükmüne ram olmalarıdır.
İşte Allah’a yardımın ifade ettiği mana budur.”
Elmalılı merhum Hamdi Yazır da şöyle diyor:
İmandan sonra siz Allah’ın emirlerini yerine getirmek, rızasına ermek için size şart kılmış olduğu niyet ve gayretlerinizi sarf etmek suretiyle dinine hizmet ederseniz, Allah size yardım eder, sizi düşmanlarınıza galip ve muzaffer kılar ve ayaklarınıza sıkı bastırır, harp meydanlarınızda,
cihad mevkilerinde ayaklarınızı kaydırmaz, sebat ve metanetle payidar eder.”
Merhum Mehmed Vehbi Efendi de şöyle der:
“Bu ayette Allahü Teâlâ’nın mü’minlere nusreti (yardımı); mü’minlerin
Allah’ın dinine yardım etmelerine bağlı olunmuştur.
Allah’ın dinine Müslümanların yardım etmesine gelince; dinin ilasına(yüceltilmesine) çalışmak ve ahkamını gerek kendi nefsinde gerek sairleri(başkaları) hakkında tatbike uğraşmak ve Rasûlullah’ın sünnetine tamamıyle yapışmaktır.”
Allah’ın emirlerine uyulsaydı, Peygamber’in sünnetine tamamıyla yapışılsaydı Rusya Orta asya ve Kafkasyaya, sömürgeciler de İslâm dünyasına hakim olamazlardı. Çünkü Allah’ın emirlerine uyanlar, Peygamber’in sünnetine yapılaşanlar, birlik olurlar, düşmanlara karşı tedbir alırlar, düşmanlarından daha kuvvetli olurlar, üstelik Allah’ın yardımına kavuşurlar.

Allah’ın emirlerine uyulsaydı, Peygamber’in sünnetine uygun hareket edilseydi, bir zamanlar ülkemizde din eğitimi yasak edilemezdi, Ankara şehrinin caddelerinde “Kahrolsun şeriat” diye kimse bağıramazdı. İmam Buharî zamanında İslâm öğreniliyor, İslâm’la insanlar eğitiliyor ve yetiştiriliyordu.
İmam Buharî zamanında İslâm yaşanılıyor, İslâm uygulanıyor, İslâmî hava teneffüs ediliyordu. Her şeyin İslâm’a göre düşünüldüğü ve yaşanıldığı Buhara’da insanlar Müslümanca yetişiyor ve Müslümanca yaşıyorlardı.
Babası
Biz konumuza dönelim. İmam Buharî’nin babasından bahsedelim.
İmam Buharî’nin babası İsmail, dindar, ilim ve irfan sahibi, duası makbul, müttaki bir zattı. Zengindi. Ticaretle uğraşırdı. İlimde ilerlemişti.
İlim öğretme ve ticareti birlikte yürütürdü. ‘Malının hepsi içinde şüpheli yoldan hasıl olmuş tek dirhem bilmiyorum’derdi
Hammad İbni Ziyad, İbn Mübarek ve İmam Malik’ten hadis öğrenmişti. Bir hadis alimi olarak bilinirdi. Dördüncü tabaka hadis ricalinden sayılırdı.
Baba İsmail çok yaşamadı, öldü. Oğul Muhammed el-Buhari çocuktu, küçüktü, babasını bilemedi fakat annesinin yanında ilim ve takva evinde büyüdü yetişti. Babasının iyilik ve özellikleri onda mevcuttu.
Annesi
Annesinin terbiyesinde eğitildi. Örnek bir çocuk ve talebe oldu. Annesi de babası gibi dindar, bilgili, şuurlu bir Müslümandı. O da kocası gibi duası kabul olanlardandı.
Buhari ilk bilgileri annesinden aldığı gibi Müslüman yaşayışı da annesinde gördü. Çocuk yaşta Müslüman olarak yaşamaya başladı. Anne; çocuğu doğuran, büyüten, fiziki gelişimini sağlayan, ruh yapısını şekillendiren, iman ahlakı, edeb sahibi yapan, Müslüman yaşayışta onun önderi olan kişidir. Böyle bir anne için Peygamberimiz “Cennet annelerin ayakları altındadır” buyurmuş ve annelerin toplum içinde en saygıya değer varlık olduğunu bildirmiştir. ( Kşfül’hafa, 1/335, no: 1078)
İnsan için, insanlar arasında ilk sevilecek, ilk sözü dinlenecek ve ilk itaat edilecek annedir.
Anneye kötü söz söylenmez, anneye kötülük yapılmaz, anneye el kaldırılmaz, anne’ye öf bile denilmez.
Anneye iyilik yapılır, anne hoş tutulur. Dine aykırı istekleri olursa yerine getirilmez, dine aykırı emirleri yapılmaz. Böyle halde bile ona kötü davranılmaz. Baba da öyle.
Cennet ayaklarının altında olan anneler, Müslüman annelerdir. Müslüman anneler insanlık camiasında en muteber yerdedir. Baş tacıdır.
Anne Müslüman olmazsa, Müslüman olarak yaşamazsa, onun kötülüğünün yok ettiği ilk insan çocuğu olur.
Peygamberimiz şöyle buyurur:
“Her insanı annesi fıtrat üzere doğurur. Sonra annesi, babası onu Yahudileştirir, Hrıstiyanlıştırır veya Mecusileştirir.” (Muhtarul’ehadis: 112)
Eğer annesi babası Müslüman iseler, çocuk da Müslüman olur
Fıtrat; çocuğun doğduğu zaman aldığı sıfattır. İbn-i Hacer “fıtrat İslâm’dır” diyor. Asıl olan İslâm’dır. Küfür ve şirk arizidir. Sonradan olmalıdır.
Anne Müslüman olacak, çocuğunu da Müslüman olarak yetiştirecektir. Asıl olan budur.

Din Dışı YaşayanAnneler
Bunun aksine uygulamalar din dışına çıkmaktır. Din dışında yaşayan anneler hem kendilerini hem çocuklarını hem de içerisinde yaşadığı cemiyete en büyük kötülüğü yapmış olurlar.
Kötü örnek oluşa iki örnek vermek istiyorum:
Bir arkadaşım İstanbul’a oğlunu ziyarete gidiyor. Namazlarını oğlunun evinin yanındaki camide kılıyor. Zaman zaman ilkokula giden torununu da namaza götürüyor. Gelini ona şöyle diyor:
“–Baba oğlanı camiye götürme, namaza alışır…”
İşte bu anne çocuğunu ateşe atan annedir.
Bir başka misal vereyim;
“Bir zaman devlet lisan okuluna devam ediyordum. Bir teneffüste kantinde İngilizce hocası ile çay içerken, yanımıza Fransızca hocası hanım geldi. Yanında sevimli mi sevimli 4-5 yaşlarında kız çocuğu vardı. İngilizce hocası çocuğu sevdi. Annesi şimdiden dil öğrensin diye Fransızca
şarkılar öğretiyoruz, dedi. İngilizce hocasının isteği üzerine çocuk Fransızca bir şarkı söyledi. Alkışladık.
Ben, annesine “bir şey sorabilir miyim?” dedim. İngilizce hocası yüzüme baktı, anladım diyordu. Annesi sor dedi. Tabii ne soracağımı bilmiyordu. Belki de Fransızca bir şey soracağımı zannediyordu.
Çocuğa “Seni kim yarattı?” dedim. Arkasından da ekledim. “Kimin kulusun?” Çocuk bir bana baktı bir de annesine. . Bir sessizlik oldu. Zil imdada yetişti, derse girdik. Bu da annedir. 4-5 yaşındaki çocuğunu yabancı bir kültüre teslim ediyordu.
4-5 yaşında İmam-ı Buharî anne ocağında Allah’ın kitabını Kur’an-ı Kerim’i ezberliyordu. Belki de hafız olmuştu. Bizim hanım öğretmenin
çocuğu Fransızca şarkı söylüyordu, ama kendini yaratanı bilmiyordu. Böyle anneler, “Cennet annelerin ayakları altındadır.” hadis-i şerifinin dışında kalan annelerdir.
Buharî, ilk tahsilini annesinden aldı. Kur’an-ı Kerim’i okudu, hafız oldu.

Eğitimin Merkezinde Kur’an Vardır
Kur’an-ı Kerim, Müslüman’ın hayat kitabıdır. Onu okuyacak, emir ve yasaklarını öğrenecek, hayatına ona göre yön verecek ki, dünya ve ahrette bahtiyar ve mesut olabilsin. Bunun için Kur’an-ı Kerim’de Allah’ın
ilk emri “Oku” dur. (Alak: 96/1)
Allah, Peygamberimiz’e şöyle söylemesini emrediyor:
“Bana Müslümanlardan olmam ve Kur’an okumam emredildi.” (Neml: 27/91, 92)
Peygamberimiz’e Kur’an okumak emredildiği gibi, bütün Müslümanlara da okumak emredilmiştir. Emir okumakla kalmıyor, ona sımsıkı sarılmayı da emrediyor:
“Sen sana vahiy edilene sımsıkı sarıl. Şüphesiz sen doğru yoldasın.” (Zuhruf: 43/43)
“Rabbinizden size indirilene (Kur’an’a ) uyun. Onu bırakıp da başka dostların peşinden gitmeyin.” (Araf: 7/3, bak, Ahzab: 33/2)
İslâm’da eğitim ve öğretimin esasında ve merkezinde Kur’an-ı Kerim vardır. Eğitim ve öğretim Kur’an-ı Kerim’le başlar. Eğitim ve öğretim Kur’an-ı Kerim’e göre programlanır ve uygulanır.

Scroll to Top