HANGİ MEVSİMDİR
Sabahta, seherde esen ey yeller!
Söylen, bizim iller hangi mevsimdir?
Şimdi, gurbet elde açıyor güller;
Söylen, bizim iller hangi mevsimdir?
Yüce dağlar, kara kıştan bıktı mı?
Karları eriyip, sular aktı mı?
Sürüleri, yaylalara çıktı mı?
Söylen, bizim iller hangi mevsimdir?
Pınarlardan, sular çağlaşıyor mu?
Körpe kuzuları, meleşiyor mu?
Seven, sevdiğiyle söyleşiyor mu?
Söylen, bizim iller hangi mevsimdir?
Yaz geldi de harman, hasat oldu mu?
Emek veren, karşılığın’ aldı mı?
Güz geldi de, açan güller soldu mu?
Söylen, bizim iller hangi mevsimdir?
Kar yağdı da, bastırdı mı dalları,
Susturdu mu, şakıyan o dilleri,
Kapandı mı, gurbet il’in yolları;
Söylen, bizim iller hangi mevsimdir?
Deyin hele! Dostlar bizi andı mı?
Yücelerden akan sular, dindi mi?
Bizimle gidenler, geri döndü mü?
Söylen, bizim iller hangi mevsimdir?
Necatî, dön artık seni, özler var!
Günleri sayarak, yolun gözler var,
Sana, nice, söylenecek sözler var;
Dosttan bize “gel” olduğu mevsimdir.
24.03.1972/Erzincan
48
BİR AN Kİ O
Bir yer ki; orada inler nâmeler,
Bir yer ki; orada vîran hâneler,
Bir yer ki; orada tüm kâşâneler,
Bir yer ki; orada yenir nâneler.
Bir mevsim ki; canlanır açar dallar,
Bir mevsim ki; çınlar ovalar, beller,
Bir mevsim ki; sarı yapraktır yollar,
Bir mevsim ki; beyazlanır yaylalar.
Bir güzel ki; andırır bahar yazı,
Bir güzel ki; dehşet savurur yüzü,
Bir güzel ki; çekilir onun nazı,
Bir güzel ki; insana kara yazı.
Bir pınar ki; dertlere devâ olur,
Bir pınar ki; şerlere menbağ’ olur,
Bir pınar ki; güzeller otağ’ olur,
Bir pınar ki; dertliler yatağ’ olur.
Bir zaman ki; onda açılır güller,
Bir zaman ki; onda coşar gönüller,
Bir zaman ki; onda susar bülbüller,
Bir zaman ki; onda kararır günler.
Bir sene ki; onda çocuktur zaman,
Bir sene ki; baştan eksilmez duman,
Bir sene ki; onda zamandır zaman,
Bir sene ki; pîr olur onda insan.
Bir gün ki o; gönül hicranlı gezer,
Bir gün ki o; saat yıl kadar uzar,
Bir gün ki o; kalemler kara yazar,
Bir gün ki o; onda kazılır mezar.
Bir an ki o; yaşamak sona erer,
Bir an ki o; hayat yeniden türer,
Bir an ki o; Kul şefaat’a erer;
Bir an ki o; Mü’min Cennet’e girer,
Allah’ım, Hak yolda; kıl bizi dâim,
İbâdet-tâatta; eyle sen kâim…
Necatî’nin, son sözün; şahâdet et;
Yoldaşın, îmân mekânın; Cennet et!..
50
DELİ GÖNÜL
Bahar olur, kuzu meler, gül açar;
Deli gönül, senin yazın nerdedir?
Tomurcuklar, neşe ve koku saçar;
Deli gönül, senin yazın nerdedir?
Çimen olur, yüce dağın yücesi,
Başka âlem, gündüzüyle gecesi,
Çözülmeye hazırdır, bilmecesi;
Deli gönül, senin yazın nerdedir?
Suları fışkırır, akar, devrilir,
Yaylasından, mis kokular savrulur,
Yüreciğim, yanar, yanar kavrulur;
Deli gönül, senin yazın nerdedir?
Kuzular oynaşır, atları kişner,
Öte yanda, çiftçi, toprağı işler,
Orda gerçek olur, hayaller, düşler;
Deli gönül, senin yazın nerdedir?
Kekikleri kokar, suları akar,
Nice güzelleri; yaylaya çıkar,
Onlardan birisi; yüreğim yakar;
Deli gönül, senin yazın nerdedir?
Niye sakin olmaz, senin başların,
Niye hiç şakımaz, senin kuşların,
Niye yaza dönmez, senin kışların;
Deli gönül, senin yazın nerdedir?
Bu ne bitmez keder; Solmaz düşünde,
Nice ummân, cûşa gelir, döşünde,
Bu ne namlı kardır, senin başında;
Deli gönül, senin yazın nerdedir?
51
AYAĞIM KANAR!
Kesekli tarlalarda, taşlı yollarda.
Çocukken;
Yalınayak yürürdüm; koşardım.
Mecbûri…
Ayakkabı ne gezer!..
Yumuş, buyruldu ise; ânında tutacaksın!
Gönderilen yerlere; koşarak gideceksin…
Tersi ne mümkün!..
Dokununca bir taşa,
Kâh, basınca dikene;
Ayağım kanar!…
Bir kaç adım atardım,
Tek ayakla; sekerek:
Hızımı kesene dek.
Bir şey gelmezdi elden…
Acıyla kıvranarak;
Otururdum oraya;
İçesine ağlardım,
Şööyle; boyun bükerek.
Oturup kalmak olmaz;
Kalkıp yürüyeceksin;
Hem içini çekerek…
04.05.1962
52
ANA
Bu dünyaya getiren;
Ana, her yaşta ana…
Anam; en yakın bana,
Anan; en yakın sana.
Kimi yalan ağlarken;
Gerçek ağlayan ana…
Gözlerinden dökülen;
Şu yaşlara baksana!..
Ona “öf bile deme”
Gücenebilir hâ; Hak…
Kimselere bırakma;
Ona, gözün gibi bak!..
O kadar önemli ki;
Onun, rızasın almak.
Ayakları altına;
Cennet’i sermiştir Hak!..
10.10.2010
53
HUZURA ERDİK
Yıllar kovaladı nice yılları,
Aşa aşa geldik tozlu yolları;
Nice yokuşları, nice belleri;
Aştık da yılların ardından geldik.
Usanmadık; gayret ettik, sabrettik;
Engelleri; birer, birer devirdik.
Istıraplar dindi; huzûr’a erdik;
Bunları Mevla’nın, nîmeti bildik.
Aştık da; yılların ardından geldik.
06.06.1968 Vengicek (Vuslat)
54
ŞÜKRETTİM
Sevdim; bu sevgiyi tertemiz tuttum,
Sevildiğim için çok, çok şükrettim;
Hakka nice, nice dualar ettim.
Korku ile ümit ile sabrettim.
Bir an bile ümidimi kesmedim;
Mevlâ’mdan istedim, verdi; şükrettim…
08.06.1968
55
DOSTA MEKTUP -1 (*)
Lânet olsun bizi kıskanan göze,
Lanet olsun bize atılan söze,
Lanet olsun bizden çevrilen yüze;
Yüz karası mıyız cemiyetin biz!
Birer pırlantayız; Biz..Siz..Hepimiz…
10.10.1973/Erzincan
(*) (Kadim dostum; Mustafa AKSOY’a,
o günlerde gurbetten yazılan mektuplar)
56
DOSTA MEKTUP -2
Gurbet elde geçti yıllar;
Irak, dosta giden yollar,
Yaprağını döktü dallar,
Kar oldu yaylalar, beller.
Günler, aylar kolay geçmez,
Gurbet, daim sürüp gitmez,
Kara gün, kararıp kalmaz;
Kısmetse döner geliriz.
O günler, geri gelecek,
Güller, yine derilecek,
Mevsim, bahara erecek;
Bu hasretlikler bitecek.
01.01.1984/Gölhisar
57
DOSTA MEKTUP -3
Selam tabiîdir: Hak selamıdır.
Kulak ver arkadaş! Dost kelâmıdır.
Gönül esti, yağdı; puslandı yine,
Coştu yüreciğim, hislendi yine,
Gönül bahçeleri, sislendi yine;
Söylemeyen diller, paslandı yine.
Gel gönül çıkalım, dosta gidelim,
Şöyle, gönlümüzce sohbet edelim.
Konuşsun, dillerin pası açılsın,
Dökülsün mısralar; mâni saçılsın.
*****
Ketmetme ahvâli bildir ahbârı.
Bildir ki; bilelim hallerinizi…
Gül açtı, dalına bülbül kondu mu,?
Söyle, bekler var mı yollarımızı?
Kar kalktı da martta doğan kuzular,
Kırlarda koşuşup oynaşıyor mu?
Su yolunda, eli kınalı kızlar;
Biribirleriyle söyleşiyor mu?
Bizimle gidenler, geri döndü mü,?
Sevenlerin, gözyaşları dindi mi?
Gurbetteyiz, değişen yok burada;
Neler, neler oldu? bildir orada…
Ben, kısa yazdım’a, sen yaz uzunca;
Gidenlerden, gelenlerden bahseyle.
Acı-tatlı hiçbir şeyi saklama;
Ölenlerden kalanlardan söz eyle.
Daha da yaz, bilmem “istersen neyi”
Bilelim, biz yokken olan her şeyi…
Yine sonu geldi, bu mektubun da;
Yine, başlamadan bitti satırlar…
Ne çıkar; çok sözden, boş ifadeden;
İsmimizi gören, bizi hatırlar…
Sevmek güzel, sevilmekse pek âlâ;
Bizi sevenleri, severiz halâ!..
Tez yaz cevabını bekletme bizi;
Bizi bekletip de özletme sizi…
18.08.1988/Gölhisar
59
GÖLHİSAR YAYLASI
Temmuzda, şenlenir yaylanın yolu;
Toplanıp yaylaya göçer ahâli…
Koyun, kuzu yaylaları doldurur;
Her taraf, ormandır yer; yeşil halı.
Bizler de, katılıp yaylaya geldik,
Yaylada bir vakit, eğleşip kaldık,
Çadır kurduk, bir pınarın başına;
Burada, bir süre misafir olduk.
Pınarlardan, soğuk sular içilir,
Rengârenk çiçekler boy boy açılır,
Her taraftan, mis kokular saçılır;
Çıkıp dolaşılır, serden geçilir…
Niceleri geldi, yayla yayladı,
Niceleri seni, seyran eyledi,
Necatî namını destan eyledi;
Ömre bedel, şu Gölhisar yaylası.
07.07.1984 Gölhisar/Burdur
60
YAYLA
Çadırımız, yaylanın, yamacında kurulu,
Etekleri yerlere, kazıklarla vurulu.
Ardımızı verdik dağa, önümüzü güneşe,
Ardıçlarda uğultu, pınarlarda bir neş’e.
Bir yanda kızgın güneş, kavurur, sıcağıyla,
Sular, buz gibi akar; çam oluktan bir yanda.
Çobanların gür sesin işitince, sürüler;
Her yere dağılmışken; çabucak derilirler.
Ak kuzular oynaşır, çayırlarda neşeyle,
Sürüler suya iner, yanık kaval sesiyle.
Akşam olunca yayla ağır ağır sislenir;
Ocaklardan yükselen dumanlarla islenir.
Her şey sade bu anda, tabiat hep süssüzdür,
Bir çıt bile duyulmaz, şimdi her şey sessizdir.
Sade bir böcek öter; durmaz, serenat eder;
Bitmeyen nakaratlar, uzar da uzar gider…
Hülyâlara dalarsın; duygulanırsın bir an,
Saatler ilerlemez; artık durmuştur zaman…
Estikçe tatlı meltem; dokunur ılık ılık,
Coşkun akan sularla şarkı söyler çam oluk.
Yüce olur yaylada çam, ardıç ve çınarlar;
Geleceği düşünür, geçmişleri anarlar.
Bir ardıcın dibinde, çadır kurduk da kaldık;
Yaylada bin bir çiçek ve çam kokusun aldık.
“Elduran” denen çayı dağdan, taştan topladık;
Demleyip içince de türlü kokular aldık…
Dağ bel dolaştık, gezdik; seyrine doyamadık.
Kâh çıngırağa(*) bindik, çelik-çomak oynadık.
Tarihlerden taşar da gelir yayla kültürü,
Ancak yaşayan bilir; anlatılmaz bir türlü…
Solmaz, yaylaya çıktı; yaşadı o “gün”leri.
Artık anılarında yaşatıyor “dün”leri.
21.07.1985 Gölhisar/Burdur
(*) Uzaktan, ucundan tutulan bir urgan ile
daldan dala Sallanılan salıncak.
62
GÖLHİSAR
Ovası var, yaylası, var gölü var,
Gidip, gidip bitmeyen bir yolu var,
Ovada ırmağı, bağda gülü var;
Gönüllere akarsın sen, Gölhisar.
Ovasında, yaylasında dolaştım;
Yükseğine çıkıp gezdim düz gibi.
Yüksekten engini, seyran eyledim;
Çam oluktan, suyun içtim buz gibi.
Ardıçlar bir âlem, çamlar bir âlem,
Tarifinde, âciz kalıyor kalem…
Ömrün, bir safhası burda geçiyor;
Serin yaylalarda, doluyor çilem.
Gölhisar’da, ne güzel günler oldu,
Sevgiyle kaynaşan, gönüller oldu,
Öğretmen-öğrenci, sanki arkadaş;
Unutulmayacak dostluklar oldu…
Köy, kasaba adım adım dolaştık,
Sohbet ettik, cemaatle dertleştik…
Ana, baba, evlat gibi kaynaştık;
Yarım ekmeği de bölüp paylaştık…
Aradan seneler, seneler geçti;
O günleri hâlâ unutamadık…
08.08.1988 Gölhisar/BURDUR
63
DOSTLARA VEDA
(Gölhisar’dan ayrılış)
Bu görüşler, son görüşler;
Hüzne karıştı, gülüşler.
Biz kaçırsak da, bakışı;
Saklanmaz oldu, gözyaşı.
Acı acı bakış; buruk gönüller;
İniyor son defa, sallanan eller…
18.10. 1988/Gölhisar
64
ÖĞRENCİLERİM
(Onların ardından)
Kara tahtalarda kaldı, onlardan
Bir numara ve bir isim.
Satırlarda, albümlerde kaldı onlardan
Birkaç kelime, birkaç resim…
Hatıralarda, belleklerde kaldı onlardan
Bir parmak kaldırışı, bir tebessüm;
Dersi bilenlerden..
Sessizce başını önüne eğiş
Dersi bilmeyenlerden..
Sınıflar kaldı onlardan: bomboş,
Kırılmış camlar, sökülmüş kapılar,
Kalp resmi çizilmiş tahtalar..
İsimler, rumuzlar yazılı sıralar.
Daha bilmem neler… Neler!..
Ve onları uçurduk, yuvadan;
Bilgimizi, sevgimizi vererek…
Dürüstlüğü öğrettiğimizi biliyorduka
Kalbimizi, çalıp gittiklerini ise;
Sonradan fark ettik!..
Onları, uçurduk yuvadan
Mezun ettik. Ve onlar gitti…
Kırk kişilik sınıflarda;
Kırka bölünmüş; Solmaz’ın gönlü de;
Onlarla gitti!..
65
UÇURTMA
Emir, uçurtmasını aldı çıktı dışarı;
“Dede ayna tut bana” diyerek koşuverdi.
Çekti ipi yükseldi; dikildikçe, sevindi.
İyice dikilmişti bulutlara ermişti…
Acıyan ellerini, oğuşturup duruyor;
Kâh sağa-sola doğru, kâh ileri yürüyor.
Nazlı nazlı süzülen uçurtmasına baktı,
Almamıştı arzusun; daha uçuracaktı.
Şehre götürmek için, Necmi amcası geldi,
Artık indirecekti… Çaresiz; gidecekti…
Bir bana baktı, bir de süzülen uçurtmaya.
“Dede indirmeyelim! Bak ne güzel uçuyor”
Diyor, hem de ekliyor: “akşam olunca, dede
Sakın unutma! İndir yoksa, rüzgâr götürür”
Kuzum; bindi gidiyor, Necmi Amcası’yla da;
Bize el sallıyorken; gözleri uçurtmada!..
24.04.2008/Rüzgârlı Yamaç
66
İNŞAAT
Kar kalkınca, köylü çıkar evinden,
Hem evinden çıkar, hem de köyünden.
İş-güç açılıyor, artık şehirde;
Durmak doğru olmaz, gayrı bu yerde.
Geçti artık, tembelliğin sırası,
Gayrı bize, haram oldu burası,
Kazanmak gerektir, ekmek parası;
Asalak yaşamak; yüzler karası.
Devâ bulmak için, bin türlü derde;
Sanatkârlar, gayrı gider gurbete.
Yiğgisi bitmiş de, bırakır gider;
Geçim için, sılasını terk eder.
Yaz gelince, hepsi çıkar giderdi.
Gayeleri aynı; hep geçim derdi.
“İnşaattan oteller”e inilir;
Yemekler de, kumanyayla yenilir.
Pencereye, şeffaf naylon tutulur,
Sıra sıra yatak serip, yatılır.
Kimisi taşeron; iş alır yapar,
Yüzünü ağartan, bir ekip toplar.
Kimisi sıvacı, kimi boyacı,
Kimi fayans yapar, kimi duvarcı.
Kimisi amele; işi pek zordur;
“Hadi kalfa yatma, tekneyi doldur”
Kalfa dedikleri; Bayram Yalçın’dır;
Ustalara karşı, bazen hırçındır;
Küreğiyle, ustalara harç verir,
Bir yandan onlara, laf yetiştirir.
İşkembeden atmaz, yerinde söyler;
Kimseye dokunmaz, çünkü; hoş söyler.
İskele dar; elde kürek, mala var;
Aman dikkatli ol, yola bakan var!
Güzel yapar işin, yüzün ağartır;
Bir türkü tutturur; efkâr dağıtır.
Basamaklar yok ki inip çıkıla.
Asansör yok; malzemeler çekile.
Üç kat, beş kat; sırtta malzeme çıkar;
İnsan da canından usanır, bıkar.
Hiç işin olmasa, kum elenecek.
Mozayik döktünse; gecelenecek.
Kireç süzmek, pek zor iştir; götürü,
Mecbursun! Parasızlıktan ötürü.
Malzeme biter, bazen, boş kalınır;
Çarşıya gidilir; tıraş olunur…
Kum eledik, su taşıdık, harç yaptık;
Tükettik gençliği koptuk da koptuk.
İnşaatçılık da ayrı bir âlem;
Ancak, çeken bilir; elem mi elem.
Sılada koyduğun, körpe kuzular;
Babam diye sızım, sızım sızılar…
Hak ettiğin, ücreti alamazsın;
Almayınca, sılaya gelemezsin.
Gurbete gidenin hali bilinmez,
Günler geçer, aylar geçer dönülmez.
Güz gelmeden, gidemez ki evine;
Kar yağınca döner, köylü; köyüne.
Necatî yaşadı, yazdı, söyledi;
Köylünün halini; destân eyledi.
Bildiğin her şeyi, anlatmak olmaz;
Satırları burada, tamamla SOLMAZ!
10.02.2007
69
YALAN YILLAR
Üç. Üç. Bin dokuz yüz kırk beş;
Her dem akar sular, seller.
Necatî, geldi dünyaya:
Ömür geçer, akar yıllar!..
Ilgıt ılgıt eser yeller,
Çağlayarak akar seller,
Açar lale, sümbül, güller;
Yirmisine akar yıllar!.. (3.3.1965)
Nice yılları geçirmiş,
Nice dostları yitirmiş,
Otuz dokuz’u bitirmiş;
Kırk’a doğru akar yıllar!.. (3.3.1985)
Sene: Üç. Üç. İkibin beş; (3.3.2005)
Bahar geldi; havalar hoş,
Elli dokuzu doldurmuş;
Altmışına akar yıllar!..
Belki ömür biter; durur.
Belki biraz daha yürür.
Belki yirmi daha görür;
Gidip, gidip duran yıllar!..
Zamandan hız alırsınız,
Siz; Necatî olursunuz;
Biz gideriz; kalırsınız.
Yalan yıllar, yalan yıllar!..
70
ANA GİBİ SÂDIK YÂR OLMAZ İMİŞ
Bana diken batsa, sen incinirdin;
Bağrına basardın“evladım” derdin.
Teselli ederdin, öğüt verirdin;
Ana gibi sâdık yâr olmaz imiş.
Ağlar ise anam ağlar halime,
Yalnız kalsam, anam konar dalıma,
Şaşırınca rehber olur yoluma;
Ana gibi sâdık yâr olmaz imiş.
Sağ iken, kadrini bilemeyiz ki,
Gel dediği yere, gelemeyiz ki,
Sonra ararız da, bulamayız ki;
Ana gibi sadık yâr olmaz imiş.
Anasız olanın, düşüktür dalı,
Anasız olanın, büküktür beli,
Açılmaz çiçeği, nic’olur hali;
Ana gibi sadık yâr olmaz imiş.
Yazma Solmaz, kapat artık kâğıdı,
Yıllar önce, gaip anam sağ idi…
Bizi biz eyleyen; onun öğüdü;
Meğer ana gibi yâr olmaz imiş.
20.05.2008
71
HELALLEŞ
Ana, oğlun askere,
Gidiyor; gel helalleş.
Oğlum, baban askere,
Gidiyor; gel helalleş.
Öp elini babanın,
Amca, dayı halanın,
Asker uğurlayanın;
Hepsi ile helalleş.
Gidilir, gelinemez,
Gelinir, bulunamaz,
Gelecek, bilinemez;
Tüm dostlarla helalleş.
03.06.1974/Vengicek
72
GURBET İLLER
Ne altını lazım, ne de incisi.
Öyle dert ki; bir an dinmez sancısı.
Sanki bir dikendir; batan goncası:
Pınarı, obası, dağı, yaylası;
Eksik olsun; altın olsa ovası!..
73
SIHHAT
En büyük zenginlik; vücut zenginliğidir.
Bu nîmetin kadri, iyi bilinmelidir!..
Sıhhatin yerinde başın bedenin sağsa;
Daha önemli değil dünya senin olsa!..
02.02.2009
74
O NE Mİ Kİ?
Yıllar aktı gitti; geldik buraya!
Bilmem daha varacağız nereye?
Günler nerde, ne gün noktalanacak?
Ömür denen devran tamamlanacak
*****
Ne gözü kulağı, ne de eli var,
Ne vurunca, seslenecek teli var,
Ne de, derdin söyleyecek dili var;
O ne mi ki?; Yazmadığım şiirim.
Düşündüklerimi, hep diyeceğim,
Eremediklerime, ereceğim.
O’nda neler, neler söyleyeceğim;
O ne mi ki?; Yazmadığım şiirim.
Fidanlarım renk, renk çiçek açacak,
Katar katar kervanlarım geçecek,
Bölük bölük turnalarım uçacak;
O ne mi ki?; Yazmadığım şiirim.
Ona kimse dokunamaz el ile,
Onu kimse tan edemez dil ile,
Onu kimse aldatamaz al ile;
O ne mi ki?; Yazmadığım şiirim
Yağmurlar yağsa da, ıslanmayacak,
Dumanlar tütse de, islenmeyecek,
Deli divanedir; uslanmayacak;
O Ne mi ki?; Yazmadığım şiirim.
Esen rüzgârlardan, aşınmayacak,
Diyardan diyara, taşınmayacak,
Perişan halini, düşünmeyecek;
O Ne mi ki?; Yazmadığım şiirim.
Şeyda bülbül gibi, şakımayacak,
Zaman ilmek ilmek dokumayacak,
Benden başkaları, okumayacak;
O Ne mi ki?; Yazmadığım şiirim.
Tüm gizli sırlarım, onda kalacak,
Herkes ancak yazdığımı bilecek,
Benimle birlikte kabre girecek;
O ne mi ki!, O ne mi ki!; O ne mi?;
Necatî’nin; yazmadığı şiir’i.
76
SAAT
Her tık sesi, ömürden, bir saniye götürür,
Koca bir ömrü saat; yiye yiye bitirir.
Bir gün senden geriye, hatıraların kalır;
“Seninim” diyen yıllar; acı hâtıra olur.
Gün gelir ki bu ömür; sanki olmamış olur.
İnsan, yalan dünyaya sanki gelmemiş olur.
Senelerin aylara, aylar, döner günlere.
Günler, saniyelere döner, biter giderler.
Ve bir varmış-bir yokmuş; Mevla’nın günü çokmuş.
Solmaz, sana ayrılan; bir saat! Başka yokmuş!..
06.06.2006
77
“İYİ”LER
At pazarı denen yerde, bir köşker;
Uğraşır; eski pabuçları, tamir eder.
Kimi iş, kimi de sohbet için gelir.
O, kimin, ne için geldiğin bilir.
Çivileri, avurduna doldurur;
Pençeleri, yemeniye kondurur.
Pençeyi, ilk önce iğneyle diker.
Avurdundan çivi çıkarır çakar.
Dostlar sohbet için yanına gider;
Hem, işin görür, hem hoş sohbet eder.
Yine bir gün o köşkere bir adam,
Gelir; “ iyi atlar” gelmiyor mu? der.
Köşker de bir cevap verir, gönderir..
Adam, vazgeçecek gibi değildir.
Tekrar, tekrar gelir; sorar.. Bıktırır…
Köşker ise ya sabır der, der durur.
Yine gelip karşısına durunca;
Densiz, densiz; o soruyu sorunca;
Köşker cevabını hazırlamıştır:
Ona da, bir güzel ders vermek ister:
“İyi atlara” hep “iyi adamlar;
Gelmemek üzere binip gitti” der
78
ÜNİVERSİTE YOLCUSU
(Oğlum Murat)
Elinde valiz vardı, gözleri dolu yaşla;
Vedalaşıp ayrıldı anayla ve gardaşla.
Trene bindiğinde, kompartımana girdi;
Valizini de rafa, koyup oturuverdi.
O an bakışlarda bir, masumiyet belirdi;
Gözlerini gözümden, bir an kaçırıverdi.
Bakışlar bir noktaya çivilendi âdeta;
“Ne zaman kalkar” diye, tren’i soruverdi.
O an cevap vermedim; sanki duymamış gibi,
Konuşsam, göz yaşları dökülüverecekti..
Hareket için tren, düdüğünü çalınca;
Dil susuverdi, sohbet bakışlarda belirdi.
Boynuma sarıldı da vedalaştık orada…
Yeniden kavuşmayı Rabbim lütfet burada.
Oracıkta kördüğüm çözüldü: iki damla yaş,
Buğulanan gözlerden, süzüldü yavaş yavaş.
Ve yolculuk başladı sallanan eller ile;
Dualar,hep dualar.. Mevla’m sen kabul eyle.
Bilmem, oğlum görüşmek, var mıdır ki kaderde!
Gelip, bulamaz insan yahut dönmez, gider de…
Rabbim, korktuğumuza uğratma sen lütfeyle;
Cümleyle, başarıp da, dönmeyi nasip eyle.
Baba yüreği koptu; oğluyla gidiyordu,
Açtı da ellerini dualar ediyordu
Yavrumu gönderirken emanet ettim Hakk’a;
Kötüden, kötülükten, Rabbim onu sen sakla (Âmîn)
22.02.1988 Kayseri Garı 24.00
80
ANNE
Yakar pişirir, hazırlayıp getirir,
Yavrusuna elleriyle yedirir.
Sevgisini katar; öylece verir;
Annedir, annedir, annedir onlar!..
Anne, meyveleri eliyle soyar,
Bir bir yavruların önüne koyar;
Yavrular yedikçe anneler doyar;
Annedir, annedir, annedir onlar!..
Biz ağlarken uykuların böldüler,
Gittikleri yerden, hemen geldiler,
Güldüğümüz zaman mutlu oldular;
Annedir, annedir, annedir onlar!..
81
GELİN – ANA
Anlaşılır, bir karara varılır,
Yakın dostlar bir araya derilir.
Gençlerin yuvası kurulsun diye;
İki yanda düğün, dernek kurulur.
İlk günler güzeldir, sevgiyle geçer.
Bu anda taraflar; ektiğin biçer.
İlelebet, sürüp gitmez bu böyle;
Cicim aylarıdır, bunlar, tez geçer.
Gelin, her dediği olacak sanır,
Her deneni doğru sanıp inanır..
Kimi dostça söyler, kimi düşmanca;
Düşünmeden, kötü söze aldanır.
Gelin sağa, sola saldırmak ister,
Götürgeyi, biraz kaldırmak ister,
Ana başka, hanım bir başka söyler;
“Delikanlı da toy” arada kalır…
Yavaş yavaş “dır-dır” başlar burada,
İşin vehâmetin, anlar kaynana.
Kaynanalık, burada çıkar öne:
Eşit durur geline ve oğlana
“Kaynana”yken olur geline; “ana”
82
SU -1
Yağmur, gökten iner de;
Yanık toprağı, sular..
Doğunca ve ölünce;
Su’yla yurlar, yıkarlar…
SU -2
Yaratılan her şey güzel;
İlle de su, ille de su…
Arılık, duruluktur su,
Berekettir, bolluktur su;
Tek başına, hayattır su;
İlle de su, ille de su…
83
SİZİNLE GİTMEZ
Ne makamlar, bu mekânlar,
Ne ünvanlar, ne de nâmlar,
Ne apolet, ne sırmalar;
Yazık! sizinle gitmezler.
Ne kasalar, ne keseler,
Ne mal-mülk, mâlikâneler,
Ne saraylar, kâşâneler;
Yazık! Sizinle gitmezler.
Ne varlık, ne savletiniz,
Ne çek-senet; servetiniz,
Ne korkutan dehşetiniz;
Yazık! Sizinle gitmezler.
Varsa İman; yoldaş olur.
Malın-dostun, döner gelir;
Amelin; seninle kalır.
Yazık! Sizinle gitmezler.
06.06.2009
84
ZENGİN-FAKİR
Sana bahşedileni dünyada koyup gitme,
‘Zengin’ gibi yaşayıp ‘fakir’ gibi terk etme!..
85
VİRAN OLMUŞ!
Ey Necatî gafil olma, aldanma!
Devran döner, zaman geçer; hayl’olur.
Viran olmuş! Göçenlerin bağları
Senin de bağların, bir gün böyl’olur!..
18.08.2011
86
MAĞRUR OLMA
Niçin, böyle yücelerde gözlerin,
Seni küçültüyor; büyük sözlerin,
Kesilir tâkâtın, tutmaz dizlerin;
Çare yok; menzile varılacaktır.
Bu fani dünyanın zevkine dalma,
Nefs-i emarenin sözüne kanma,
Şeytan-ı lânenin yolunda olma;
Güvendiğin dallar, kırılacaktır.
Bir’e alıp, beş’e satıp; hak yeme.
Çalıp-çarpıp; zengin olayım deme.
Bütün kazancını dünyada koma;
İğneden ipliğe sorulacaktır.
Dillerin tutulur, bakar gözlerin,
Çıkamazsın yokuş olur düzlerin,
Dünyadan silinir bir gün izlerin;
Sonunda hesabın görülecektir.
27.04.1968
87
ŞİİRLERİM
Ömrümün acı-tatlı, hatırasın sakladım;
Yazdım da biriktirdim, demetleyip kokladım.
Kaybolanlar da oldu, elimde kalanlar da;
Eledim, ayıkladım satırlara topladım…
Gün bugüne ulaştı, yıllar boyumdan aştı,
Bize verilen ömür artık sona yaklaştı…
Biz göçünce izimiz; belki silinmez diye:
Tüm bizi sevenlere kalsın diye hediye;
Sıktım da damla damla; her damlasın sakladım.
“Bir hoş SAD” nâmıyla bir kısmını topladım…
12.02.2012 (Bir Hoş Sada: İlk baskı)
88
NE BÜYÜK VARLIK
Ekmeğini yiyip suyun içmesi,
Kalkıp dilediği yere gitmesi,
Rabbine, kullukta sebat etmesi;
Ne büyük bir nîmet, ne büyük varlık.
İnsanın, kendi kendine yetmesi,
Helal kazanacak bir iş tutması,
Ayakyoluna da kendi gitmesi;
Ne büyük bir nîmet, ne büyük varlık.
Evlâdü iyâle, sahip olması.
Kendine verilen, nîmet bilmesi;
Mevlânın yolunda, yetiştirmesi;
Ne büyük bir nîmet, ne büyük varlık.
Kulun, Mevlâsına kulluk etmesi,
Erken kalkıp Camiine gitmesi,
Bir gününün, güzellikle bitmesi;
Ne büyük bir nîmet, ne büyük varlık.
Saçtığı tohumun bitip yetmesi,
Harmanını sürüp hasat etmesi,
Yol çoktur’a; Hak yoluna gitmesi;
Ne büyük bir nîmet, ne büyük varlık.
Çıkıp, gidip, dönüp geri gelmesi,
Geldiğinde, hanesini bulması,
Hakk’a kul, Rasûl’e ümmet olması;
Ne büyük bir nîmet, ne büyük varlık.
29.01.2009
89
GÖNÜL
Esti, yağdı artık dindi.
Yücelerden düze indi..
O, çağlayıp akış dündü.
Şimdi; sakinleşti gönül!..
90
GÜN OLUR
Gün olur, boş verir; yan gelir yatar,
Gün olur, geceyi gündüze katar,
Gün olur, deveyi bir pula satar;
Gün olur, iğneyi deve sanırım!..