Alıntılar

Tefsir-i Kebir Sahibi İmam Razi’nin Bir Hristiyan Bilgin ile Münakaşası

Ben Harzem’de iken bana, kendi dini konusunda çok bilgili ve derin âlim olduğunu iddia eden bir hristiyanın gelmiş olduğu haber verildi. 

Bunun üzerine kalkıp onun yanına giderek söze başladım. O bana, “Hz. Muhammed’in peygamberliğinin delili nedir?” deyince, ben de ona, “Hz. Musa ve Hz. İsa aleyhisselam ile diğer bütün peygamberlerin elinde mu’cizeler zuhur etmiş olduğu bize nakledilmiştir. 

Bu durumda biz eğer tevâtürün doğruluğunu kabul edip mu’cizenin de peygamberin doğruluğuna delâlet ettiğini ikrâr ve tasdik eder; sonra bu iki durumun Hz. Muhammed için de söz konusu olduğunu söylersek, delilde eşitliğin bulunması durumunda, delilin gösterdiği şahıslarda da mutlaka eşitlik  bulunacağı zaruretinden dolayı, Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in de peygamberliğini kesinlikle itiraf edip kabul etmek vâcip olur.” dedim.

Bunun üzerine Hıristiyan, “Ben Hz. İsa aleyhisselam’ın bir peygamber olduğunu söylemiyorum; aksine ben onun bir ilâh olduğunu söylüyorum” deyince, ben de ona şunları delil getirdim: 

a) “Peygamberlik konusunda söz edebilmek için, mutlaka önceden ilâhın tanınıp bilinmesi gerekir. Senin söylemiş olduğun bu şey bâtıl ve asılsızdır. Bunun batıl olduğuna şu husus da delâlet eder: İlâh, zâtı gereği vâcibu’l-vücûd (varlığı zorunlu) olan bir “varlık”tan ibarettir. 

Bundan dolayı, ilâhın bir cisim, uzayda bir yer işgâl eden bir varlık ve sonradan olmaması gerekir. . . Hâlbuki İsa, yok iken yaratılan; sizin iddiânıza göre, diriyken öldürülen; başlangıçta çocuk; daha sonra gelişip serpilen, daha sonra da delikanlı olan, yiyip için, def-i hâcette bulunan, uyuyup sonra da uyanan, cismi olan bir insandır. Aklın açıkça, sonradan meydana gelenin  öncesiz olamayacağı; muhtaç ve  mümkün bir varlık olanın vâcibu’l-vücûd olamayacağı, değişenin de, daim ve değişmez olamayacağı hakikati zihinlerde yerleşmiş ve sübut bulmuş bir gerçektir. 

b) Sizler, Yahudilerin, Hz. İsa aleyhisselam’yı yakalayıp çarmıha gerdiklerini, O’nu çarmıh üzerinde diri olarak bıraktıklarını kaburgalarını paramparça ettiklerini; O’nun ise, Yahudilerden kaçıp saklanma hususunda çareler aradığını ve onlar Hz. İsa aleyhisselam’a bu şekilde işkenceler yaparken, O’nun çok şiddetli çığlıklar atmış olduğunu kabul ve itirâf ediyorsunuz.  

İmdi eğer o bir ilâh  olsaydı veya ilâh O’na hulûl etmiş, girmiş olsaydı veyahut da O’nda, ilâhtan bir cüz bulunmuş olsaydı, O kendisini onlara karşı müdafâa eder ve hatta onları adamakıllı yok ederdi. Bu durumda, Yahudilerin yapmış olduğu bu muameleden dolayı çığlıklar atmaya ve onların elinden kaçıp kurtulmak için çareler ve yollar aramaya ne ihtiyaç var?

Allah’a yemin ederim ki, ben son derece hayret ediyorum! Aklı olan kimse, bu sözü nasıl söyleyebilir ve bu sözün doğruluğuna nasıl inanabilir? Akılda  bu görüşün yanlışlığına şehâdet etmektedir.

c) İlahın, ya  görülen İsa aleyhisselamın cismanî şahıs olduğu, yahut ilâhın tamamiyle bu cisme hulûl(girdiği) ettiği, veyahut da ilâhın bir cüzünün ona hulûl ettiği söylenebilir. Bu her üç kısım da bâtıldır. 

Birincisi bâtıldır, çünkü âlemin ilâhı o cisim olsa ve Yahudiler de onu öldürmüş olsa, bu Yahudilerin âlemin ilâhını öldürmüş olduğuna hükmetmek olurdu. Bu durumda âlem, nasıl ilâhsız kalabilir. Sonra, insanların en alçağı ve en rezili Yahudilerdir; binaenaleyh, Yahudilerin öldürmüş olduğu o ilâh, son derece âciz bir ilâh olmuş olur. 

İkincisi de bâtıldır, çünkü ilâh ne cisim, ne de sonradan olmadığı için onun cisme hulûl edip girmesi de imkânsız olur. Eğer ilâh cisim olsa, bu durumda ilahın bir başka cisme hulûl etmiş olması, ilâhın cüzlerinin o cismin cüzlerine karışmış olmasından ibâret olur. Bu da, o ilahın cüzlerinin o ilahtan ayrılabilmesini iktiza eder. Eğer  bir sonra olma ise, bu durumda da bir mekâna, bir yere muhtaç olur. Böylece ilâh başka bir şeye muhtaç olmuş olur ki, bütün bunlar ise zayıf ve tutarsız şeylerdir. 

Üçüncüsü de imkânsızdır, çünkü ulûhiyyetin tahakkuku hususunda o cüze itibar edilmiş olsaydı, o cüzün ilâhtan ayrılması hâlinde, ilâhın ilâh olarak kalmaması gerekirdi. Eğer, ulûhiyyetin tahakkuku konusunda o cüze itibar edilmemiş olursa, bu durumda o, ilâhtan bir cüz olmuş olmaz. 

Böylece,  her üç kısmın da fasit olmuş olduğu sabit ve bu sebeple, Hıristiyanların görüşü de, bâtıl ve temelsiz olmuş olur. 

d) Hz. İsa aleyhisselam’ın, Allah’a ibâdet edip O’na itaat hususunda son derece istekli olmuş olduğu, tevatüren sâbittir. Eğer, Hz. İsa aleyhisselam ilâh  olsaydı, bu imkânsız olurdu. Çünkü ilâh kendisine ibadet etmez. İşte bütün bunlar son derece açık-seçik izahlar olup Hıristiyanların görüşlerinin yanlışlığına apaçık bir biçimde delâlet ederler. “

Sonra o Hıristiyana, “Hz. İsa aleyhisselam’ın bir ilâh olduğuna delâlet eden şey nedir?” dediğimde o, “Ölüleri diriltip, anadan doğma körler ile alacalı hastaları iyileştirmesi gibi hususların, elinde zuhûr edip meydana gelmesidir. Bu gibi hususlar ise, ancak bir ilah kudretiyle meydana gelebilecek şeylerdir” dedi. 

Bunun üzerine ben kendisine, “Delilin bulunmamasından, delilin gösterdiği şeyin’de bulunmamasının gerekmediğini kabul edip etmediğini” sordum.

“Eğer kabul etmezsen, bu ezelde âlemin bulunmamasından, yaratıcının da bulunmadığını söylemen anlamına gelir. Eğer, “delilin bulunmamasından medlûlün de bulunmaması gerekmez” kaidesini kabul edersen, bu durumda ben derim ki ilahın, Hz. İsa aleyhisselam’ın bedenine girmesini mümkün gördüğüne göre, o halde ilâhın, benim, senin, canlı, cansız ve her şeyin bedenine hulûl etmediğini nereden ve nasıl biliyorsun?” dedim. 

O, “Aralarındaki fark açıktır. Çünkü ben, bu girişin meydana geldiğine karar verdim. . . Çünkü, o acayip ve şaşırtıcı şeyler Hz. İsa aleyhisselam’ın elinde zuhur etmiştir. Halbuki, bu tür fiiller ne senin, ne de benim elimde zuhur etmez. . Böylece de, böyle bir hulûlün benimle senin hakkında söz konusu olamayacağını anlamış oluruz” dedi. 

Bunun üzerine ben kendisine, “İşte şu anda, benim, ‘delilin bulunmamasından, delilin gösterdiği şeyin de bulunmaması gerekmez şeklindeki sözümün manasını anlamadığını gösterdin, çünkü o mu’cizelerin zuhur etmesi, İlâhın Hz. İsa aleyhisselam’ın bedenine hulûl ettiğine delâlet eder. Bu mu’cizelerin senden ve benden zuhûr etmemesinde ise ancak bu delilin bulunmaması söz konusudur. Bundan dolayı, delilin bulunmamasından medlûlün bulunmaması gerekmediği sabit olunca, o tür harikulade şeylerin senden ve benden sudur etmemesinden, hulûlün, benim, senin, köpek, kedi, fare. . . Hakkında mümkün olmaması gerekmez” dedim. . Sonra sözüme devamla, “Allah’ın zâtının, köpeğin ve sineğin bedenine girebileceği hükmüne kail olan, götüren bir mezhebin, son derece adi ve bozuk olduğunu” söyledim. 

e) Sonra, sopanın yılana dönüşmesi, ölünün diriltilmesinden aklen daha uzak ve zor bir ihtimaldir. Çünkü ölünün bedeni ile dirinin bedeni arasındaki münasebet ve benzerlik, sopayla ejderhanın bedeni arasındaki münasebetten daha fazladır. Binâenaleyh, sopanın ejderhaya dönüşmesinden Hz. Musa’nın bir ilâh veya ilâhın oğlu olması gerekmediğine göre, ölüleri diriltmenin ulûhiyyete delâlet etmemesi, daha uygun ve evlâ olan bir haldir. . İşte bunu söylediğim an, Hıristiyanın dili tutuldu, söyleyecek bir şey bulamadı. . . Allah en iyi bilendir. 

Meryem Oğlu

Kur’ân-ı Kerim,  İsa aleyhisselam’ı bize “Meryemoğlu” olarak sunar. Aynı şekilde İsa aleyhisselam’a vahyedilen ilk Havarilerin de bu şekilde duyup öğrendikleri Allah kelamı asıl İncil’de Hz. İsa aleyhisselam’a “Meryemoğlu”der. 

Ne yazık ki, asıl İncil daha sonraları hikâye ve efsaneler doldurularak tahrif edilmiştir. İşte bu sebeple de “Meryemoğlu” İsa bu muharref (bozulmuş) İncillerde, kız ve erkek kardeşleri olan “Yusufoğlu” olup çıkmıştır. 

İncilin diğer birçok yerinde ise; 

Davudoğlu, 

İnsanoğlu, 

Allah’ın oğlu ve sadece, “Oğul”, “Mesih” ve “Kuzu” şeklinde adlandırılmaktadır. 

Yıllar önce Katolik papazı olduğum sıralarda, bir gün Londra’daki Exeter Hall’i ziyaret etmiştim. Ve burada genç bir tıp adamının “Genç Hıristiyan Erkekler Birliği”nin toplantısında vaaza başladığı bir salona ister istemez ben de girdim. 

“Sık sık söylediğim bir şeyi tekrar etmek istiyorum” dedi doktor. Hz. İsa aleyhisselam Mesih, ya İncil’de iddia edilen kimse, ya da dünyada benzeri görülmemiş bir yalancıdır.” O, öyle söyleye dursun, ben de hayatımda böyle dogmatik bir ifade duymadığımı belirteyim. 

Zira bu genç doktorumuz bu sözleri ile “Hz. İsa aleyhisselam eğer Allah’ın oğlu değilse en büyük sahtekârdır” demek istiyordu. 

Şayet birinci faraziyeyi (İsa’nın Allah’ın Oğlu olduğu iddiasını) kabul edecek olursanız iyi bir Hıristiyan, yani Teslis’ci bir Hıristiyansınız. İkinci şıkkı kabul ederseniz, Yahudisiniz (çünkü Yahudiler Hz. İsa aleyhisselam’ya sahtekâr derler. ) Fakat bu iki şıkkın ikisini de reddeden bizler bu mantığa göre de Tevhid’ci Müslümanlar oluyoruz. 

Gerçekten de biz Müslümanlar, İsa Mesih’e kiliselerin bu yakıştırmalarının hiçbirisini kabul etmeyiz. Hz. İsa aleyhisselam ne “Allah’ın oğlu” ne de, “İnsanoğlu’dur. (O, Meryemoğludur. Yahudilerin dediği gibi ne de “sahtekârdır. ” O” Allah’ın peygamberidir.)

Eğer Allah’a “Baba” demeğe ruhsat verilmiş olsaydı, sadece, Hazreti İsa’ya değil, her peygambere, her faziletli insana “Allah’ın Oğlu” demek icap ederdi. 

Aynı şekilde Hz. İsa aleyhisselam, eğer dülger Yusuf’un gerçekten oğlu ve İncil’in iddia ettiği gibi evli, çoluk çocuk sahibi birkaç kız kardeşle dört erkek kardeşten biri idi ise, her hangi bir insan için kullanılan bu garip” insanoğlu” tabiri niçin sadece İsa’ya yakıştırılmıştır. 

Görüldüğü üzere Hıristiyan papazları, rahipleri, din adamları ve apolijestleri esrar ve maskaralık için özel bir temayüle ve muhakeme içinde hususi bir mantık anlayışına sahip bulunmaktadır. Onların bu mantığı orta yolu bulamaz, iki şey arasındaki farkı ayırt edemez ve kullandıkları unvan ve isimler için kesin bir fikre sahip değillerdir. Üstelik onlar sadece kendilerinin inanabilecekleri bu uzlaşmaz ve çelişkili ifadelerinden öyle bir zevk duyarlar ki. . . . Ve yine onlar, Meryem’in hem evli, hem bekar, Yusuf’un, Meryem’in hem kocası, hem nişanlısı, James, Jossi, Simon ve Yahuda’nın, Hz. İsa aleyhisselam’ın hem kardeşleri hem kuzenleri olduğunu tereddütsüz söyleyebilmektedirler. 

Keza İsa’nın hem Allah, hem insan, hem de Allah’ın oğlu, İnsanoğlu, Kuzu, Davud’un oğlu olduğunu söyleyenler de bu dinin mensuplarıdır. Böylece onlar kahvaltıda büyük bir hırs ve iştahla arzuladıkları “Bacon” (sabah kahvaltıda yenilen yağda kızartılmış yumurtalı domuz eti) kabilinden birbirinden farklı ve birbirine zıt sıfatlarla karınlarını doyurmuş olmaktadırlar. 

Bunlar taptıkları hakkında asla kafa yorup düşünmezler. Ve kardeşlerinin kanlı katilinin hançerini babalarının huzurunda öpüyormuşçasına, Haç’a ve Allah’a taparlar.”

Teslis Gizemi

Çağımızın en önemli Kur’ân âlimlerinden olan üstad Muhammed Esed 1939-1945 yılları arasında Hindistan’da, sırf Avusturya vatandaşı olduğu için gözlem altına alındığı kamptaki üç bini aşkın Nazi ve Hıristiyan misyonerin arasında tek Müslümandır. Bir gün Cizvit Tarikatı’na mensup bir Hıristiyan misyoner olan Alman Prens Löwenstein kendisine şu soruyu sorar: 

“Herr Esed, bildiğim kadarı ile siz Yahudi olarak doğdunuz ve sonra yirmi altı yaşında İslâm’ı din olarak seçip Müslüman oldunuz, öyle mi?”

“Evet. “

“Peki neden tarihi sürece uyarak önce Hıristiyan olmayı düşünmediniz?

Belki de böylece Müslüman olmaya hiç ihtiyaç duymaz, Hıristiyan olarak kalırdınız. “

Üstad Muhammed Esed bu soru karşısında hiç sükûnetini bozmaz ve şöyle der: 

“Bu sualinizi bir sualle cevaplandırmama müsaade eder misiniz?”

“Buyurun”. 

“Teşekkür ederim. Bir Hıristiyan, üstelik de misyonerlik görevi üstlenmiş bir Hıristiyan olarak, Lütfen bana Hıristiyan Kilisesinin meşhur Teslis akidesini açıklayabilir misiniz.?”

“Ooo! Bakın benden çok zor bir şey istiyorsunuz. Teslis akidemiz çok özel bir gizemdir. Önce iyi bir Hıristiyan olup bu akideye iman etmeniz gerekir. Sonra imanınız güçlendiğinde, bir gün gelir ve kalbiniz Teslis gizemini anlar!”

“Bakın işte ben de tam bu sebepten dolayı doğrudan doğruya Müslüman oldum. Âlemlerin Rabbi olan yüce Allah’ın sahih dini olan İslâm der ki, aklını kullan ki imanı bulasın. Biz Müslümanlar önce iman edip sonra anlamaya çalışmayız. Önce anlar, ikna olur, sonra iman eder, inandık ve tasdik ettik deriz ve bu imanımız asla bir daha sarsılmaz.”

Mirac ve Papaz

Hıristiyanlar; kendi peygamberleri için göğe çıkmayı kabul ettikleri halde, bizim yüce Peygamberimiz Muhammed Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem’in miracı için olamaz demeleri, akıl ve mantık dışıdır. 

Sabatoğlu Cevat şöyle bir hadise anlatır: 

Ünlü papazlardan Kiyaros bir toplantıda bana: 

Müslümanlar Muhammed Mustafa’nın miracı hakkında ne düşünürler? Buna nasıl inanırlar? Beden göklere çıkamaz bu mümkün değildir dedi. Ben de: 

-Ayni soruyu Müslümanlara sordum. Hz. İsa aleyhisselam’a nasıl mümkün oldu ise, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e öylece mümkün olması tabiidir” cevabını aldım dedim. Papaz: 

-“Göğe çıkarken yıldızların ve gökteki başka varlıkların onu yakması gerekir” dedi. Ben de: 

-Gökteki yıldızlar Hz. İsa aleyhisselam’yı nasıl yakmadılarsa Hz. Muhammed Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem’i de yakmadılar” cevabını verdiler dedim. O ise: 

-Öyle ama Hz. İsa aleyhisselam Allah’tır. Bütün yarattıklarına dilediği gibi emreder, hükmeder ve onlara tasarruf eder, diye cevab vermedin mi? diye gürledi. Ben de: 

-Müslümanlar Allah’ı bir biliyorlar. Hz. İsa aleyhisselam’yı ve her şeyi yaratanın bir Allah olduğuna inanıyorlar. Hz. İsa aleyhisselam Allah olamaz, olmadı ve olmayacak ve hiçbir yaratık ve peygamer Allah olamaz. Çünkü Allah dayak yemez, asılmaz, ölmez, gömülmez. Bu gibi olaylar Allah’ın acizliğini kabul etmek olur ki, Cenab-ı Hak bunlardan münezzehtir, dediler cevabını verdim. Papaz başka bir-şey soramadı, yenilgiye uğradığını kabullendi.

Yaşamak İstese Neyi Yaşayacak?

Lokman Naci Hıristiyan bir ailenin çocuğu. Kanadalı, 1948’de doğmuş. 20 yaşında Colombia Üniversitesi’nden mezun olmuş. Başta Portekiz, İspanya, Türkiye, İran Afganistan, Fas. olmak üzere çok sayıda ülkeyi gezmiş. 

Oniki dil biliyor. Bunlardan altısını çok rahat konuşuyor. 1972’de Türkiye’de Ayaş’ın Salihler Köyü’nde Müslüman olmuş, halen Suudi Arabistan’da bir üniversitede İngilizce dersleri veriyor. 

Hıristiyanların tam bir âmentüsü yok. Yarım yamalak birkaç şey var ellerinde. Onunla cenneti garantilemiş gibi hareket ediyorlar. Cennetin anahtarı sanki ellerinde.

“Hıristiyanlardan kaç kişi inandığı gibi yaşıyor ki?

Hem inandığı gibi yaşamak istese neyi yaşayacak?

Hâlbuki İslâm’da durum hiç de öyle değil, bir kerre tam bir Âmentüsü var. Hemen arkasından gelmesi zorunlu ibâdetler manzumesi var. İslâm insan hayatının her safhasını kuşatmış boş bıraktığı bir taraf yok. A dan Z’ye hayatın her dakikasına yön veren, hayatı anlamlandıran bir prensipler dizisi vardır. 

Böyle hayatın her safhasına ait prensiplerin oluşu ilk anda insana zor gelebilir. Ancak Batı’nın düstursuz haliyle ne kadar acınacak hale geldiğini, halen de öyle olduğunu görünce İslâm’ın kıymetini daha iyi anlıyor insan. 

Hıristiyanların Müslüman olan birine ilk sordukları şey şu oluyor: 

“Bu kadar ibâdeti nasıl yapıyorsun? Bu derece zor bir dine niçin girdin?” 

Müslümanlar, bir Müslümanın hayatının her anını bir âyetin veya bir hadisin yönlendirdiğini, gece ve gündüz, evde, iş yerinde çarşıda. Her yerde kendilerini bir kontrol mekanizmasının içerisinde hissettiğini biliyorlar. 

Yine onlar biliyorlar ki, Hıristiyanlıkta bir sınır yok, bir kontrol sistemi yok. Yüz binlerce kilometre git, Hıristiyanlık o kadar sınırsız. Zaten Hıristiyanlık her yıl değişiyor. On sene önce râhibeler mini etek giymek istediler. Bütün Hıristiyanlık âlemi ayağa kalktı. “Olmaz öyle şey diye. Şimdi giyiyorlar. Papaz kalkıyor: “Bu iş şöyle olmaz” diye. On yıl sonra “olur” diye karar çıkıyor. 

Öte yandan İslâm değişmez, değiştirilemez. Bin dört yüz sene önce ne ise şimdi de odur. Ufak tefek yorum farkları olsa bile. . 

İnançta ve temel prensiplerde, ibâdetlerde en küçük bir değişiklik söz konusu değildir.”

Neden Müslüman Oldum?

Yaptığım araştırmalarda İslâm ve Hıristiyanlık arasında gördüğüm şu fark, İslâm’ın hak din olduğuna vicdanımı sürüklemiştir. 

1) Hıristiyanlık bir taraftan peygamberlik müessesesini itiraf ederken, diğer yandan Hz. İsa aleyhisselam’yı peygamberlik sıfatından soyutluyor ve tanrılık makamına yükseltiyor. Hâlbuki Hz. Muhammed, geçmiş olan bütün peygamberlere inanıyor. Kendisinin de ancak bir peygamber olduğunu bildiriyor. Şüphesiz Hz. Muhammed, Tevhid dinini tebliğ eden peygamberler silsilesinin sonuncusudur. 

2) Hıristiyanlık Hz. İsa aleyhisselam’ın Allah’ın oğlu olduğunu savunmaktadır. Kilisenin mukaddes ilan ettiği “Teslis” inancını bu açıdan mütalaa etmektedir. Bu görüşe göre, Hz. İsa aleyhisselam hem tanrı, hem de tanrının Oğlu oluyor ki, bu mantık kurallarına aykırı olduğu gibi anlaşılması da mümkün değildir. 

Bu görüş, Hz. İbrahim ve Hz. Musa gibi, peygamberlerin insanlığa öğrettikleri eşi, ortağı ve benzeri olmayan tek Allah inanmaya ters düşmektedir. 

İnsanlık bugüne kadar ortağı olmayan tek bir Allah’a iman ve ibâdet etmiştir. Kilise’nin, “Hz. İsa aleyhisselam Allah’ın oğludur” iddiası, insanlık inancını dejenere etmiş ve peygamberler arasında ayrılık meydana getirmiştir. 

3) Hıristiyanlık insanla Allah arasına kiliseyi vasıta kılmıştır. İnsanla Allah arasına sıkıştırdığı bu kilise vasıtasıyla derki: “İstediğin günahı yap, Kilise bağışlayacaktır.”

Böylece Hıristiyanlık Kiliseyi önder biliyor. Allah’ı bütün fiillerinde ve iradesinde hür olarak kabul etmiyor. 

Ben bu sapıklığın, hurafenin ve bu yanlış düşüncenin doğrusunu İslâm’da buldum. 

İslâm dini ilan ediyor ve diyor ki: 

“Allah birdir. Ortağı, benzeri yoktur. 

Dünya hayatında her erkek ve kadının yapmış oldukları işlerden dolayı kıyamet gününde hüküm verecek, hakiki hüküm sahibi yalnız Allahtır.”

Her gün değişmelere uğramış, birliği bozulmuş, temeli yok olmuş, istikrar ve sebatı kalmamış bir dinin, Hıristiyanlığın Hak din olan İslâm’la karşılaştırmasını yapmak dahi hatadır. 

Hıristiyanlık insanların arzusuna uymuştur. Beşeri adetleri yükselterek Allah’ın iradesinden üstün kılmıştır!

İslâm dininde Allah’ın kelâmı, Allah’ın iradesi her şeyden üstündür.

İsa Dini Nasıl Putperestliğe Dönüştü?

Newyork Üniversitesi profesörlerinden Draper; “Nizâ-ı İlim ve Din” adlı eserinde şöyle diyor: 

“Seneler geçtikçe Tortiliya’nın tanımladığı din, başka bir din şeklini alıyordu. 

Gerçi bu yeni din, İsa dininin aslından daha süslü ve zinetli ise de sâdelik ve saflık yönünden aynı derece değildi. 

Çünkü Yunanlıların ilk çağlardaki tanrılarının masalları ile karışmaya başlamıştı. Olemp, Yunan tanrı sistemi yeniden oluşuyordu. Yalnız tanrı ve tanrıçaların adı değişiyordu. 

Devlette gücünü gösteren eyaletler, eski dinsel hikâye ve masallarını yeni dine soktular. 

Üçlü tanrı Sistemi’ni, eski Mısır tanrı Sistemi’ne uygun görmeye başladılar. 

İzis tapınması yeni şekli ile kabul edildi. İzis’in ayın hilal şeklinde ayaküstü duruş resmini de kabul ettiler. İzis adlı tanrının resmi iki kolları arasında Urus adlı oğul tanrıyı gösteriyordu. 

Bu resim, Hz. Meryem ve İsa’yı doğuş sonrası halleri ile yapılan güzel resim levhaları ile zamanımıza kadar getirmiştir. 

Eski tanrı aile sistemi hikâye ve masallarının yeni adlarıyla dönüşü, herkesi sevindiriyor ve mutlu ediyordu. 

Efes’te Papazlar meclisinin Hz. Meryem’e “tanrının Annesi” adının verildiğini ilan etmesi, şehir halkını sevince boğdu. 

Halk, sevinç gözyaşları ile teşekkür etmek için papazların dizlerini öpüyordu. 

Halkın bu hali tamamıyla, tanrıça Diyana’ya bu unvanı vermiş olan atalarının haline benzemesindendir. 

Bu yapılanlardan dine yeni girmiş olanlar memnun olmakla beraber, daha birçok halkların da eski inanç ve merasimlerini canlandırdığı için, yeni dine kolayca gireceği beklenmekte idi. 

Diğer taraftan, yapılan bu şeylerden maksadın ne olduğunu anlayacak derecede zeki olanlar ve İsa dininin aslına iman ve muhabbeti olanları mırıldatmaktanda geri kalmadı. 

Faustus Ogustün’e dedi ki: Hıristiyanların cemaatle yemek yemelerini putperestlerin boğazladıkları kurbanları yediklerine benzettiniz. Putperestlerin putları yerine Hıristiyanların ölen ileri gelenlerini koydunuz. Onlar putlara nasıl saygı gösteriyorsa, siz de ölülere o saygıyı gösteriyorsunuz. 

Ölülerin ruhlarını şaraplar ve ziyafetler ile teskin ve tatmin ediyorsunuz. 

Putperestlerin büyük bayramlarını Hıristiyanlık bayramları olarak kutluyorsunuz. Onların takvimlerini kabul ettiniz. Putperestlerin ahlak ve adetlerine gelince, bunların hepsini tamamen kabul ettiniz ve yapıyorsunuz. 

Yalnız, topluluklarınızın adı ayrı olmaktan başka sizi onlardan ayırt edecek hiçbir şey yoktur. 

Gerçekte putperestlik halleri ve merasimleri Hıristiyanlığın her tarafına girmişti. 

Düğünlerde bile Venüs’ün şarkıları söyleniyordu. Şurada bir dakika duralım da bu karışımın Hıristiyanlığı pek yakında ne kadar bozacağını düşünüp söyleyelim: 

Eski putperestlik üzerine halkın dikkatini çekecek ne kadar şaşalı gösteriş varsa kabul edildi. Kalabalık topluluklar oluşturarak ayin yürüyüşleri tertip edildi. 

Süslü papaz elbiseleri, süslü taçlar, âsâlar, mabetlerde şamdanlar ve kandiller yakılması, kilise içlerini altın ve gümüş vazolar ve kaplar ile doldurmak. . 

Kilise ileri gelenlerinin, mezarları üzerine, kilise binaları yapmak. . 

Yapılan binaları, eski Romalıların adeti gibi tanrılara hediye için takdis eylemek. Güya, her birinin emanetleri, bulundukça Azizler adına yortular meydana getirerek, putperestlikte olduğu gibi her yortuda içki, eğlence, zevk ve safalar, bayramlar yapmak… 

Perhizin ilahi gazabı önleyeceği inancı… Papazlar için en büyük üstünlük iddiası ile bekarlığın kabulü…

Kilise ileri gelenlerinin mezarlarını özellikle Kudüs’teki Mesih’in kabrini ziyaret âdetinin kabulü…

Şeytanın kötülüklerine karşı yegane ilaç olmak üzere Kudüs’ten yüklerce toprak getirilmesi çok pahalı fiyatlarla satılması… 

Okunmuş suların iyiliklerinin aşırı övgü ile ilanı… Putperestlerin yaptıkları gibi kilise ileri gelenlerinin ve bunlardan kalan şeylerin resimlerinin kiliselere konması, bunlara adeta secde edercesine tapınma ayinlerinin yapılması… 

Bazı mekân ve yerlerin mucizelerle dolu olduğuna inanılması… 

Mutlu ruhların yer yüzünde, bilhassa mezarların etrafında dolaştıkları inancı ile bunlardan yardım isteme inancının oluşması… 

Kiliseleri ve bunlardaki özel yerleri, görevlilerin elbiselerini çeşit çeşit renkte ve şekilde yapmak ve Meryem’in pak oluşunun yortusunu icat etmek ki, bunlar Loparkal denilen ve (PA) mabuduna mahsus olan yortunun Hıristiyanlar tarafından kaldırılması üzerine, üzülen halkı teskin etmek ve sevindirmek için icad olunmuştur. 

Putlara, Haç parçalarına, bir takım kemiklere, çivilere ve Relik denilen hatıra eşyalara ibâdet ki, bunun (Fetişizm’den) başka ne manaları vardır. 

Bu Reliklerin doğruluğuna iki şekilde inanılırdı: 

Kilise heyetlerinin bunları gerçek olarak kabulü. 

Bunlar yüzünden mucize meydana gelmesi. 

Kilise ileri gelenlerinin (Azizlerin) elbiselerine, mezarlarının topraklarına kadar kutsal kabul edilerek ayin düzenlenir. 

Kudüs’ten Sen Mark, Sen Jak ve diğer kişilerin mumyalarını çıkarıp getirdiler. 

Eski putperestler zamanında bir adamın tanrılığına inanıldığı gibi, bu defa da klişenin kanonizasyonu (ululama ve kutsama) bunun yerine geçip eskiden her şeye bir tanrı kabul ettikleri gibi, bu sefer de kutsallaştırılan her bir kilise ileri geleni (Aziz’i) bir şeyin koruyucusu oldu. 

Bunlar olurken Kilisenin bir parça ekmek ve bir yudum şarabı, başlangıcı olmayan tanrının eti ve kanına dönüşmesine sıra geldi. 

Zaman geçtikçe Hıristiyanlığı putperestlik haline getirdiler. 

Hz. İsa aleyhisselam’ı Haç’a rapteden çiviler adına yortular, bayramlar düzenlediler. 

Vücuduna saplanan mızrak adına, başına konulan dikenler adına yortular yapıldı. 

Reliklerden bazılarının birkaç manastırda bulunmasıyla bunların birden fazlasının mutlak gerçek olmayacağı belli iken, hiç kimse bunu düşünmeye cesaret bulamaz idi. 

Hıristiyanlığın bu şekilde değişimine dair Nevton’un söylediği sözleri tam bir içtenlikle dinleriz. 

Eserlerinin birinde diyor ki: 

“Meleklere ve Azizlere saygı göstermek amacı ile onlara yapılan tapınma, eski putperestlerin şeytana yaptıkları tapınma aynı değil midir? Yalnız adlarının değişmesinden başka bir fark var mıdır?”

Bir başka yerde yine diyor ki: 

“Hıristiyanların bazı insanlara yardım için dua etmeleri, tıpkı putperestlerin duaları gibidir. 

Bunu, yeni dini meydana getirenler çok iyi bilirler idi. 

Yalnız esasları bir olmakla kalmayıp, hatta tapınmalarının ve ayinlerinin ayrıntıları dahi birbirlerinin aynıdır. 

Yanan buhurlar, tütsüler, tuz ile karışık su dahi putperest adetlerinin aynıdır ki; mabetlere girilir, mabetlerden çıkılırken cemaatin üzerine serperlerdi. 

Tanrılığına inanılan putların, resimlerin önünde güpe gündüz mum yakmak, büyük belalardan ve hastalıklardan kurtulmalar neticesinde adak olarak getirilen hediyeleri mabetlere asmak, iyiliğine inanılan ölüleri tanrılar derecesine çıkarmak için yapılan kutsallaştırmalar ve eskiden yarı ilah kabul edilen kahramanlar hakkında olduğu gibi bir takım Azizleri koruyucu kabul etmek, mezarlarda yatan ölüleri mabud saymak, resimler, putlar önünde diz çöküp ruku ve secde yapmak, putlara mucizeler isnad etmek, mabetlerde küçük mihraplar, kürsiler icad ederek buralara, yollara, meydanlara, dağ başlarına heykeller koymak, relikleri, putları alaylar ile gezdirmek, bu alaylarda güpegündüz mumlar yakıp, mızıkalar çalarak ilahiler okumak, Papazların tepe saçlarını berresi ve ayin-i mahsus ile kestirmek ve erkek kadın rahibelerin evlenmekten uzaklaşarak iffetli kalmaları için tahutte bunlarının mecbur yapılması gibi şeyler aslında putperestlikte bulunduğu halde sonradan Hıristiyanlığa girmişlerdir. 

Özellikle, eskiden Roma’da Jüpiter’e ve diğer tanrılara nisbet edilen aynı heykeller, bu gün Hz. Meryem’e ve diğer Azizlere tahsis edilmişlerdir. 

Aynı tapınmalar, aynı kanunlar yeni dine aynen sokulmuşlardır. 

Bunlara aynı mucizeler, aynı kerametler isnad olunurlar. 

Hulasa eski putperestlik bütünü ile Papaizm olmuştur. 

Papaizm dahi Paganizm (Putperestlik) planı üzerine aynen kurulmuştur. 

Öyle bir şekilde ki; “putperestlik ile arasında yalnız benzerlik vardır” denilmeyip, biri yek diğerinin aynıdır. Vesselam.”

Allah Birdir

Allah birdir. 

Başka şeylere müracaat edip yorulma! 

Onların önünde alçalıp minnet çekme! 

Onlara yaltaklanıp boyun eğme! 

Onların arkasına düşüp zahmet çekme! 

Onlardan korkup titreme!

Çünkü; 

Sultan-ı Kâinat birdir. 

Her şeyin anahtarı O’nun yanında, her şeyin dizgini O’nun elindedir. Her şey O’nun emri ile halledilir.

Scroll to Top