Ön Yazı – Teslis Üçlü Tanrı İnancı

Sallallahu Aleyhi ve Sellem: Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem hakkında kullanılır. Allah’ın rahmeti ve selamı onun üzerine olsun demektir.

Aleyhisselam: Peygamberler hakkında kullanılır. Selam onun üzerine olsun anlamındadır.

TESLİS ÜÇLÜ TANRI İNANCI

“Senden önce hiçbir peygamber göndermedik ki ona; ‘Benden başka ilâh yoktur; şu halde bana ibâdet edin’ diye vahyetmiş olmayalım.”

Enbiya Sûresi:21/ 25

TAKDİM

KUR’ÂN-I KERİM’de gönderilen bütün peygamberler ve onların ümmetleri hakkında; Allah’ın sünnetlerinin bulunduğu ve bu sünnetlerin önceden takdir edildiği haber verilmiştir. Hz. Âdem aleyhisselam ile Hz. Havva’nın yeryüzüne indirildiği gün, şu ilâhi taahhüdün yapıldığı nassla sabittir: “Beraberce oradan inin. Sonra size benden bir “Hüdâ” gelir de, kim benim hüdâ’ma tabi olursa, artık onlara hiçbir korku yoktur. Onlar mahzun olacak değildirler.” (el Bakara Sûresi: 38. ) Yeryüzünün halifesi olan insanoğlunun, kendi hür iradesini kullanması ve şu iki yoldan birini tercih etmesi mümkündür. Birincisi: Allahü Teâlâ’ya (cc) iman etmek ve hayatını İslâm’a göre düzenlemektir. Bu tercih, ruhlar âleminde gerçekleşen manevi mukavelenin tabii bir sonucudur. İkincisi: Hevâsına tabi olmak, şahsi kanaatlerine ve nefsinin arzularına göre yaşamaktır. Bu tercihi yapan kimselere gayr-i müslim denilir. 

İnsanların şahsi kanaatlerine dayanan dünya görüşlerinin ve inançlarının ortak vasfı, kupkuru zan (nıhle) hükmünde olmasıdır. Kur’ân-ı Kerim’de Hz. Yusuf aleyhisselam’un kıssası beyan edilirken, bütün insanlığa şu hatırlatma yapılmıştır: “Sizin Allah’ı bırakıp da taptıklarınız, kendilerinizin ve atalarınızın takmış olduğu isimlerden başkası değildir. Allah bunlara hiçbir sultan (hüccet-delil) indirmemiştir. Hâkimiyet (Hüküm koymak) sadece Allah’a mahsustur. Allah kendisinden gayrısına ibâdet etmemenizi emretmiştir. Hak din işte budur. Fakat insanların çoğu bilmezler. “( Yusuf Sûresi: 40)

İnsanlık tarihinde, zamana ve şartlara göre değişmeyen sünnetullah şudur: Allahü Teâlâ (cc) her kavme; önce kendi içlerinden, kendi dilleriyle konuşan bir rasûl veya nebi göndermiş, daha sonra kendilerine hakkı veya batılı tercih etme mesûliyetini yüklemiştir. Peygamber gönderilmesinin hikmeti; insanların sırat-ı müstakiym üzerinde yürümelerine, akıllarını kullanmalarına, şeytanın güzel gösterdiği şeylerden sakınmalarına ve hevâlarına tabi olmaktan kaçınmalarına yardıma olmaktır. Rasûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem nübüvvetin önemini veciz bir teşbihle beyan etmiştir: “Benimle insanların misali, bir ateş yakan kimse gibidir. Ateş etrafını aydınlattığı zaman, orada bulunan küçük kelebekler ateşe doğru uçmaya (içine düşmeye) başlarlar. O kimse, bu kelebekleri ateşe düşmekten korumaya gayret eder. Bazı insanlar ateşe doğru koşarken, ben onları bellerinden yakalayıp, ateşten kurtarmaya çalışıyorum.”

Aralarında herhangi bir ayırım yapmadan bütün peygamberlere iman etmek farzdır. Bazı peygamberlerin sadece kavimlerine, bazılarının da bütün insanlığa gönderilmiş olmaları, tebliğ ettikleri hakikatlerin keyfiyetini değiştirmez. Çünkü peygamberlerin tamamı insanlara “Allah’a ibâdet etmelerini ve tağuta kulluktan kaçınmalarını” tebliğ etmişlerdir. (en Nahl Sûresi: 36)

Kur’ân-ı Kerim’de hidayet ve dalâletin açıklandığı, bunlardan birisini tercih etmenin insanların hür vicdanlarına bırakıldığı malûmdur. Bunun delili şu ayet-i kerimedir: : “Rabbin dikseydi, yeryüzünde bulunanların hepsi iman ederdi. Şimdi sen mü’min olmaları için insanları zorlayıp duracak mısın?” (Yunus Sûresi: 99) Ayrıca Kâfirûn Sûresi’nde Rasûl-i Ekrem’e sallallahu aleyhi ve sellem hitaben “Sizin dininiz size, benim dinim bana” demesi emredilmiştir. Muhakkak ki iman, bir gönül (kalb) işidir. Zorla insanların kalblerine girmek mümkün değildir. Eğer dinde zorlama caiz olsaydı, Allah’ın (cc) insanları herhangi bir inanca mecbur ettiği ileri sürülebilirdi. Mecburiyet söz konusu olunca da, sevabın ve cezanın anlamı kalmazdı. Kur’ân-ı Kerim’de mealen; “Dinde zorlama (ikrah) yoktur. Hakikat iman ile küfür apaçık meydana çıkmıştır. Artık kim tağutu tanımayıp da Allah’a iman ederse, o muhakkak kopması mümkün olmayan en sağlam kulpa yapışmıştır. Allah hakkı ile işitici ve her şeyi kemali ile bilicidir” (el Bakara Sûresi: 256) hükmünün beyan buyurulduğu malûmdur. Bir kimseyi tehdit etmek suretiyle; razı olmadığı bir sözü söylemeye veya haksız yere bir işi yapmaya zorlamaya ikrah denilir. Bu ayette geçen “dinden” maksad, imandır. Nüzul sebebini ve hikmetini dikkate alan bazı müfessirler; insanların inanç hürriyetinin, kendi hür iradeleriyle sınırlı olduğu hususunda ittifak etmişlerdir. Başta İmam-ı Şafii olmak üzere, bazı âlimler, “Bu âyet, ancak kitap ehlinden olan kimselerin Müslüman olmaya zorlanamayacağının delilidir” görüşünü ileri sürmüşlerdir. Bazılarına göre de âyet önce bütün insanlara şamil olmak üzere inmiş, sonra kıtal âyetiyle müşriklerle olan ilişkisi neshedilmiştir. Zira onlar hakkında, “Fitneden eser kalmayıncaya ve din tamamen Allah’ın oluncaya kadar onlarla savaş” (el-Enfâl Sûresi: 39) emri verilmiştir. Arap kavminden olan müşriklere karşı uygulanan siyaseti, savaş hukukuyla izah eden âlimler; Rasûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem’in, “Onlarla ‘Lâ ilahe illallah’ (Allah’tan başka ilâh yoktur) demelerine kadar savaşmam emredildi. Bunu söyledikleri zaman kanlarını ve mallarını benden korumuş olurlar. ” Hadisini, delil olarak ileri sürmüşlerdir. Bu iki ayet arasında umum-husus münasebetinin bulunduğunu ileri süren âlimlere göre; dinde zorlamanın olmaması, fitne ve fesadın bulunmamasına bağlıdır. Dolayısıyla “dinde zorlamanın bulunmadığını” beyan eden ayet ile “Yeryüzünde fitneden eser kalmayıncaya kadar cihadı emreden” âyet arasında bir tenakuz yoktur. 

İslâm’da cihad, Müslümanların din ve dünya işlerini düzenli olarak yürütebilmelerini sağlamak, onları fitneden ve fesaddan korumak için meşru kılınmıştır. İmam-ı Serahsi, “cihaddan maksad, mü’minlerin emniyet içinde bulunmalarını, din ve dünya işlerini yürütebilme imkânına kavuşmalarını sağlamaktır” diyerek bu inceliğe işaret etmiştir. Dolayısıyla cihadın sebebi küfür değil, küfrün sebep olduğu fitne ve fesattır. 

İNANILMASI ZARURİ HÜKÜMLERİN TESBİTİ

İslâm âlimlerine göre, bir şeyin iman esası olabilmesi için Kur’ân-ı Kerîm’de veya mütevâtir sünnette hükmünün bulunması zaruridir. Allah’a meleklerine, kitaplarına peygamberlerine ahiret gününe, kadere, hayır ve şerrin Allah’tan olduğuna iman etmenin farz olduğu malûmdur. Hz. Ali (ra)’den rivayet edilen Hadis-i şerif’te, imanın olmazsa olmaz şartları şöyle ifade edilmiştir: “Kişi şu dört şeye inanmadığı müddetçe mü’min olamaz: Allahü Teâlâ’dan (cc) başka ilâh olmadığına, Benim O’nun kulu, aynı zamanda Rasûlü olduğuma ve bütün insanlara hakla gönderilmiş bulunduğuma şehadet etmek, ölüme ve (ölümden sonra) tekrar diriltileceğine inanmak, Kadere iman etmek.” İnanılması zaruri olan hükümlerden birisini inkâr eden kimselere “kâfir” denilir. Kâfir, arapça olan “Ke-fe-re” fiilinin ism-i failidir. İnanılması zaruri olan hükümleri kalben tasdik etmediği halde, diliyle Müslüman olduğunu söyleyen kimseye “münafık”, Müslüman olduktan sonra dinden dönene “mürted” vasfı verilir. İki ve daha çok ilâh olduğunu söyleyen, Allahü Teâlâ’ya (cc) başkasını ortak koşan kimseye “müşrik”, muharref kitaplara inanan kimselere (Yahudi, Hıristiyan vs) “ehl-i kitap” denilir. Bazı âlimler; dünyevî hükümlerdeki farklılığı dikkate almış ve küfrü şöyle tarif etmişlerdir: “Kişiyi, devlet başkanlığı (hilâfet), hâkimlik, şahitlik, ganimetlerden yararlanma, cenaze namazının kılınması, Müslüman mezarlığına gömülmesi gibi, Müslümanlara mahsus hallerden mahrum bırakan bir hükme küfür denilir”

Kur’ân-ı Kerîm’de; ehl-i kitap vasfına haiz olan kimselerin, inanılması zaruri olan hükümleri hafife aldıkları ve fuzuli iddiaları sebebiyle küfre düştükleri haber verilmiştir: 

“Şüphesiz ki: ‘Allah ancak Meryemoğlu İsa Mesih’tir’, diyenler kâfir olmuşlardır. Ey Muhammedi De ki: ‘Allah, Meryemoğlu İsa Mesih’i, anasını ve bütün yeryüzündekileri helak etmek istese, O’na kim engel olabilir? Göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin mülkiyeti yalnız Allah’a aittir. O, dilediğini yaratır. Allah her şeye kadirdir.” (el Mâide Sûresi: 17)

Şüphesiz, Meryemoğlu Mesih (İsâ), Allah’ın kendisidir” diyenler kâfir olmuşlardır. Hâlbuki bizzat Mesih şöyle demiştir: “Ey İsrailoğulları, benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah’a kulluk edin. Çünkü kim Allah’a eş koşarsa, şüphesiz Allah ona cenneti haram kılar.” (el Mâide Sûresi: 72). 

“Allah şüphesiz, ‘üçün (üç tanrının) biridir’ diyenler kâfir olmuştur. Halbuki bir tek ilâhtan başka hiçbir ilâh yoktur.” (el Mâide Sûresi: 73)

Yahudilerin ve Hıristiyanların ilâh inancının, münkirleri ve müşrikleri taklitten ibaret olduğu da haber verilmiştir: “Yahudiler; ‘Uzeyr Allah’ın oğludur’ dediler. Hıristiyanlar da: ‘Mesih (İsâ) Allah’ın oğludur’ dediler. Bu, onları ağızlarıyla geveledikleri sözler olup, güya bununla, daha önce yaşayan inkârcıların sözlerini taklit ediyorlar. ” (Tevbe Sûresi: 30) Bu âyetlerde, Allâhü Teâlâ (cc) hakkında küfrü gerektiren iddialar belirtilmiştir. Buna göre; Allah’ı inkâr etmek, O’na şirk koşmak, Allah’ın oğlu olduğuna inanmak, O’nun sıfatlarından birini bilerek inkâr etmek, kişiyi küfre düşürür. 

İnanılması zaruri olan hükümler (iman esasları) bir bütündür. Herhangi birisini inkâr etmekle, tamamını inkâr etmek arasında fark yoktur. Allahü Teâlâ (cc) ile Rasûlü’nün sallallahu aleyhi ve sellem arasını ayıran kimselerin Müslüman vasfını muhafaza etmeleri mümkün değildir. Kur’ân-ı Kerim’de : “Allah’ı ve peygamberini inkâr ederek kâfir olan, biz bir kısmına inanırız bir kısmına inanmayız diyerek Allah ile Rasûlü’nün arasını ayırmaya kalkışan ve böylece imanla küfür arasında bir yol tutmaya çalışan kimseler, gerçek kâfirlerin ta kendileridir. Biz o kâfirlere alçaltıcı bir azap hazırlamışızdır” (En-Nisâ Sûresi: 150-151) hükmü beyan buyurulmuştur. Allahü Teâlâ bu âyetlerle, kendisini ve peygamberlerini inkâr eden Yahudi ve Hıristiyanlan tehdit etmektedir. Çünkü onlar; Allah’ın gönderdiği peygamberlere iman konusunda, farklı bir tutum içindedirler. Bazı peygamberlere inanırken, bazılarını da reddetme cürmünü işlemişlerdir. Bu sırf atalarını bu inanç üzere bulmaktan veya hevâlarına dayanan kanaatlerinden ibarettir. Bunun sonucu olarak yahudiler; Hz. İsa aleyhisselam’a  ve Hz. Muhammed’e sallallahu aleyhi ve sellem iman etmemişlerdir. Hıristiyanlar da Hz. İsa aleyhisselam’dan a sonra gelen Rasûl-i Ekrem’i sallallahu aleyhi ve sellem kabul etmeyerek, aynı cürmü işlemişlerdir. Hâlbuki bütün peygamberlere iman edilmesi zaruridir. Bir kimsenin Müslüman olabilmesi için; Allahü Teâlâ’nın (cc) gönderdiği (Kur’ân’da ismi zikredilen veya edilmeyen) bütün peygamberlere iman etmesi farzdır. Hz. Davud aleyhisselam, Hz. Musa aleyhisselam ve Hz. İsa aleyhisselam gibi peygamberlere ve onlara verilen ilâhî kitapların bozulmamış asıllarının vahiy mahsulü olduğuna iman etmek, mü’min vasfını elde edebilmenin zaruri rüknüdür. İslâm inancı evrensel bir keyfiyete haizdir. Çünkü Yahudi ve Hıristiyan şeriatının bozulmamış (orijinal) şeklini de temsil etmektedir. 

Kur’ân-ı Kerim’de; İncil ve Tevrat’ta sonradan yapılan değişiklikler ve bu dinlere sokulan hurafe ve inanç bozuklukları haber verilmiştir: “Şüphesiz; ‘Meryem oğlu Mesih gerçekten Allah’ın kendisidir’ diyenler kâfir olmuşlardır. Hâlbuki Mesih (İsa) şöyle demişti: ‘Ey İsrail oğulları, benim ve sizin Rabbiniz olan Allahü Teâlâ’ya ibâdet edin. Kim ki, Allah’a eş koşarsa, hiç şüphesiz Allah ona cenneti haram kılmıştır. Onun varacağı yer ise ateştir. Zulmedenlerin de onları ateşten kurtaracak hiçbir yardımcıları yoktur.” ( el Mâide Sûresi: 72)

Son yıllarda bütün dünyada; dini idealleri savunan sivil toplum örgütlerinin, ülkelerin siyasi atmosferini etkileyebilecek potansiyele sahip oldukları görülmektedir. Aynı münzel kitaba inanan insanların biraraya gelmeleri, inançlarına siyasi ve içtimâi zeminlerde meşruiyet kazandırmaları, hatta bu alanları tanzim etmeye çalışmaları, inanç sistemlerinin zaruri bir sonucudur. ABD’de ve Avrupa Birliği ülkelerinde faaliyet gösteren sivil toplum örgütlerinin büyük bir bölümü, mutlaka bir Kilise’ye bağlıdır. Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne (AB) üye olmak için çıkardığı “Uyum Kanunları”, misyonerlik faaliyetlerinin hızlanmasına sebep olmuştur. Avrupa Birliği’nin temel antlaşma metinlerine ve hukuk müktesebatına bakıldığı zaman, Birliğin “bütün dinlere eşit mesafede durmayı taahhüd ettiği, insanlar arasında düşmanlığa sebep olabilecek, etnik ve dini temele dayanan ayrımcılığı yasakladığı” ileri sürülebilir. Ancak kâğıt üzerindeki hükümlerle, yaşanan gerçekler birbirinden farklıdır. Çünkü Kiliselerin; gerek AB’nin oluşum sürecinde, gerek Avrupa Anayasasının şekillenmesi esnasında önemli rol oynadıkları bilinmektedir. Protestanların kurduğu Avrupa Kiliseler Konferansı Kilise ve Toplum Komisyonu (KEK) veya Katoliklerin kurduğu Avrupa Topluluğu Bişoplar Komisyonu (COMECE) gibi kuruluşlar, misyonerlik faaliyetlerinin düzenli olarak yapılmasını sağlamaktadırlar. 

AB ülkeleri temsilcilerinden oluşan Konvansiyon; bir buçuk yıl süren bir çalışma sonunda, “AB Anayasası” taslağını hazırlamış ve bu taslak 20 Haziran 2003 tarihinde Selanik’te imzalanmıştır. Gerek Konvansiyon çalışmaları sırasında, gerekse daha sonraki süreçte AB Anayasası’nda Hıristiyanlığa atıfta bulunması, başta Vatikan ve bazı AB üyesi ülkeler tarafından ısrarla istenmiştir. Önümüzdeki yıllarda da gerek Türkiye’de, gerek yurt dışında yaşayan Müslümanlar, yoğun bir misyonerlik faaliyetiyle karşılaşacaklardır. Son yıllarda “Dinlerarası Diyalog” gerekçesiyle veya “İbrahimi Dinler” sloganıyla, tedavisi kolay olmayan itikadi hastalıklar yayılmaktadır. Hesap gününe hazırlanan Müslümanların, içinde bulundukları hali iyi tahlil etmeleri ve misyonerlerin kuracakları tuzaklara karşı hazırlıklı olmaları gerekir. Bu eser, teslis (üçlü tanrı) inancının mahiyetini, değişik açılardan tahlil eden bir çalışmanın ürünüdür. Hayırlara vesile olmasını dileriz.                                                                              MİSAK

BU KİTAP

Değerli büyüğümüz emekli vaiz Nuh Mehmet SOLMAZ Hocamızın yazdığı “TESLİS- ÜÇLÜ TANRI İNANCI” isimli kitabını büyük bir dikkatle okudum ve gerçekten çok yararlandım.

Özellikle, Hıristiyan misyonerlerinin cirit attığı, dinler arası diyalog çalışmalarının sür’at kazandığı, büyük şehirlerde kiliselerin açıldığı günümüzde böyle bir kitabın neşredilmesi, milletimiz için büyük bir kazançtır.

N. Mehmet SOLMAZ Hocamız Kur’an-ı Kerim ve Kitab-ı Mukaddes dahil olmak üzere 40’a yakın kaynağı dikkatlice incelemiş ve bozulmuş bulunan Hıristiyanlığın bugünkü durumunu gayet isabetli bir şekilde ortaya koymuştur.

Bu eserden anlıyoruz ki: Bugünkü Hristiyanlar, Hz. İsa’ya da gereken saygıyı göstermiyorlar. Bunların ortaya attığı kuralların hiçbir dinle uzaktan yakından alakası olamaz.

Bu kitaptan, Hıristiyanların yanlış inanç ve davranışlarını öğrendiğimiz gibi; bu yanlışlıklara katlanamayarak Müslüman olan Hıristiyan din adamlarının ve aydınlarının bulunduğunu da öğreniyoruz.

Ayrıca, tarihte yapılan Hıristiyan- Müslüman mücadelesinde İslam alimlerinin ortaya koyduğu delillerle İslam’ın üstünlüğünü nasıl anlattıklarını da bu kitaptan öğreniyoruz.

Bu değerli eseri bütün Müslümanların, özellikle meslektaşlarımızın okumaları gerektiğine inanıyor ve bu kıymetli kitabı herkese tavsiye ediyorum.

Ayrıca, böyle önemli bir eseri bizlere kazandırdığı için Misak Yayınları’na ve özellikle değerli kardeşim Hüsnü AKTAŞ Beyefendiye teşekkürlerimi sunuyorum.

İsmail KARAKAYA
Ankara vaizi
Hakses Aylık Dergi (Temmuz 2005, Sayı: 487)

Scroll to Top