6. BÖLÜM Münâfıkların Peygamberimiz (sav)’e İsnât, İftirâ ve Tepkileri

Münâfık’ın Tarifleri
1-Münâfık: İkiyüzlü, dış görünüşü Müslüman olmakla birlikte içi kâfir olan kimse.
2-Peygamberimiz (sav) zamanında kâfirlikte devam ettiği halde kendisini Müslüman gösteren kimse.
3-Kalbiyle inanmadığı halde diliyle inandığını söyleyen, davranışları ile inandığını gösterme çabasında olan kimse.
4-Kalbi küfür içinde olduğu, İslâm’ın hiçbir şeyine inanmadığı halde, dış şartlar açısından ‘Ben de Müslüman’ım!’ diye iddia eden kişi.
5-Dünya çıkarı için, elindeki imkân ve makamları kaybetme korkusundan Müslümanlar arasında inanmış gibi görünür.
Münâfıklık insanlar arasında ikili oynamanın adıdır. Münâfık,
İslâm’ın bir tarafından girer, öbür tarafından çıkar. O hep girişler ve çıkışlar içerisindedir. Ama kalbinde hep küfr = inkâr vardır. Peygamberimiz: ”Münâfık, sürüler arasında şaşkın koyun gibidir” buyurur.
Münâfık, ikiyüzlü olmaktan öte, İslâm’ı ve onun inanç esaslarını hafife almanın, Müslümanları aldatmanın ve küfr ile işbirliği yapmanın çirkin faaliyetleri içerisinde olan insandır. Münâfıklar, ‘Allah (cc)’ın insana sunduğu din emanetini, kulluk teklifini kabul ediyorum’ diyerek alaya ve hafife alırlar. İnanıyorum, diyerek Müslümanların sahip olduğu hukuktan yararlanırlar. Sonra da içinde bulundukları Müslüman topluma zarar verecek girişimlerde bulunurlar. Münâfıklar Müslümanların ve İslâm’ın aleyhinde çalışırlar. Bu konuda diğer fitne unsurlarıyla, dış düşmanla işbirliği yapmaktan çekinmezler. Bütün bunları yaparken de iz belli etmezler, gizli davranmaya dikkat ederler, iyi insan ve Müslüman görünmeye de çalışırlar.
Münâfıklar, ya iman ettikten sonra işlerine gelmediği için gizlice İslâm’dan çıkarlar, ya da hiç iman etmemişlerdir ama Müslümanlar arasında ben de Müslüman’ım demişlerdir. Hangi şekilde olursa
olsun, Münâfık gerçekte kâfir veya müşrik, dış görünüşü itibarıyla Müslüman’dır. Günlük hayatta bazı Müslüman kişilerin bir şeyler elde etmek üzere insanlara iki yüzlü davranmaları inanç yönünden
Münâfıklık değil, ahlak yönünden bir düşüklüktür.[1] Peygamberimiz (sav) zamanında Münâfıklar, genellikle Hazreç kabilesinden ve Yahudilerdendi. Kimin Münâfık olduğunu peygamberimiz (sav)
bilirdi, kimseye söylemezdi, Münâfıkları idare ederdi. Fakat onlara muhim vazifeler vermezdi. Medine’deki Evs ve Hazreç kabileleri birbirleri ile yaptıkları savaş dolayısıyla bir hayli yıpranmış ve zayıf düşmüşlerdi.
İki kabile anlaştılar, Hazreçli Abdullah ibn-i Übey bin Selül’ün başkanlığında birleşme kararı aldılar. Abdullah’ı kendilerine kral yapacaklardı. Taç›ını bile hazırlamışlardı. İslâm Medine’ye ulaşmış, her
iki kabilenin ileri gelenlerinden bazıları Müslüman olmuştu. Müslümanlar peygamberimiz (sav)’i Medine›ye davet etmek istiyorlar. Bir kısım kabile mensupları da peygamberimizin davetinin ertelenmesini, Abdullah›ın taç giyip kral olmasını istiyorlardı. Müslümanlardan 75 kişi davetin ertelenmesini kabul etmediler. Peygamberimiz (sav)’i davet için Mekke’ye gittiler, daveti yaptılar.
Peygamberimiz (sav) Medine’ye hicret etti. Hicretle her eve Müslümanlık girdi. Abdullah’ın kral olmasını kendisinden başka düşünen kalmadı. Abdullah, kabilesinin güvenini kaybetmek istemediğinden, çaresiz, Müslüman olmaktan başka çıkar yol bulamadığından  İslamı kabul etmiş göründü.
Her iki kabilenin ileri gelenlerinden bazı kimseler de kalplerinde haset ve kin ateşi olduğu halde Müslüman olduklarını ilan ettiler. Bunlar içinde en çok üzüleni ve Müslümanlığa düşman olanı ise Abdullah ibn-i Übey bin Selül’dü. Çünkü peygamberimiz Hz. Muhammed (sav)’in Medine’ye gelişi onun kral olmasını önlemişti.[2] Kur’ân-ı Kerîm’de Münâfıklarla ilgili bir hayli ayet vardır.

Bunlardan Bakara Sûresi’nin başlarında bulunan Münâfıklarla ilgili ayetlerin meallerini veriyoruz:

“İnsanlardan, inanmadıkları halde, ‘Allah’a ve âhiret gününe inandık’ diyenler de vardır.”
“Bunlar Allah’ı ve mü’minleri aldatmaya çalışırlar. Oysa sadece kendilerini aldatırlar da farkında değillerdir.”
“Kalplerinde Münâfıklıktan kaynaklanan bir hastalık vardır. Allah da onların hastalıklarını artırmıştır. Söyledikleri yalana karşılık da onlara elem dolu bir azap vardır.”

“Bunlara, ‘yeryüzünde fesat çıkarmayın’ denildiğinde, ‘Biz ancak ıslah edicileriz!’ derler. İyi bilin ki, onlar bozguncuların ta kendileridir. Fakat farkında değillerdir.”

“Onlara, ‘İnsanların inandıkları gibi siz de inanın’ denildiğinde ise, ‘Biz akılsızlar gibi iman mı edelim?’ derler. İyi bilin ki, asıl akılsızlar kendileridir, fakat bilmezler.”

“İman edenlerle karşılaştıkları zaman, ‘İnandık’ derler. Fakat şeytanlarıyla
(Münâfık dostlarıyla) yalnız kaldıkları zaman, ‘Şüphesiz, biz sizinle beraberiz. Biz ancak onlarla alay ediyoruz’ derler.”

“Gerçekte Allah onlarla alay eder (alaylarından dolayı onları cezalandırır); azgınlıkları içinde bocalayıp dururlarken onlara mühlet verir.”
“İşte onlar, hidayete karşılık sapıklığı satın almış kimselerdir. Bu yüzden alışverişleri onlara kâr getirmemiş ve (sonuçta) doğru yolu bulamamışlardır.”
(Bakara Sûresi: 2/8-16)
“Münâfıklar zahiren Müslüman görünüyorlar, Müslümanların aralarına sokuluyorlar, onlarla düşüp kalkıyorlar, suret-i haktan görünerek onlara şüpheye düşürecek şeyler soruyorlar, böylelikle imanları
sarsmak, kaleyi içinden fethetmek istiyorlardı. Münâfıklar çok tehlikeli bir unsurdu. Zararları gizli yoldan işliyorlardı. Bunlar o kadar haysiyetsiz insanlardı ki, her âdiliğe ve sahtekârlığa da tenezzül ediyorlardı. Abdullah ibn-i Übey bin Selül, nifakı sebebiyle başlangıçta bir birine zıt davranışlarda bulunmuştur. Her Cuma Namazı’na iştirak eder, peygamberimiz (sav) minbere çıkar çıkmaz kendiliğinden ayağa kalkar şöyle derdi:
“Ey cemaat! Allah (cc)’ın Rasûlü aranızda bulunmaktadır. Allah onunla sizleri şereflendirmiştir. Bu yüzden o ne söylüyorsa tasdik edin, emirlerini dikkatli dinleyin. Ve ona itaat edin.



düzelt


” Münâfık başı………
bu sözleri ile kendini peygamberin üstünde etmek istiyorlardı.rünüyorlarık bile yapıyorlardı.a çekemeyeceklerini anlayınca olduğunu göstermek istiyordu. Ama kalbindeki nifak aykırı söz ve davranışları
ile kısa zamanda ne olduğunu gösterdi. İkiyüzlülüğü açığa çıktı. Kabilenin ileri gelenlerinden olması, Münâfık taraftarlarının bulunması dolayısı ile peygamberimiz (sav) kendisini idare ediyordu.

Münâfık Başı Küstahlaşıyor
Peygamberimiz (sav), Haris oğulları mahallesinden geçiyordu. Bindiği hayvan yerden biraz toz kaldırdı. Orada bulunan Münâfık başı yüzünü örterek peygamberimize küstah bir edâ ile “Yerden toz kaldırma!” dedi. Peygamberimiz orada bulunanlara selam verdikten
sonra bazı âyetler okudu. Münâfık başı peygamberimize: “Bana bak, dedi, ben bunlardan hoşlanmıyorum. Senin dediklerin doğru bile olsa bizi taciz etme. Seni ziyaret edenlere bunları oku “dedi.
Münâfık Başı Savaştan Kaçıyor
İslâm ordusu Medine yakınlarına kadar gelmiş bulunan müşrik ordusunu karşılamak için Cuma Namazı’ndan sonra Medine’den hareket etti. Medine ile Uhud arasında bulunan “Şeyheyn” denilen yere gelince, Münâfık başı Medine dışına çıkmama konusundaki teklifi kabul edilmediği için 300 adamı ile Müslüman ordusundan ayrıldı, Medine’ye geri döndü. İslâm ordusunun sayısı yedi yüz’e düştü.
Mustâlık Oğulları Gazası
Mustalık Oğulları büyük ve itibarlı bir kabile idi. Medine›ye 9 konak mesafe uzaklıkta yaşarlardı. Peygamberimiz (sav), bu kabilenin Medine’ye baskına hazırlandığını haber alınca süratle hazırlığını
yaptı, kabileyi yerinde bastırmak üzere Medine’den ayrıldı. İslâm ordusunda başta Münâfık başı olmak üzere bir hayli de Münâfık vardı. Mustalık oğulları Müslümanların hareketinden haberdar olunca dağıldılar. Müslüman ordusuna karşı çıkanlar’da kısa zamanda mağlup oldular. On kişi öldü. 600 kişi esir alındı, 2000 deve, 5000 koyun ganimet olarak ele geçti. Medine’ye gelince Peygamberimiz esirleri serbest bıraktı. Dönüş yolunda arzu edilmeyen olaylar oldu. Bu olayları
çıkaran orduya katılan Münâfıklar ve Münâfıkların başı Abdullah ibn-i Übey bin Selül’dü. Münâfık başı orduya bir kumandan edası ile katılmıştı. Çıkardığı hadiselerle rezil-rüsvay olmuş, itibarını yitirmiş
bir kişi olarak Medine’ye dönebildi.
Münâfık Fitnesi
Mustalık oğulları gazasında iki kişi kuyudan önce su çekme konusunda çekişmeye başlarlar.
Biri “Ey Ensar”, diğeri “Ey Mühacirler”diye bağırmaya başlar. Her iki taraftan koşup gelenler olur. Hadiseyi duyan Münâfık başı da koşup gelir, Ensara şöyle der: “Besle kargayı çıkarsın gözünü!. Bu hadisenin sorumlusu sizsiniz. Mühacirleri himaye etmekle bu belalar başınıza geldi. Mühacirler artık sizi çekemez oldular. Sizi kendi emirlerine tâbi görmeye başladılar. Fakat isterseniz şimdi bile onları terk edersiniz. Onlar da ister istemez Medine’den çıkıp gitmeye mecbur kalırlar.” Münâfık başının sözlerini peygamberimiz (sav)’e söylediler. Hz. Ömer; Münâfık başını öldürmeye izin istedi. Peygamberimiz (sav) şöyle buyurdu. :

“Hayır, Ömer, hayır! Öyle bir hareket doğru olmaz İster misin ki her tarafta, ‘Muhammed arkadaşlarını öldürmeye başladı’ denilsin?” Münâfık başının oğlu Abdullah iyi bir Müslüman’dı. Hadiseyi duydu, üzüldü. Geldi, Allah (cc)’ın Rasûlüne şöyle dedi:
“Ey Allah (cc)’ın Rasûlü! Duydum ki, babamın bu yaptığından dolayı öldürülmesi isteniyormuş. Eğer böyle bir şey varsa onu ben kendi elimle yapayım. Çünkü başkası öldürürse, içim babamı öldüreni öldürmeye beni yönetir de bir mü’mini öldürürüm diye korkuyorum, bir mü’mini öldürmektense bir Münâfık’ı öldüreyim.”
Peygamberimiz (sav) böyle bir şeyin olmadığını, ona iyilik etmek istediğini söyledi.[3] Peygamberimiz (sav) hadiseye karışanları uyarmış ve şöyle buyurmuştur: “Bu cahiliye çağrısı da nedir? Sizin yaptığınız cahiliyettir ve bu çok kötü bir şeydir.” Peygamberimiz (sav) iki
Müslüman’dan biri yardım istemek durumunda kalırsa: “Ey Müslümanlar, ya da ey insanlar diye seslensin, kabile, ırk, bölge gibi çağrışımlar cahiliye çağrışımlarıdır.” buyurmuştur.

Şerefsizin Şereflilik İddiası
Kuyu başındaki hadiseden sonra Münâfık başının adamları ona şöyle dediler: “Bizler senin hakkında bir takım ümitler besliyorduk ve sen de bizi müdafaa ediyordun. Fakat artık öyle anlaşılıyor ki, sen de
bize karşı bu dilencilerin yanındasın.” Münâfıklar kendi aralarında peygamberimize ve mühacirler’e “dilenci” diyorlardı. Adamlarının sözlerini duyunca için için yanmakta olan Münâfık başı; “Medine’ye
döndüğümüzde şerefliler şerefsizleri oradan çıkaracaktır” der. Bu sözü Zeyd bin Erkam duyar. Amcasına söyler. Amcası da peygamberimiz (sav)’e söyler. Peygamberimiz (sav), Zeyd’i çağırır, Zeyd toplantıda işittiklerini yeniden anlatır. “Sen ibn-i Übey’in böyle dediğini sanabilirsin” buyurur. Zeyd söylediklerini kulakları ile duyduğuna yemin eder. Peygamberimiz (sav) ibn-i Übey’i çağırır, ona sorar.
İbn-i Übey suçlamaları reddeder, söylemediğine dair yemin eder. Ensarın yaşlı ve ileri gelenleri de Zeyd’in bir genç olarak yanlış anlamasının mümkün olabileceğini söylerler. Zeyd çok üzülür. Hadise
duyulur. İbn-i Übey’i öldürmek isteyenler olur. Peygamberimiz (sav) bir hadiseye meydan vermemek için zamanı uygun olmadığı halde yolculuk emrini verir, ara verilmeden yola devam edilir. Ensarın ileri gelenleri, Münâfık başına lerle rezil-rüsvay, hemen giderek peygamberden af ve özür dilemesini söylerler. Münâfık başı öfkelenir, bunlara da şunları söyler:

“Siz ona iman et dediniz iman ettim, zekât ver dediniz, verdim. Şimdi ise Muhammed’e secde etmediğim kaldı.” Bu sözü üzerine Ensarın ona kızgınlığı artar, ona lânet ederler ve ondan uzaklaşırlar.
Medine’ye girmek üzere iken oğlu Abdullah kılıcını çeker, Münâfık başı olan babasının önüne dikilir: “Sen, Medine’ye döndüğümüzde şerefli olanlar şerefsizleri çıkaracak demişsin. Sen şerefin Allah’a ve
O’nun Rasûlüne ait olduğunu şimdi anlarsın. Allah’a yemin ederim ki, Rasûlullah izin vermedikçe Medine’ye giremezsin”der. Bunun üzerine İbn-i Übey: “Ey Hazrec kabilesi! Bakın oğlum, benim
Medine’ye girmeme mani oluyor.” diye bağırmaya başlar. Kimse ona aldırış etmez ve değer vermez. Haber peygamberimiz (sav)’e ulaşınca: “Abdullah’a söyleyin. Babasının girmesine izin versin” buyurur.
Peygamberimiz (sav)’in sözü Abdullah’a ulaşınca babasına; “Madem Allah (cc)’ın Rasûlü izin vermiş, o halde girebilirsin” der. Münâfık başı Medine’ye gelince peygamberi ve O’na inananları çıkaracaktı.
Kendi peygamber (sav)’in izni ile ancak Medine’ye girdi. Münâfıklar dışında kavim ve kabilesinin yanında da hiçbir itibarı kalmadı. Allah cc)’ın Rasûlü Medine’ye gelince. Münâfikûn suresi indi.[4] Allah (cc),ayet-i Kerimelerde şöyle buyurur:

“Onlar: ‘Allah (cc)’ın peygamberinin yanında bulunanlara yardım etmeyin ki etrafından dağılıp gitsinler’ diyenlerdir. Göklerin ve yerin bütün hazineleri yalnız Allah’ındır. Fakat Münâfıklar bu
gerçeği anlamazlar.”“Şöyle derler: ‘Eğer Medine’ye dönersek, kesinlikle şerefliler, şerefsizleri oradan çıkaracaktır.’ Oysa şeref Allah’ın, O’nun elçisinin ve inananlarındır. Fakat Münâfıklar bu gerçeği bilmezler.”
(Münâfıkun: 63/7, 8)

Şeref ancak Allah›a mahsustur. Peygamber risalet, müminler de iman nedeniyle şereflidirler.
Fakat kâfirlerin, fasık ve Münâfıkların şereften bir payları yoktur. Zeyd’in söylediklerinin doğru, Münâfık başının yemininin yalan olduğu ortaya çıktı. Ayetler inince peygamberimiz Zeyd’i çağırdı,
kulağından tuttu. “Bu oğlanın kulağı sadıktı. Allah da onu tasdik etti” buyurdu. Peygamberimiz (sav), Hz. Ömer’e de şöyle dedi: “Ey Ömer! Gördün mü? Sen bana izin ver onu öldüreyim dediğinde,
sana öldürmen için izin verseydim eğer, birçok kişi onun için üzülür, ağıt yakardı. Ama sen, onu bugün öldürsen hiçbir şey olmaz.”[5]



[1] Ferit Devellioğlu, Osmanlıca Ansiklopedik Sözlük, 865, D. Mehmet Doğan,
Sözlük, Birlik Yayınları, 729, Hüseyin K. Ece, İslâmın Temel Kavramları, 454, Beyan Yayını, İst.
[3] Hâtemü’l Enbiya, 222, 231, 270, 291
[4] Tefhimu’l Kur’ân, 323-326
[5] Hâtemü’l Enbiya, 292, Hak Dini Kur’ân Dili, 8/73, Tefhimu’l Kur’ân, 6/319-332

Scroll to Top