Takdim

Hamd; Âlemlerin Rabbi, Rahman, Rahim ve din gününün sahibi olan Allahü Teâlâ’ya (cc), salât ve selâm, Âlemlere rahmet olarak gönderilen Peygamberimiz Efendimize (sav), temiz ehl-i beytine ve ashabına olsun! Tarih boyunca Allah’ın (cc) rızasını kazanabilmek için bütün imkânlarını seferber eden mü’minlere hayır dualar ederiz!

Tarih boyunca gönderilen bütün peygamberlerin; insanlara Allah’ın (cc) ayetlerini tebliğ ettikleri, ilâhi tekliflerin keyfiyetini öğrettikleri, insanlara iyilikleri emrettikleri ve hikmeti öğrettikleri, muhkem nasslarla haber verilmiştir. Herhangi bir ayırım yapmadan bütün peygamberlere imân etmek farzdır. Kur’ân-ı Kerim’de “sünnetullah” terimiyle ifade edilen ve Hz. Adem’den (as) itibaren değişmeyen ilâhi kanunu şu şekilde ifade etmek mümkündür: Allah (cc) her kavme; önce kendi içlerinden, kendi dilleriyle konuşan bir peygamber göndermiş, daha sonra kendilerine hidayeti veya dalâleti tercih etme mesûliyetini yüklemiştir. Kendilerine peygamber gönderilen kavimlerin, hidayeti tercih etmeleri mümkün olduğu gibi, hevâlarını ilâh edinmeleri de mümkündür. İslâmi literatürde münzel bir kitaba inanan, buna mukabil peygamberlerden bazılarını inkâr eden kimselere “Ehl-i Kitap” vasfı verilmiştir. İbn-i Abidin ‘Reddü’l Muhtar’ isimli eserinde, ehl-i kitabın keyfiyetini izah ederken şu tesbitte bulunmuştur: ”Ehl-i Kitap, Yahudiler ile Hıristiyanlardır. Bunlar Allahü Teâlâ (cc)’nın varlığını, birliğini, peygamberleri, şeriatları ikrar ve itiraf ederler. Fakat Rasûl-i Ekrem (sav) Efendimizin peygamberliğini kabul etmezler. Bunların bazıları, Rasûl-i Ekrem Efendimizin peygamberliğini kabul ederler. Ancak bütün insanlara Peygamber olarak gönderilmiş olduğunu kabul etmezler. Rasûl-i Ekrem (sav) Efendimizin peygamberliğini kabul etmedikleri için, Ehl-i Kitap da
kâfirdirler.”[1]

Yahudilerin ve Hıristiyanların ilâh inancının, münkirleri ve müşrikleri taklitten ibaret olduğu muhkem nassla haber verilmiştir: “Yahudiler; ‘Uzeyr Allah’ın oğludur’ dediler. Hıristiyanlar da: ‘Mesih (İsâ) Allah’ın oğludur’ dediler. Bu, onların ağızlarıyla geveledikleri sözler olup, güyâ bununla, daha önce yaşayan inkârcıların sözlerini taklit ediyorlar.” (Tevbe Sûresi: 30) Bilindiği gibi Allah’ı inkâr etmek, O’na şirk koşmak, Allah’ın oğlu olduğuna inanmak ve O’nun sıfatlarını inkâr etmek, kişiyi küfre düşürür. Kitap ehlinin itikadi keyfiyete haiz iddialarından bazıları muhkem naslarla haber verilmiştir: “Şüphesiz, Meryemoğlu ‘Mesih (İsâ), Allah’ın kendisidir’ diyenler kâfir olmuşlardır. Halbuki bizzat mesih şöyle demiştir: Ey İsrailoğulları, benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah’a kulluk edin. Çünkü kim Allah’a eş koşarsa, şüphesiz Allah ona cenneti haram kılar.” (El Mâide Sûresi: 72). “Allah şüphesiz ‘üçün (üç Tanrının) biridir’ diyenler kâfir olmuştur. Halbuki bir tek ilâhtan başka hiç bir ilâh yoktur.” (El Mâide Sûresi: 73) Bu âyetlerde, Allah (cc) hakkında küfrü gerektiren iddialar haber verilmiştir. İmam-ı Maturidi (rh.a) “Kitabû’t Tevhid” isimli eserinde, Hıristiyanların İsa-Mesih hakkındaki inançlarının birbirinden farklı olduğunu ifade etmiş ve şu tesbitte bulunmuştur: “Onlardan bir grup, Hz. İsa’nın iki ayrı ruhu olduğunu kabul etmiştir. Biri nâsûtî ruh olup muhdestir ve insanların ruhuna benzer. Diğeri de lâhûtî olup kadîmdir ve Allah’tan bir cüzdür, bedende vâki olmuştur. Onlar. “Baba, Oğul, Rûhu’lKudüs’ten başkası yoktur” demişlerdir. Diğer bir grup cüzü değil, Mesih’teki ruhu Allah kabul etmişlerdir.”[2]

Son yıllarda Türkiye’de, misyonerlik faaliyetlerinin hızla arttığı ve büyük şehirlerde yeni kiliselerin açıldığı malûmdur. Önce kısaca misyonerlik teriminin keyfiyeti üzerinde duralım. Dilimize Fransızca’dan geçen misyonerlik (Missionnaire) terimi, ‘bir yere haber veya elçi göndermek’ anlamında kullanılan bir terimdir. Latince ‘Missio’ kelimesinden türetilmiştir. Terim olarak kendi dinini başka birisine ulaştırma, yayma ve propaganda yapma gibi manalarına gelir. Daha özel anlamıyla, Hıristiyanlığı yaymaya yönelik örgütlü çalışmayı ifade eden bir terimdir. Her din mensubunun kendi inancınının hak olduğuna inanması ve bunu başkalarına ulaştırmaya çalışması gayet normaldir. Ancak günümüzde ‘misyonerlik’ tebliğ faaliyetiyle sınırlı olan bir hadise değildir. Özellikle Endülüs’ün müslümanların elinden geri alındığı yıllarda gündeme giren ‘Reconquista’ hareketiyle başlayan, engizisyon mahkemeleriyle yeni bir boyut kazanan ve ünlü rahip Raymonde Lulle tarafından dini bir kurum haline getirilen misyonerlik, insanları Hıristiyan yapmak için her yolu meşrû kabul eden ve Hıristiyanlığı kabul etmeyenlerin öldürülmelerini müsamahayla karşılayan bir baskı kurumu haline dönüştürülmüştür.

İsviçre’de bulunduğu yıllarda bir misyonerle tanışan ve bazı meseleleri müzakere eden N. Mehmed Solmaz Hocaefendi, elinizdeki “İncillerin Hikâyesi” isimli eseri kaleme almaya karar vermiştir. Bu eserin hayırlara vesile olmasını dileriz.

Scroll to Top