Hakses Şubat 1968
MÜ’MİNLER kardeştirler.
(Kur’ân, Hucurât: 49/10)
Mukaddes beldenin mukaddes makamı Kâbe; İlâhî rahmet membaı, Allaha ibâdet için yaptırılan ilk mabed… Mü’minlerin kıblegâhı Kâbe İlâhî bir hikmete şahit oldu. Üzerinde yalnız beyaz ihram, başı açık, yalın ayak bir zat kendisini için özel olarak açılan Kâbe’ye girdi. Dört yöne namaz kıldı, rükû’ yaptı ve secdeye vardı. O nûr, o rahmet, o İlâhî aşk makamında Allah’a dua etti.
Bu zat, asırlarca İslâm’ın bayraktarlığını yapan, bir elinde tevhid bayrağı, bir elinde adâlet meşalesi olarak kıtaları aydınlatan bir milletin başkanı idi. Bu zat, İslâm’ın nûru ile karşılaşınca bu nûr’un pervanesi olan aşkı, cehdi ve mücadelesi ile“Hadim-ül Haremeyn” sıfatına layık olduğunu gösteren milletimizin temsilcisi idi. Bu zat, “Kâbe Arab’ın olsun bize Çankaya yeter” diyen manzumeci ve taraftarlarının hayatta olduğu bir zaman’da Türkiye Cumhuriyeti Devlet Reisi sıfatı ile Ravza-i Mutahhara’yı, Kâbe-i Muazzama’yı ziyaret eden, o mukaddes makamda alnını secdeye koyan Sayın Cevdet Sunay’dı.
Sayın Cevdet Sunay’ın Suudi Arabistan ve Libya’ya yaptığı bu ziyaretin bizim için ayrı bir hususiyeti vardır. Bu asırlarca beraber yaşamış, aynı inanca sahip, aynı ideali benimsemiş iki milletin hasret dolu ayrılık senelerinden sonra tekrar kavuşmaları, tekrar kucaklaşmaları idi.
Mukaddes beldede, Libya’da Sayın Reisicumhurumuza gösterilen büyük ve samimi Alâka, içten gelen tezahürat bunun en canlı örnekleridir. Ne yazık ki, basın ve radyo ziyareti gerektiği gibi aksettirmedi. İslâm kardeşliğine karşı lakaytlığını ve hatta karşı oluşunu bir kere daha gösterdi. İslâm’ın güneşi ile kalpleri aydınlanan kardeşlerimizle bu güneşin asırlarca bayraktarlığını
yapan biz Müslümanlara hasret dolu yıllar yaşatanlar kimlerdi? Yahut bu iki millet, bu iki kardeş neden birbirinden ayrıldı?
Kardeşleri birbirinden ayıran meseleler üzerinde düşünmek, İslâm milletlerinin geleceği yönünden hayatı ehemmiyete haizdir. Meseleyi teşrih etmek ve müspet istikamete yöneltmek için tarih, mantık, sosyal hayat ve İslâm’ın iki milletin hayatı üzerinde yaptığı tesirleri nazarı itibare almamız lazımdır.
Konu üzerinde durduğumuz zaman iki hususiyetle karşılaşıyoruz. Biri, zamanlar boyunca iki milleti yöneten ve yönetici durumda olduğunu iddia eden şahısların yanlış tutumları, nefsanî hareketleri; diğeri de müşterek düşmanlarımızın bilhassa İngilizlerin iki kardeşi ayırmak için başvurduğu çeşitli entrikalardır. Huzur içerisinde kavmi necip olarak yaşayan Arap kardeşlerimiz, gözü dönmüş emir ve kabile şeyhlerinin ihtirasları, ikbal arzuları Türk idaresine, Türk ordusuna ihanet edecek bir duruma sürüklemiştir.
Belirli kişiler olan ve fakat yönetici durumda olduğu için hain hareketlerini bütün Arap kardeşlerimiz adına yaptığını iddia eden bu insanlar imânımızın düşmanları olan insanlarla işbirliği yapmaktan çekinmemişlerdir. Ordumuzu düşmanla birlikte arkadan hançerlemişlerdir. Yeni yetişen Arap neslinin çoğu, Beyrut Amerikan Üniversitesi’nde, İngiliz, Fransız eğitim müesseselerinde propaganda vasıtaları ile Türk düşmanlığı şırıngasına tabi tutulmuş, bu konuda milletlerarası siyonizm de büyük rol oynamıştır.
Dindar Arap kardeşlerimiz arasında “Türkler laikliği kabul etti, irtidat etti” propagandasını bilhassa İngilizler yaymışlardır. Bunlar cumhuriyetten sonra din aleyhtarı en küçük bir hareketi büyüterek Arap kıyafetine bürünmüş ajanları vasıtasıyla kabile ve obaları dolaşarak yaymaya çalışmışlardır. Bazı Arap idarecilerin Rusya’ya özenen sosyalist hareketleri de milletimizle Arap kardeşlerimiz arasında bulunan manevî bağlarını kesmek için önemli bir rol oynamıştır.
Laikliğin kabulünden sonra cumhuriyet idarecilerinin dâhildeki ve hariçteki din aleyhtarı tutumları, haccı yasaklamaları, din eğitimini kaldırmaları ezanın aslî şekli ile okunmasını
men etmeleri, İslâm dünyasında milletimiz hakkında dinden çıkmışlar düşüncesinin yayılmasında önemli rol oynamıştır.
Cumhuriyet gazetesi başyazarı Nadir Nadi şöyle bir hadise anlatır: Bay Nadir’in bulunduğu milletlerarası bir toplantıda Müslüman milletlerin temsilcileri bay Nadir’i başkan seçmek
isterler. Toplantı başkanının Müslüman olmasını ve buna da Müslüman Türk milletinin temsilcisi olarak kendisinin uygun gördüklerini söylerler.
Bay Nadir: Türkiye’nin laik olduğunu, dinsel düşünceye ehemmiyet vermediğini, tekliflerini kabul etmeyeceğini söyler ve hatıratında temsilcilerin yanından müteessir olarak ayrıldıklarını ifade eder. Bir tarih öğretmenimiz vardı. Bizlere, “İçimizi, dışımızı batılı yapacağız” derdi. İçi dışı batılı olan insanların dâhildeki ve hariçteki davranışları Müslüman milletleri bize karşı daha itiyatlı, daha düşünceli hareket etmeye sevk etmiştir.
Müslüman milletlerin istiklal davalarında Cezayir meselesinde olduğu gibi bigane kalışımız yahut sömürgeciler safında yer alışımız da İslâm milletleri arasında sükut-u hayalin ötesinde infialle karşılanmıştır. Kıbrıs davasında da yanımızda yer almamışlardır. Her iki tarafın karşılıklı yanlış tutumları iki milleti birbirinden muvakkat da olsa ayırmıştır. Bu ayrılmada müşterek düşmanlarımızın çalışmaları da çok büyük rol oynamıştır.
Hıristiyan dünyası, komünist âlem, Yahudi emperyalizmi İslâm milletlerini fikrî ve iktisadî yönden sömürmek için bütün güçleriyle çalışmaktadır. İslâm milletlerinin kültür, iktisat
ve milletlerarası faaliyetlerde işbirliği yapması bunların hiçbir zaman işlerine gelmez. Bunun için haçlı ruhu, komünist stratejisi, Siyonist emelleri ahtapotun kolları gibi İslâm dünyası üzerine gerilmiştir. İslâm dünyasındaki kaynaşmaların, kendini bulma hareketlerinin başında bu ahtapotlarının kollarını parçalamak gelmektedir. Düşmanların içten çökertme, parçalama ve yutma çabalarına İslâm dünyasının vahdet haline gelişi son verecektir.
Benliğini arayan İslâm milletleri elbette bu hedefe vasıl olacak, maskeli dâhili düşmanlar ile Amerika modeli, Rus kalpaklısı, Yahudi tıynetli düşmanların faaliyetleri sona erdirilecektir.
Sayın Cevdet Sunay’ın Kâbe’de alnını secdeye koyup Allah’a niyaz etmesi, İslâm dünyasının birlik halinde hareket etmesi için İnşaallah bir başlangıç olacaktır. Âyet-i Kerime de beyan buyrulduğu üzere kardeş mü’minlerin, fikriyatta, iktisatta ve milletlerarası faaliyetlerde müşterek hareket etmesini temin edecektir.
Bu konuda bizi iyimserliğe sevk eden faaliyetler İslâm milletlerinde ve devletlerinde gittikçe çoğalmaktadır. Tarih öğretmenimizin dediğinin aksine: “İçimizi dışımızı Müslüman yaptığımız” zaman İslâm dünyası hedefine ulaşacaktır. Buna inanıyor ve bu inanca sahip kıldığı için Allah’a şükrediyoruz.
Basın Bildirisi
Hakses, Temmuz 1968
BİR milletin millet olarak yaşayabilmesi; cemiyeti teşkil eden fertlerin ve müesseselerin
intizam içinde çalışabilmelerine bağlıdır. Fertlerin, sağlam seciyeden, dinî ve millî duygulardan mahrum olması, vazife şuurunu kaybetmesi, cemiyeti bütün müesseseleri ile işlemez hale
getirir. Nizamın yerini anarşi, iyilerin yerini kötüler, liyakatlilerin ve ehliyetlilerin yerini ehliyetsizler, suiistimalciler, nefisperestler alır. Bu zaman millet hayatında kapanması çok zor
olan derin yaralar açılır. Manevî hastalıklar, maddî ve içtimaî düzensizlikler salgın halinde kendini gösterir.
(İmrân ÖKTEM, Yargıtay Başkanı)
Bir milletin ilerlemesi, bütün müesseseleri ile ahenk içerisinde çalışabilmesi, dünya milletleri arasında ileri bir seviyede olması, her şeyden önce o milleti idare eden şahısların ve müesseseleri
yöneten kişilerin ahlâk ve vazife şuuruna sahip olması, milletin inandığı ve bağlandığı dine saygılı bulunması ile mümkündür. İdarede, fikirde, ilimde, sanatta ve millet hayatının her kademesinde söz sahibi olanlar, tarihimizde müspet hareketleri ile cemiyetimizi geliştirmişler, maddî ve manevî alanda ulaşılması güç işler başarmışlar. Fatihler, Akşemsettinler, Sinanlar gibi…
Ehliyetsiz ve nefisperest insanlar da örnek cemiyet ve medeniyetimizi zaaf ’a uğratmışlar, tahrip etmişler, ferdî ve içtimaî hayatımıza kast edercesine menfi hareketlerde bulunmuşlardır.
Geri kalışımız, üstün vasıflarımızı umursamayışımız, taklit girdabına yuvarlanışımız; bencil, ehliyetsiz, dinî ve millî değerlerimizden habersiz, mukallit insanların cemiyet hayatında söz sahibi olmalarından meydana gelmiştir. Kuruluşunun 100.yıldönümünde Yargıtayın başında ve Türk adâletini temsil mevkiinde olan İmrân Öktem milletimizin inançlarını, değerlerini tahrif hakkına sahip değildir. Aksine dini inançlarımıza saygılı olmaya mecburdur. Türk adâletinin mesnetlerinden en mühimi de hak duygusuna ve hak ölçüsüne bağlı oluşudur. Türk adâleti tarih boyunca hiçbir milletin adâleti ile kabil-i kıyas olmayacak derecede Hakka, fert ve cemiyetlerin hukukuna riâyet etmiştir…
İmrân Öktem, fert olarak sapık düşüncelere sahip olabilir. Ateist olduğunu ilan edebilir. Durkheim’in, Oguste Comte’ün, Marks’ın din konusundaki batıl görüşlerini benimseyebilir.
Ama Yargıtay Başkanı olarak “İnsanlar olmasaydı Allah da olmazdı. Allah’ı insanlar yarattı” diyemez, böyle münkirane sözler söyleyemez. Dini konularda fetvalar vermek mevkiinde
olmadığını daima hatırlamak zorundadır. Bulunduğu makamı unutarak Müslüman milletimizin itikadına saldırmaya, Türk adâletçilerine yanlış fikirlerini telkin etmeye de hakkı toktur
Bu konudaki sözlerini nefretle karşıladığımız İmrân Öktem’in bundan sonraki beyanlarını takip edeceğiz. Batıl düşüncelerinden vazgeçmediği takdirde, “Allah’ı insanlar yarattı” hezeyanı
görevimize aykırı olduğu için inkâr ettiği Allah’ın huzuruna giderken, yapılacak şekli dini merasimine iştirak etmeyeceğiz. İmrân Öktem’e Allah’tan akl-ı selim ve hidâyet dilerken, durumu aziz milletimize ve din görevlilerine duyururuz.” 17.06.1968
Not: İmrân Öktem 1 Mayıs 1969 tarihinde ölür, 3 Mayıs 1969 tarihinde Ankara Maltepe camisinde halkın tepkisi ile cenaze namazı kıldırılamaz. Cenaze namazı kılınmadan gömülür.
Beyin Yıkama
Hakses; Eylül 1968
YIKAMAK temizlemek demektir. İslâm’da temizlik; varlığımızın bir bütün halinde, vücut, elbise, kalp, dimağ, çevre, hareket olmak üzere kir, kötü niyet, yanlış düşünce, zararlı hareketlerden korunmasıdır. Peygamber (sav) Efendimizin mübarek dillerinde buna “Temizlik imandandır” denir.
Yıkamanın, yıkanmanın bu güzel imânî ve insanî manasına zıt, asrımızda ideolojik anlamda “Beyin yıkama” sistemi ihdas edilmiştir. Korkunç ve tahripkâr olan bu ameliye, “İnsan zihnine karşı doğrudan doğruya açılan bir savaştır”
Komünist ülkelerde çok kullanılan bu sistemle, Kore harbi esnasında Çinlilerin eline esir düşen müttefik askerleri milletine ait her şeyi unutmuş ve komünist propagandacısı olmuştur. İnsan zihnine hâkim olmak ondaki değerleri yok etmek ve yeni fikirlere göre hareket eden robot insanları kısa zamanda yetiştirmek bu sistemin başlıca hedefini teşkil etmektedir. Beyin yıkamanın daha önce bilinen uzun vadeli ikinci safhası da, ferdi devamlı surette telkin altında bulundurmaktır. Memleketimizde bu metod, Tanzimat’tan sonra kullanılmaya başlanmış ve çok tahripkâr olmuştur.
Çeşitli isimler altında kurulan teşkilatlarda fertlere telkinler yapılmış, mevcut dinî ve millî değerlerin yok edilmesi için çalışılmıştır. Misyonerler, masonlar, Siyonistler, uzun yıllar bu metotla memleketimizde telafisi asırlara vabeste zararlar vermiştir. Son zamanlarda birden bire beklediği pusudan fırlayıveren Moskofçu ve Maocu neşriyat da, düşünceye hâkim olmak için var gücü ile çalışmaktadır. Adlî teşkilatın işlemeyişi de bu menfurların işlerini kolaylaştırmaktadır. Dinî ve millî hasletlerimizin düşmanı olan bu zihniyete mensup kişiler, idealist kişileri ve memlekete faydalı faaliyetleri kalıplaşmış cümleleri tekrar etmek suretiyle yıpratmaktadır. “Din istismar ediliyor”, “Kırk bin Kur’ân kursu var”, “Din okulları gerici yetiştiriyor”, “Din adamları”, “Din, toplumu engelleyici hale gelmiştir”, “Dinciler faaliyetini artırıyor”, “Şeriatçı akımlar geliyor”…
Bunlar güya okumuş insanlar, prof. unvanlı kişilerdir. Gayrı ahlâkî hareketler, misyoner faaliyetleri, Moskofçu ve Maocu neşriyat hakkında konuşmazlar, yazmazlar. Devrimci Eğitim Şurasındaki bazı kişiler de öyle yaptılar. Dine, din adamlarına, Kur’ân’a dolaylı dolaysız çatmaktan başka bir şey yapmadılar. Türkiye’mizde Kur’ân kurslarının sayısı 40 bin değil, 3500 civarındadır. Halkın yardımı ile Kur’ân kurslarının sayısı İnşaallah daha da artacaktır. Din okulları verimli hizmetlerini, daha da verimli hale getirecektir. Prof unvanlı kişilerin iddialarına rağmen, Din görevlileri en münevver insanladır. Zamanın istediği maddî etikete de sahiptirler. Bugün okuma seferberliği içindedirler. Gezdiğimiz il ve ilçelerde bunu müşahede ediyoruz. Bir gün gelecek İslâm’ın açıkladığı temizlik esasları ile fertlerimizin varlığı yıkanacak, üzerimizi kaplayan inançsızlık bulutları yırtılacak, robotlar dâhil, cemiyetimiz aydınlık günlere kavuşacaktır.
Açıklama
Hakses; Ocak 1969
(Süleyman Efendi Talebelerinin Yayınladığı TekBir Gazetesi üzerine Diyanet yazarak Yunan efsun askeri karikatürünü yayınlaması sebebiyle Federasyonumuz şu açıklamayı yapmıştır.)
ÇTİMAÎ ve fikrî hayatımız, dinî ve millî değerlerimize aykırı, şahsiyetimizle mümkün olmayan sapık ideoloji ve fikirlerin, giyim, davranış ve yaşayışının meydana getirdiği tehlikelerle karşı karşıyadır. Yapılan zararlı telkinlerin neticesi olarak; ikbalimizin ve üstün medeniyetimizin temel kaynakları olan güzel inanç ve yaşayışımız, bugün hor görülmektedir. Her ailenin bir şehit vererek, mücadele ettiği düşmanlarımız, fikir ve yaşayış tarzlarını bugün batıcılık, sosyalizm perdesi altında cemiyetimize kabul ettirmek istemektedirler.
Asırlar boyunca milletimizin, imânı ve sağlam seciyesi karşısında mağlup olan düşmanlarımız yeni usûl ve metotlara millet fertlerini inançlarından, ahlâkî faziletlerinden tecrit etmek için çalışmaktadırlar. Sapık ideoloji ve zararlı fikir mensuplarının çalışmaları neticesi, her gün; dinimize, din görevlilerimize
saldırılar yapılmaktadır. Yıllardır devam eden din aleyhtarı bu
menfur kampanya, şimdiye kadar yalnız dinsiz ve sol çevrelerce planlanır ve efkârı umumiyemiz yanıltılmaya çalışılırdı. Fakat son günlerde bu saldırıların bir başka kılığa bürünerek
yapıldığını görmekteyiz. Solcu ve nifakçı yayın vasıtalarına paralel olarak, sağda olduğu sanılan bir kısım basın organlarının son günlerde din aleyhtarı, tefrika meydana getirici neşriyatını
esefle karşılamaktayız.
Bu neşir organlarından biri de İstanbul’da neşredilen haftalık Tek-Bir Gazetesi sayfalarında dinden, imândan bahsederken; Anadolu’da, Girit’te, Kıbrıs’da, Adalar’da ve Batı Trakya’da, onbinlerce Müslüman’ın kanını hunharca emen efsun askeri ile Diyanet İşleri Başkanlığı’nı bir tutmakta ve tahkir etmektedir. Yaptığı ve neşrettiği efsun askeri karikatürü üzerine dinimizi
temsil eden “Diyanet İşleri” ibaresini yazmaktadır.
32 milyon Müslümanın manevi temsilcisi olan bu ulvi makama şimdiye kadar, bu derece çirkin saldırı, hiçbir din aleyhtarı çevreler tarafından dahi yapılmış değildir.
Dini hizmet yaptığı iddiasında bulunan bu gazete, sütunlarını bazı kişilerin, sarıklı, cübbeli fotoğraflarıyla doldururken, DİB’na da hayâsızca saldırması, sahip olduğu çarpık zihniyeti
apaçık göstermektedir. Bizler, gazetelerinin satışlarını artırmayı, karanlık maksatları için İslâm’a hizmet yolunu istismar etmeyi gaye edinenlerin hangi zihniyete hizmet ettiklerini bilmekteyiz. Bizler, din gibi ilâhî bir yolu ve bu ulvi davayı kendi menfaatlerine alet etmek isteyenlerin ve diyanet konusunda uluorta konuşup, yazı yazanların ve neşriyatta bulunanların hareketlerini teessür ve teessüfle karşılıyoruz.
Müslümanların uyanışını ve İslâm’a sarılışını engellemek isteyen, çeşitli kisveler altında Müslümanları birbirinden ayırmaya çalışan fitne, fesat ve nifak ehline, Cenab-ı Hak’tan “Din
Görevlileri” olarak hidâyet diliyoruz. “Selâm Hüdâ’ya tabi olanlara.”
Mehmet SOLMAZ
Türkiye Din Görevlileri Yardımlaşma Dernekleri
Federasyonu Genel Başkanı