MEHMED ÂKİF’TEN
SEÇMELER
N. Mehmed SOLMAZ
Mehmed Akif’ten seçmeler; ezberlemek, anlamak ve anlatmak için yapılmıştır.
Dizgi
Mehmet Burak Toprak
Tashih
Lâtıf Batı
Birinci baskı : 1987
İkinci baskı : 2007
Üçüncü baskı : 2008
4
3-Ağlarım, ağlatamam , hissederim, söyliyemem;
Dili yok kalbimin, ondan ne kadar bîzârım!
Oku, şâyed sana bir hisli yürek lazımsa;
Oku, zîrâ onu yazdım, iki söz yazdımsa.(3)1
*
4-Hayır, hayâl ile yoktur benim alış verişim;
İnan ki: Her ne demişsem görüp de söylemişim.
Şudur cihanda benim en beğendiğim meslek:
Sözüm odun gibi olsun; hakîkat olsun tek. (240)
*
5-“Doğru yol işte budur, gel!” diye sen bir yürü de,
O zaman bak ne koşanlar göreceksin sürüde!(173)
bîzârım: Rahatsızım. hayâl: Gerçekte olmayan. cihan: Dünya. hakîkat:
Gerçek. sürü: Sürü, düzensiz ve tesirsiz insan topluluğu
5
6-Îmandır o cevher ki, ilâhî ne büyüktür…
Îmansız olan paslı yürek sînede yüktür.(21)
*
7-Vatan muhabbeti, millet yolunda bezl-i hayat;
Hülâsa, aile hissi ile cümle hissiyat;
Mukaddesatı için çırpınan yürekte olur,
İçinde leş taşıyan sîneden ne hayır umulur?(282)
*
8-Enbiyâ yurdu bu toprak, şühedâ burcu bu yer;
Bir yıkık türbesinin üstüne Mevlâ titrer!
Dışı baştan başa bir nesl-i kerimin yâdı;
İçi boydan boya milyonla şehîd ecsadı.
Öyle meşbû-i şehâdet ki bu öksüz toprak:
Oh, bir sıksa adam otları, kan fışkıracak!
Böyle bir yurdu elinden çıkaran nesl-i sefîl,
Yerin üstünde muhakkar, yerin altında rezîl.
Hem vatan gitti mi, yoktur size bir başka vatan;
Çünkü miras yedi sâil, kovulur her kapıdan!(179)2
sîne: Göğüs. vatan muhabbeti: Vatan sevgisi. bezl-i hayat: hayatı feda
etmek. aile hissi: Aile duygusu cümle hissiyat: Bütün duygular. mukaddesat: Kutsal şeyler leş: Kokmuş hayvan ölüsü. hayır: Fayda. enbiyâ: Peygamberler. şühedâ: Şehîdler. Mevlâ: Allah. nesl-i kerimin yâdı: Asıl neslin
hatırası. şehid ecsadı: Şehid cesetleri meşbû-i şehadet: Şehitlerle dolu. nesli sefîl: Alçak nesil. muhakkar: Hor ve hakir. rezil: Alçak, aşağı, perişan.
sâil: dilenci
6
(Çanakkale şehidlerine)
9-Vurulup tertemiz alnından uzanmış yatıyor;
Bir HİLÂL uğruna, Yâ Rab, ne GÜNEŞLER batıyor!
Ey, bu topraklar için toprağa düşmüş, asker!
Gökten ecdâd inerek öpse o pâk alnı değer.
Ne büyüksün ki kanın kurtarıyor TEVHÎD’i…
BEDİR’in arslanları ancak, bu kadar şanlı idi…
Sana dar gelmeyecek makberi kimler kazsın?
“Gömelim gel seni tarihe”! desem sığmazsın.
Herc ü merc ettiğin edvâra da yetmez o kitap…
Seni ancak ebediyyetler eder istîâb.
“Bu taşındır”diyerek KABE’yi diksem başına;
Rûhumun vahyini duysam da geçirsem taşına;
Sonra gök kubbeyi alsam da ridâ namiyle,
Kanayan lahdine çeksem bütün ecrâmiyle;
Mor bulutlarla açık türbene çatsam da tavan,
Yedi kandilli Süreyya’yı uzatsam oradan;
Sen bu âvîzenin altında bürünmüş kanına,
Uzanırken gece mehtabı getirsem yanına,
Türbedârin gibi tâ haşre kadar bekletsem;
Gündüzün fecr ile âvîzeni lebrîz etsem;
Tüllenen mağribi, akşamları, sarsam yarana…
Yine bir şey yapabildim diyemem hâtırana.
…
Ey şehîd oğlu şehîd, isteme benden makber,
Sana âgûşunu açmış duruyor PEYGAMBER.(426)3
ecdâd: Atalar. tevhid: Allâh’ın birliği. makber: Mezar. herc ü merc ettiğin edvâr: Alt üst ettiğin devirleri. ebediyyetler: Sonsuzluklar. istîâb: İçine
almak. ridâ : Örtü. lahd: Mezar taşı. ecrâm: Cisimler. süreyya: Süreyya yıldızı: fecr: Şafakaydınlığı. lebriz etsem: Taşısam, mağribi: Güneşin batma
vakti agûş: Kucak.
7
10-Gök kubbenin altında yatar, al kan içinde,
Ey yolcu, şu topraklar için can veren erler.
Hakkın bu veli kulları taş türbeye girmez;
Gufrâna bürünmüş, yalınız Fâtiha bekler. (485)4
*
11- Cehennem olsa gelen göğsümüzde söndürürüz;
Bu yol ki hak yoludur, dönme bilmeyiz, yürürüz!
Düşer mi tek taşı, sandın, harîm-i namusun?
Meğer ki harbe giren son nefer şehidolsun.
Şu karşımızdaki mahşer kudursa, çıldırsa;
Denizler ordu, bulutlar donanma yağdırsa;
Bu altımızdaki yerden bütün yanardağlar,
Taşıp da kaplasa âfâkı bir kızıl sarsar;
Değil mi, cephemizin sînesinde îman bir;
Sevinme bir, acı bir, gâye aynı, vicdan bir,
Değil mi, sînede birdir vuran yürek…Yılmaz!
Cihan yıkılsa, emîn ol, bu cephe sarsılmaz!(351)
*
12- Girmeden tefrika bir millete, düşman giremez;
Toplu vurdukça yürekler, onu top sindiremez.(178)
Hakk’ın veli kulları: Allah’ın sevgili kulları gûfran: İlahi af ve merhamet
Fatiha: Kur’anın birinci suresi. Okunur, sevabı Müslüman ölülerin ruhlarına
bağışlanır. Şehitlerin bizden beklediği ne çelenk ne saygı duruşudur. Sadece
fatiha okuyup sevabını şehidin ruhuna göndermektir. Şiir, şehitlere abide yapılmak istenilmesi üzerine yazılmıştır. harîm-i namusun: Namusa hurmeti.
Âfâkı: Ufukları. Sarsar: Şiddetli ve gürültülü rüzgâr, kasırga. cihan: Dünya
tefrika: İkilik, ayrılık, karışıklık.
8
13-Ordu Mâdâm ki efrâdını milletten alır;
Milletin keşmekeşinden nasıl âzâde kalır?
Öyledir, memleketin hâli düzelmezse eğer,
Kışlalar evlere, asker de ahâliye döner.(179)5
*
14- “Leyse lil-insâni illâ mâ seâ” derken Hudâ;
Anlamam hiç meskenetten sen ne beklersin daha.(30)
*
15-Bekâyı hak tanıyan, sa’yi bir vazife bilir;
Çalış çalış ki, bekâ sa’y olursa hakkedilir.(253)
*
16-Evet, bütün beşerin hakkıdır bekâ emeli;
Fakat bu hakkı ne taştan ne leşten istemeli!(484)
*
17-Yer çalışsın, gök çalışsın, sen sıkılmazsan otur.
Bunların hakkında bilmem bir bahânen var mı? dur!
Mâsivâ bir şey midir, boş durmuyor Hâlık bile:
Bak tecellî eyliyor bin şe’n-i gûnâgûn ile,
Ey, bütün dünya ve mâfîhâ ayaktayken, yatan!
Leş misin, davranmıyorsun? Bâri Allah’tan utan!(31)6
mâdâm ki: Değilmi ki. efradını: Askerlerini. keşmekeş: Kavga, çekişme.
azâde: Uzak. kışla: Askerin topluca bulunduğu yer, bina. ahâli: Halk Leyse…”İnsana çalışmasından başka bir şey yoktur” ayeti. (Necm suresi,ayet.39 ) Hudâ: Allah. meskenet: Tembellik, fakirlik, acizlik. bekâ: Devamlı var olmak. sa’y: Çalışmak. beşer: İnsan. leşten: Ölüden mâsivâ: Allah’tan başka her şey. Hâlık: Yaratan. şe’n-i gûnâgûn: Türlü türlü işler. dünya
ve mâfîhâ: Dünya ve dünyada olanlar
9
18-Tevekkül olmaya görsün yürekte azme refik;
Durur mu şevkına pervâne olmadan Tevfik?(272)
*
19-Verip kararı da eyledin mi…Durmayarak,
Cenâb-ı Hakk’a tevekkül edip yol almaya bak.(272)
*
20-“Allah’a dayandım” diye sen çıkma yataktan…
Mânâ-yı tevekkül bu mudur? Hey gidi nâdân!
Ecdâdını zannetme asırlarca uyurdu;
Nerden bulacaktın o zaman eldeki yurdu?
Üç kıt’ada, yer yer, kanayan izleri şâhid:
Dinlenmedi bir gün o büyük nesl-i mücâhid,
Âlemde “tevekkül” demek olsaydı “atalet”,
Mîrâs-ı diyânetle yaşar mıydı bu millet?
Çoktan kürenin meş’al-i tevhîdi sönerdi;
Kur’an duramaz, nezd-i İlâhiye dönerdi.(469)7
tevekkül: Bir işi yaparken her türlü tedbiri almanın, bütün bilgi ve gücü kullanmanın yanında, Allah’tan yardım dilemek, neticenin iyi olmasını istemek
ve O’na güvenmektir. azm: Bir işi yapmada kararlı olmak. refik: Arkadaş
tevfik: İlâhî yardım. şevkına: Işığına. pervâne: Işığın etrafında dönen kelebek. Azim ve tevekkül yani kararlılık ve Allah’tan yardım isteyerek ve O’na
güvenerek çalışma olduğu zaman, kelebeğin ışığın etrafında döndüğü gibi,
Allah’ın yardımı da müslümanı kuşatır. Al-i İmran suresinin 159.cu ayetine
işaret vardır. Cenab-ı Hak: Allah. mânâ-yı tevekkül: Tevekkülün manası.
nâdân: Haddini bilmez. câhil. ecdâdını: Atalarını. nesl-i mücâhid: Çalışan
ve Allah yolunda cihad eden nesil. atâlet: Tembellik, çalışmamak. mirâs-ı
diyânetle: Dini mirasla kürenin meş’al-i tevhîdi: Dünyanın tevhid ışığı.
nezd-i İlâhiye: Allah katına.
10
21-Kuzum, ayıp mı çalışmak, gunâh mı yük taşımak?
Ayıp:dilencilik, işlerken el, yürürken ayak.(25)
*
22-Sarıl esbab’a da çık, işte tarik, işte refik;
Ne vazifen senin olmazmış, olurmuş Tevfik?
Oturup dil dökecek yerde gidip döksene ter!
Bin çalış gâyen için, bir kazan ömründe yeter.(410)
*
23-Dolaş da yırtıcı arslan kesil, behey miskin!
Niçin yatıp, kötürüm tilki olmak istersin?
Elin, kolun tutuyorken çalış, kazanmaya bak!
Ki artığınla geçinsin senin de bir yatalak.(274)
*
24-Bir baksana: Gökler uyanık, yer uyanıktır.
Dünya uyanıkken uyumak maskaralıktır.(218)
*
25-Allah’a dayan, sa’ye sarıl, hikmet’e ram ol…
Yol varsa budur, bilmiyorum başka çıkar yol.(466)8
ı..Esbab’a: Sebeplere.Tarik: Yol. Refik: Arkadaş. Tevfik: İlâhî yardım.
Miskin: Zavallı. Maskaralık: Soytarılık, rezalet, kepazelik. Sa’y: Çalışmak.
Hikmet: Yüksek bilgi, güzel ahlâki davranış ve söz. Ram ol: Boyun eğ.
11
26-Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?
(Kur’an, Zümer:9)
Olmaz ya…Tabiî.. Biri insan, biri hayvan!
Öyleyse, “cehâlet” denilen yüz karasından,
Kurtulmaya azmetmeli baştan başa millet.(217)
*
27-Bu cehâlet yürümez, asr’a bakın: Asr-ı ulûm!
Başlasın terbiyeniz, ailelerde, oğlum.(130)
*
28-Çünkü milletlerin ikbâli için evlâdım,
Ma’rifet, bir de fazîlet… İki kudret lazım.
Ma’rifer kudreti olmazsa bir ümmette eğer,
Tek faziletle teâli edemez, za’fa düşer.
Ma’rifet, farz edelim var da, fazîlet mefkûd..
Bir felâket ki cemâatler için, nâ mahdûd.(441) 9
cehalet: Bilgisizlik. azmetmeli: Karar vermeli ve çalışmalı. asr’a: Çağ’a.
asr_ı ulum: İlimler çağı. ikbâli: Geleceği ma’rifet: Bilgi, ustalık, hüner,
sanat. fazilet: İyi Ahlak, iffet, erdem. kişiyi ahlaklı ve iyi hareket etmeye yönelten manevi kuvvet. ümmet: Millet. teâli: Yükselme ve kalkınma. za’fa:
Zayıflığa. mefkûd.: Yok cemaatler: Topluluklar.. nâ mahdûd: Sayısız.
12
29-Evet, ulûmunu asrın şebâba öğretelim;
Mukaddesâta fakat, çokça ihtiram edelim.(282)
*
Sizde erbâb-ı tefekkürle avamın arası
Pek açık. İşte budur bence vücûdun yarası.
Milletin beyni sayarsak mütefekkir kısmı,
Bilmemiz lazım olur halkı da elbet cismi.
Bir cemâat ki dimâğında dönen hissiyat,
Cismin âsâbına gelmez, durur aheng-i hayat;
Felcin a’râzını göstermeye başlar âzâ.
Böyle bir bünye için vermeli her hükme rızâ(181)
*
30-Ne ibret! Yok mu bir bilsen kızarmak bilmeyen çehren?
Bırak tahsili evlâdım, sen ilkin bir hayâ öğren.(x)
(Merhum kendisine kör ve sağır diyen bir öğrenciye
söylemiştir)10
ulumunu asrın: Çağın ilimlerini şebaba: Gençliğe. mukaddesata: Kutsal
şeylere. ihtiram edelim: Saygılı olalım. erbab-ı tefekkür: Mütefekkir, düşünür, aydın. avamın: Halkın. cemaat: topluluk. hjissiyat: Duygular. asâbına:Sinirlenmesine. aheng-i hayat:Hayatın düzeni. felcin: İnmenin. a’razına:
Hastalık belirtilerine. aza: Organ. rıza: Razı olma
(X)Bu şiir SAFAHAT ta yoktur.
13
31-Alınız ilmini garb’ın., alınız sanatını;
Veriniz hem de mesâinize son sür’atını.
Çünkü kabil değil artık yaşamak bunlarsız;
Çünkü milliyeti yok sanatın, ilmin; yalnız,
İyi hatırda tutun ettiğim ihtarı demin:
Bütün edvâr-ı terakkîyi yarıp geçmek için,
Kendi “mâhiyet-i rûhiyye” niz olsun kılavuz.
Çünkü beyhûdedir ümmîd-i selâmet onsuz(186).
*
32-Mâzîdeki hicranları susturmaya başla;
Evlâdına sağlam bir emel mâyesi aşla.(466)
*
33-Nazariyyâta boğulmakla geçen ömre yazık,
Ameli kıymetidir kıymeti ilmin artık.(183)
*
34-“Muallimim”diyen olmak gerektir îmanlı,
Edebli, sonra liyâkatli, sonra vicdanlı,
Bu dördü olmadan olmaz: Vazife, çünkü büyük.
Atıp da yazmayı bez bağlamakla dünkü hödük! (281)11
garbın: Batının. mesâinize: Çalışmanıza. kâbil değil: Mümkün değil. ihtarı:
Uyarmayı. edvâr-ı terakkîyı: İlerleme ve kalkınma devirlerini. mâhiyyet-i
ruhiyyeniz: Millî ruhunuz. beyhûde: Boş ümmid-i selâmet: Kurtuluş ümidi
mazideki: Geçmişteki. hicran: Ayrılık acısı. evlâdına: Çocuklarına. mâye:
Gaye, bilgi, sermaye. nazariyyât:Teoriler. ameli: Pıratik. muallim:Öğretmen
edeb: İyi ahlak, güzel terbiye. liyâkat: İşini bilir, ehliyetli, müktedir.
14
35-Geçen geçmiştir, artık, ân-ı müstakbelse mübhemdir;
Hayâtından nasîbin: Bir şu geçmek isteyen dem’dir.(145)
*
36-Âlemde ne ekdinse biçersin onu mutlak,
Öyleyse nedir şer yaparak fâide ummak.(573)
(Safahat, 536 M.E.B. Yayını, 2001 İst.)
*
37-Ganîmettir hayatın iğtinam et, durma erkenden,
Yarın milyonla feryât olmasın enfâs- ma’dûden,
Bu âlem imtihan meydanıdır ervah için mâdam,
Demek: İnsan değilsin eylemezsen durmayıp ikdâm.
Neden geçsin sefaletlerle, haybetlerle ezmanın?
Neden azmin süreksiz, yok mudur Allâh’a Îmanın?
Çalış, dünyada insan ol, elindeyken henüz dünya;
Öbür dünyada insanlık değilmiş yağma, gördün ya!(316)12
ân-ı müstakbel: Gelecek zaman. mübhem: Belirsiz. dem: Zaman. iğtinam
et: Faydalan, değerlendir. şer: Kötülük. enfâs-ı ma’dûden: Sayılı nefeslerin.
âlem: Dünya. ervâh: İnsanlar. mâdâm: Çünkü. ikdâm: Devamlı çalışma.
sefâlet: Aşağılık, fakirlik, düşkünlük. haybet: Zarar. ezman: Zamanlar.
15
38-Kış uykusunda mı geçmişti ömrü ecdâdın?
Hayır, o nesl-i necîbin, o şanlı evlâdın,
Damarlarında şehâmet yüzerdi kan yerine;
Yüreklerinde ölüm şevki vardı can yerine
Fakat biz onlara âit ne varsa elde, yazık,
Birer birer yıkarak kahvehaneler yaptık!
Bütün heyâkıl-i sanat yetiştiren şarkın,
Zemin-i feyzi nasıl şûre-zâra döndü bakın!
Ne hastanesi kalmış zavallı eslâfın,
Ne imareti, bitmiş elinde ahlafın.
Kanalların izi yok, köprüler harâb olmuş;
Sebillerin başı boş, çeşmeler serab olmuş.
O kahraman babalardan doğan bu nesl-i cebîn
Ne gîrudârı maîşet bilir, ne de kedd-i yemin.(119)13
ecdâdın: Ataların. nesl-i necibin: Temiz ve asil neslin. sehamet: Yiğitlik.
şevki: Arzusu, neşesi. heyâkıl-i sanat: Sanat adamlarını. şarkın: Doğunun.
zemin-i feyzi: Verimli ortamı. sûre- zâra: Çorak yere. eslaf: Geçmiş olanlar.
ahlâf: Geçmiş olanların yerine geçenler. sebiller: Yol kenarlarına kurulmuş,
Allah rızası için su dağıtılan yapılar. serab: Su varmış gibi görünen, su olmayan yer. nesl-i cebîn: Korkak nesil. girûdârı maişet: Geçim mücadelesi.
kedd-i yemin: El emeği
16
39-Gündüzün kimse görünmez: Kadın erkek çalışır;
Varsa meydanda gezen tostopaç oğlanlardır.
Akşam olmaz mı, fakat toplar ahâliyi ezan.
Son cemaat yeri, hatta, adam almaz ba’zan.
Güneş âfâka henüz arz-ı vedâ etmişken,
Yükselir Kâbeye doğrulmuş alınlar yerden,
Önce bir dalgalanır, sonra eder hepsi karar;
Örülür enli omuzlarla birer canlı hisar.
Bu yaman safların âhengi hakikat müdhiş:
Sanki yalçın kayalar yan yana perçinlenmiş,
Öyle bir cephe kesilmiş ki: Müselsel îman;
Hangi îmana dokunsan taşacak itmînan.
Ah o yekpârelik eyyâmı hayâl oldu bugün.
Milletin halini gör, sonra da mâziyi düşün.
Kim bu yalçın kayalar sarsılacaktır derdi?
Öyle sarsıldı ki edvâra tezelzül verdi.(383)14
ahâliyi: Halkı. âfâka: Ufuklara. arz-ı vedâ: Ayrılırken. ahengi hakıkat
müdhiş: Düzeni gerçekten çok güzel. müselsel: Birbirine bağlı. itminan: Güven. yekpârelik eyyâmı: Birlik günleri. hayâl oldu: Yok oldu. mâziyi:
Geçmişi. edvâra tezelzül verdi: Devirlere sarsıntı verdi.
17
40-Bana dünyada ne yer kaldı, emîn ol, ne de yâr;
Ararım göçmek için başka zemin, başka diyâr,
Bunalan rûhuma ister bir uzun boylu sefer;
Yaşamaktan ne çıkar günlerim oldukça heder?
Bir güler çehre sezip güldüğü yoktur yüzümün;
Geceden farkını görmüş değilim gündüzümün.
Seneler var ki harâb olmadığım gün bilmem;
Gezerim abdala çıkmış gibi sersem sersem.
Dikilir karşıma hep görmediğim, bilmediğim;
Sorarım kendime: Gurbette mi, hayrette miyim?
Yoklarım taşları, toprakları: İzler, kan izi;
Yurdumun kan kusuyor mosmor uzanmış denizi!
Tüter üç beş baca kalmış…O da seyrek seyrek…
Âşinâ bir yuva olsun seçebilsem, diyerek,
Bakınırken duyarım gözlerimin yandığını:
Sarar âfâkımı binlerce sıcak kül yığını.
Ne o gömgök dereler var, ne o zümrüt dağlar;
Ne o çıldırmış ekinler, ne o coşkun bağlar.
Şimdi kızgın günün altında pinekler, bekler,
Sâde yalçın kayalar, sâde ıpıssız çöller.(379)15
yâr: Dost. zemin: Yer. diyâr: Memleket, yurt. sefer: Seyâhat. heder: Boşa
gitme. harab: Bitkin, perişan. abdala çıkmış: Orta oyununda abdal oyunu
oynamak. hayret: Şaşkınlık. âşina: tanıdık. âfâkımı: Ufuklarımı
18
41-Yurdu baştanbaşa vîrâneye dönmüş Türk’ün;
Dünkü şen, şatır ocaklar yatıyor yerde bugün.
Gündüz insan sesi duymaz gece görmez bir ışık,
Yolcu haykırsa da baykuş gibi çığlık çığlık.
“Bu diyârın hani sahipleri?” dersin;cinler,
“Hani sahipleri?..”der karşıki dağdan bu sefer!
Nerde Ertuğrul’u koynunda büyütmüş obalar?
Hani Osman gibi, Orhan gibi gürbüz babalar?
Hani bir şanlı Süleyman paşa? Bir kanlı Selim?
Âh, bir Yıldırım olsun göremezsin, ne elîm!
Hani cündileri şâhin gibi ceylan kovalar,
Köpürür, dalgalanır, yemyeşil engin ovalar?
Hani tarihi soruldukça mefâhir söyler,
Kahramanlar yetişen toprağı zengin köyler.,
Hani orman gibi âfâkı deşen mızraklar?
Hani atlar gibi sahrâyı eşen kısraklar?
Hani ay parçası kızlar ki, koşar oynardı?
Hani dağ parçası milyonla bahâdır vardı?
Bugün artık biri yok…Hepsi masal, hepsi yalan!
Bir onulmaz yaradır, varsa yüreklerde kalan.(379)16
virâne: Harab olmuş. şatı: Neşeli. diyârın: Memleketin. elim: Acıklı, acı.
cündileri: Askerleri. şahin: Yırtıcı kuş. mefâhir: Övünülecek şeyler. âfâkı:
Ufukları sahra: Ova.
19
42-Şimdi anlat bakalım, neydi senin hastalığın?
Nezle oldun sanırım, çünkü bu kış pek salgın.
-Mehmet Ağa’nın evi akmış. Onu aktarmak içün
Dama çıktım, soğuk aldım, oluyor on beş gün.
Ne işin var kiremitlerde a sersem! Desene!
İhtiyarlık mı nedir? Şaşkınım oğlum bu sene.
Hani aktarmayayım.. Kim getirir ekmeğimi?
Oturup kör gibi, nâmerde el açmak iyi mi?
Kim kazanmazsa bu dünyada bir ekmek parası:
Dostunun yüz karası; düşmanının maskarası!(71)
*
43-Üç sınıf halka içim parçalanır, hem ne kadar!
İhtiyarlar, karılar, bir de küçükler;bunlar
Merhamet görmeli, yüz görmeli insanlardan;
Yoksa insanlığı bilmem nasıl anlar insan?130)17
nâmerd: Mert olmayan, alçak, korkak.
20
44-Zulmü alkışlayamam, zâlimi asla sevemem;
Gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövemem.
Biri ecdâdıma saldırdı mı, hatta, boğarım…
- Boğamazsın ki,
- Hiç olmazsa yanımdan kovarım!
Üç buçuk soysuzun ardından zağarlık yapamam;
Hele hak namına haksızlığa ölsem tapamam.
Doğduğumdan beridir âşıkım istiklâle,
Bana hiç tasmalık etmiş değil altın lâle
Yumuşak başlı isem, kim dedi uysal koyunum?
Kesilir belki, fakat çekmeye gelmez boyunum.
Kanayan bir yara gördüm mü yanar tâ ciğerim.
Onu dindirmek için kamçı yerim, çifte yerim
Adam aldırma da geç git, diyemem, aldırırım:
Çiğnerim, çiğnenirim, hakkı tutar kaldırırım.
Zâlimin hasmıyım amma severim mazlûmu…
İrticâ’nın şu sizin lehçede manası bu mu?(400)18
zulmü: Haksızlığı. zâlim: Zulüm yapan kimse. ecdâdıma: Atalarıma, geçmişlerime zagar: Av köpeği. istiklâl: Bağımsızlık. Lâle: Boyuna vurulan esâret
zinciri. hasmıyım: Düşmanıyım. mazlum: Zulme uğrayan. irticâ: Geri dönme, eskiyi isteme.
21
45-Hâlikın nâ-mütenâhî adı var, en başı: Hak!
Ne büyük şey kul için hakkı tutup kaldırmak!
Hani, Ashâb-ı Kirâm, ayrılalım derlerken,
Mutlaka “Sûre-i vel-asr-ı” okurmuş, bu neden?
Çünkü meknûn o büyük sûrede esrârı felâh:
Başta îman-ı hakîkî geliyor, sonra salah,
Sonra hak, sonra sebat.İşte kuzum insanlık.
Dördü birleşti mi yoktur sana husran artık.
Müslüman hakka zahir olmaya her an mecbur,
Sarsılır varlığı, göstermeye başlarsa fütur.
Hele zulmün galeyânında bu mecburiyet,
Daha şiddetli olur başkalarından elbet.
Çünkü hak öyle zamanlarda kalır tehlikede,
Çâresizdir onu kurtarmaya bakmak sâde.(418)19
Hâlık: Yaratan. nâ-mütenâhî: sayısız. Ashâb-ı Kirâm: Müslüman olarak
peygamberimiz(sav)’i görenler. sûre- vel-asr: Kur’an-ı Kerimin 103.sûresinin
adıdır. Sûrenin meâli şöyledir: “Andolsun zamana ki, insan gerçekten ziyan içindedir. Ancak, iman edip de Salih ameller işleyenler, birbirlerine
hakkı tavsiye edenler, birbirlerine sabrı tavsiye edenler başka (Onlar ziyanda değillerdir) Meknûn: Saklı.var. Esrârı felâh: Kurtuluşun sırları. Salah: İyilik, dirlik düzenlik. sebat: Devamlı olmak aâhir: Yardımcı. mecbur:
Zorunlu husran: Felâket. fütur: Gevşeklik, usanç. zulmün galeyanında:
Zulmün çoğaldığı zamanlarda. mecburiyet: Zorunluluk. sâde: Yalnız.
22
46-Bir adam dursa da bir zâlim imâmın yüzüne,
Adli emretse, bu zâlim de onun hak sözüne
İnkıyâd eyleyecek yerde tutup kıysa ona,
O mücâhid yazılır ta şühedânın başına.
Hamza’dan sonra gelen şanlı şehid ancak odur;
Hak için can verenin pâyesi elbet bu olur.
Hakkı bir zâlime ihtar, o ne şahâne cihad!
“En büyüktür” dedi Peygamber-i Pâkize-nihâd.
Hak zelil oldu mu millet de, hükümet de zelil.
“Hangi ümmette ki müşküldür edilmek tahsil
Âcizin hakkı kavilerden… O, kuvvetlenemez”
- Ne güzel söz bu! Şümûliyle beraber mûcez.(419)20
imam: Devlet başkanı, idâreci. adli: Adâleti. inkıyâd: Boyun eğmek kıysa:
Öldürse. mücâhid: Din düşmanları ve kötülüklerle savaşan Müslüman. Şühedâ: şehidler. Hamza: Uhut savaşında Vahşi tarafından şehid edilen, şehidlerin efendisi Hz. Hamza. pâye: Derece, rutbe. ihtar: Hatırlatma. Şahâne:
Mükemmel, en üstün. cihad: Din düşmanı ve kötülerle yapılan mücâdele,
savaş. pâkize-nihâd: Temiz yaratılışlı. zelil: Hor hakir görülen, aşağılanan.
Ümmet: Millet. müşkül: Zor. Aciz: Zayıf. tahsil: alınmak. şumûliyle: Bütünüyle. mûcez: Öz, veciz, kısa.
23
47-Müslümanlık sizi gâyet sıkı, gâyet sağlam,
Bağlamak lazım iken, anlamadım, anlayamam,
Ayrılık hissi nasıl girdi sizin beyninize?
Fikr-i kavmiyeti şeytan mı sokan zihninize?(178)
*
48-Müslümanlıkta “anasır” mı olurmuş? Ne gezer!
Fikr-i kavmiyeti tel’in ediyor Peygamber.
En büyük düşmanıdır ruh-u Nebi tefrikanın;
Adı batsın onu İslam’a sokan kaltabanın.(205)
*
49-Nedir bu tefrika yahu! Utanmıyor musunuz?
Geçen fecayie hâlâ inanmıyor musunuz?
Gömülmek istemeyenler boyunca husrana;
Nifakı gömmeli artık mezar-ı nisyana.(283)
*
50-Sizi bir aile efradı yaratmış Yaradan;
Kaldırın ayrılık esbabını artık aradan (178)21
fikr-i kavmiyet: Irkçılık düşüncesi. gayet: Son derece. anasır: Irkçılık.
tel’in ediyor: Lanetliyor. Ruh-ı Nebi: Peygamberin ruhu. tefrika: Ayrılık.
Fecayia: Facialar, belalar. husran: Felaketler. nifak: Fitne, fesat, ikilik. nisyan: Unutmak. efrad: Fertler, bireyler. esbab: Sebepler
24
51-Âtiyi karanlık görerek azmi bırakmak…
Alçak bir ölüm varsa, eminim, budur ancak.
Dünyada inanmam, hani görsem de gözümle.
İmanı olan kimse gebermez bu ölümle:
Ey dipdiri meyyit, ‘‘iki el bir baş içindir’’,
Davransana… Eller de senin, baş da senindir!(209)
*
52-Yeis öyle bataktır ki; düşersen boğulursun.
Ümmîde sarıl sımsıkı, seyret ne olursun!
Azmiyle, ümidiyle yaşar hep yaşayanlar;
Me’yûs olanın ruhûnu, vicdânını bağlar.(209)
*
53-Husrana rıza verme!.. Çalış.. Azmi bırakma!
Kendin yanacaksan bile, evlâdını yakma!(209)
*
54-Âlemde ziyâ kalmasa, halk etmelisin, halk!
Ey elleri böğründe yatan, şaşkın adam, kalk.(209)
*
55-Atâlet fıtratın ahkâmına mâdem ki isyandır;
Çalışsın, durmasın her kim ki davasında insandır(146)22
âtiyi:Gelecek zamanı. azmi: Kararlı olmayı. meyyit:Ölü. yeis:Ümitsizlik, karamsarlık. me’yûs: Ümitsiz. ziya: Işık halk: Meydana getirmek. atâlet: Tembellik. fıtratın ahkâmına: Yaratılış kurallarına.
25
56-Kendi sağlam… Hissi ölmüş milletin!
İşte en korkuncu hüsrânın, helâkın, haybetin!.(230)
*
57-Birleşmesi kaabil mi ya, tevhîd ile ye’sin?
Hâşâ! Bunun imkânı yok, elbette bilirsin.
Öyleyse neden boynunu bükmüş duruyorsun?
Hiç merhametin yok mudur evlâdına olsun? (465)
*
58-Misyonerler, gece gündüz yeri devretmedeler,
Ulemâ, vahy-i ilâhiyi mi bilmem bekler? (171)
*
59–Sade bir ‘‘bal’’ deyivermekle ağız tatlansa,
Arı uçmuş diye, kaçmış diye hiç çekme tasa. (399)
*
60-Sade sen gösteriver ‘‘işte budur kubbe!’’ diye;
İki ırgatla iner şimdi Süleymaniye.
Ama gel kaldıralım dendi mi, heyhat, o zaman,
Bir Süleyman daha lazım yeniden, bir de Sinan. (398)23
haybet:Mahrumiyet. tevhid: Allah’ın birliği. ye’s: Ümitsizlik. misyoner:
Hrıstıyanlığı yaymakla görevlendirilen kişi. ulemâ: İslam alimleri
26
61-Cemâat intibâh ister, uyanmaz gizli yaşlarla!
Çalışmak! Başka yol yok hem nasıl canlarla, başlarla.
Alınlar terlesin, derhal iner mev’ud olan rahmet,
Nasıl hâsir kalır ‘‘tevfiki hak ettim’’ diyen millet?(456)
*
62-Bırakın mâtemi yâhu! Bırakın feryâdı;
Ağlamak fâide verseydi, babam kalkardı!
Gözyaşından ne çıkarmış? Neye ter dökmediniz?
Bâri müstakbeli kurtarmaya bir azm ediniz.
Ye’se hiç düşmeyecek zerrece imanı olan;
Sâde siz derdi bulun, sonra kolaydır derman. (181)
*
63-Hesabedin ne kadar bî-günahın aktı kanı…
Beş on vatansız için nâra yakmayın vatanı! (285)
*
64-Dünya koşuyorken yolun üstünde yatılmaz;
Davranmayacak kimse bu meydana atılmaz.
Müstakbeli bul, sende koşanlarla bir ol da;
Maziyi, fakat yıkmaya kalkışma bu yolda. (470)24
cemâat: Cemâat, topluluk, millet. intibah: Uyandırılmak. mev’ûd: Vaad
edilmiş, söz verilmiş. hâsir: Zarara uğrayan. tevfikı: İlâhi yardım. bâri: Hiç
olmazsa. müstakbeli: Geleceği. bî-günahın: Günahsızın. nâra: Ateşe
27
65-Desen bin kere “İnsanım!” kanan kim? Hem niçin kansın?
Hayır, hürriyetin, hakkın masûn oldukça insansın.
Bu hürriyyet, bu hak bizden bugün âheng-i sa’y ister:
Nedir üç dört alın? Bir yurdun alnından boşansın ter.(454)
*
66-Ey cemâat! Uyanın, el verir artık uyku!
Yok mu sizlerde vatan nâmına hiçbir duygu?
Düşmeden pençesinin altına istikbâlin,
Biliniz kadrini hürriyetin, istiklâlin.
Söyletip başka memâlikteki mahkûmîni;
Hâkimiyet ne imiş, öğreniniz kıymetini.
Yoksa onsuz ne şu dünya kalır İslâm’a. Ne din…
Kuşatır millet-i mahkûmeyi husran-ı mübîn.(177)25
masûn: Korunmuş. âheng-i sa’y: Düzenli çalışma. cemâat: Cemâat, topluluk. nâmına: Adına. istikbâlin: Geleceğin. kadrini: Değerini. istiklâlin:
Bağımsızlığın. memâlikteki mahkûmîni: Ülkelerdeki mahkumları. hâkimiyet: Eğemenlik. millet-i mahkûme:Sömürge altında yaşayan millet. husrân-ı
mübîn: Açık felâket.
28
67-Kuvvetin sırtını kimmiş, göreyim okşamayan,
Ne zaman altta kalırsan, o zaman derdine yan!
Beşerin adli masal, hak zıpırındır yalınız;
Dövülen mahkemelerden kovulur, çükü cılız!(429)
*
68-Dilencilikle siyâset döner mi, hey budala?
Siyâsetin kanı: Servet, hayâtı: Satvettir;
Zebûn-küş Avrupa bir hak tanır ki: Kuvvettir.(267)
*
69-Bu da gâyetle tabîi koşanındır meydan;
Yaşamak hakkını kuvvetliye vermiş yaradan.(178)
*
70-Donanma, ordu yürürken muzafferen ileri,
Üzengi öpmeye hasretti garbın elçileri!
O ihtişâmı elinden niçin bıraktın da,
Bugün yatıp duruyorsun ayaklar altında?
“Kadermiş” öyle mi? Hâşâ, bu söz değil doğru:
Belânı istedin, Allah da verdi… Doğrusu bu.(267)
*
71-Kader nedir? Sana düşmez o sırrı istiknâh;
Senin vazifen itaat, ne emrederse İlâh.(269)26
beşerin: İnsanlığın. adli: Adâleti. zıpır: Şımârık, kaba. cılız: Zayıf, güçsüz..
siyâset: Memleket idâresi. servet: Zenginlik. satvet: Güç, kuvvet. zebûnküş: Zayıfı öldüren. gâyetle: Son derece. muzafferen: Zafer kazanarak.
üzengi: Atın eyerinde ayak koyulan altı düz demir halka. Garbın: Batının.
ihtişâm: Şanlı durum. istiknâh: Araştımak.
29
72-Müslümanlık Pâk sîretten ibâretken, yazık!
Öyle saplandık ki levsiyyâta: Hâlâ çıkmadık.
Zulme tapmak, adli tepmek, Hakk’a hiç aldırmamak;
Kendi âsudeyse, dünya batsa, baş kaldırmamak;
Ahdi nakzetmek, yalan sözden tehâşi etmemek;
Kuvvetin meddâhi olmak, aczi hiç söyletmemek;
Mübtezel birçok merâsim: İnhinalar, yatmalar,
Şaklabanlıklar, riyâlar, muttasıl aldatmalar;
Fırka, milliyet, lisan namıyla dâim ayrılık;
En samimi kimseler beyninde en ciddî açık;
Enseden aslan kesilmek, cepheden yaltak kedi…
Müslümanlık bizden evvel böyle zillet görmedi
Hâlimiz bir inhilâl etmiş vücudun halidir.
Ruh-u izmihlâlimiz ahlâkın izmihlâlidir.
Sade bir sözdür fakat hikmetlerin en mücmeli;
Bir halas imkânı var: Ahlâkımız yükselmeli!..
Yoksa pek korkunç olur katmerleşip husranımız…
Çünkü hem dünya gider, hem din, eğer yapmazsanız.(319)27
pak: Temiz. sîret: Hal ve gidiş. Güzel ahlak. levsiyyât: Pis, murdar, kötü iş
ve kötü şeyler. zulme: Haksızlığa. adli: Adâleti. âsûdeyse: Rahatsa. ahdi
nakzetmek: Anlaşmayı bozmak, sözde durmamak. tehaşi etmemek:Korkmamak. meddah: Dalkavuk aczi: Zayıfı, güçsüz olanı. mübtezel:
Değersiz, rezil, inhinalar: Eğilmeler. riya: Gösteriş. mutassıl: Devamlı, fırka: Parti, milliyet: Irkcılık. lisan: Dil. inhilal etmiş: Çöküntüye uğramış. İzmihlâl: Yok olmak. mücmel: Öz, veciz. halas: Kurtuluş.
30
73-Kızımın iffeti batmakta rezîlin gözüne…
Acırım tükrüğe billâhi tükürsem yüzüne.(166)
*
74-“Âilî bir inkılâp olsun!” diyen me’yûs olur,
Başka hiç bir şey kazanmaz, sâde bir deyyûs olur.(226)
*
75-Şark’a bakmaz, garb’ı bilmez, görgüden yok vâyesi;
Bir kızarmaz yüz, yaşarmaz göz bütün sermâyesi!..(226)
*
76-Göster, Allâh’ım, bu millet kurtulur tek mü’cize;
Bir “utanmak hissi” ver gâip hazinenden bize.(222)28
iffet: Irz, namus. rezîl: Alçak. me’yûs: Ümitsiz. âilî: Ailede. deyyûs: Karısının, kızının namussuzluğuna göz yuman ve razı olan kimse, deyus. Şark: Doğu. Garb: Batı. vâye: Nasip. mu’cize: Allah’ın emir ve kudreti ile peygamberlerin gösterdiği olağan üstü hallere mu’cize denir. Mu’cizeyi yalnız peygamberler gösterir. Mu’cize peygambelerin, peygamberlik belgesidir. İnsanların
yaptıkları şeylere mû’cize demek hem yanlış, hem de günahtır. Merhum
Mehmed Âkif, utanmak hissine ne kadar muhtaç olduğumuzu belirtmek için
kullanmıştır. hissi: Duygusu. gâip: Görünmeyen.
31
77-Ne irfandır veren ahlâka yükseklik, ne vicdandır;
Fazîlet hissi insanlarda Allah korkusundandır.
Yüreklerden çekilmiş farz edilsin havfi Yezdân’ın
Ne irfânın kalır te’siri kat’iyyen, ne vicdânın.
Hayat artık behimîdir… Hayır ondan da alçaktır;
Ya hayvan bağlıdır fıtratla, insan hürr-ü mutlakdır.(307)
*
78-Ömürlerdir bir alçak zulme miskin inkıyâdından,
Silinmiş emr-i bil’ma’rûfun artık ismi yâdından.
Hayâ sıyrılmış, inmiş: Öyle yüzsüzlük ki her yerde,
Ne çirkin yüzler örtermiş meğer bir incecik perde!(455)
*
79-Hiç sıkılmaz mısın Hazreti Peygamber’den?
Ki uzaklardaki bir mü’mini incitse diken,
Kalb-i pâkinde duyarmış o musîbetten acı.
Sizden elbette olur rûh-u Nebî dâvâcı.(179)
*
80-Kenâr-ı Diclede bir kurt aşırsa bir koyunu,
Gelir de adl-i İlâhî sorar Ömer’den onu!(97)29
irfan: Gerçeği kavrama gücü, kültür. vicdan: İnsandaki iyiyi, kötüyü ayırma
duygusu. farz edilsin: Kabul edilsin, zannedilsin.Havf-i Yezdânın: Allah
korkusunun. katiyyen: Asla. behîmî: Hayvanî. fıtratla: Yaratılışla. hürr-ü
mutlak: Serbest.. miskin: Beceriksiz, zavallı, fakir. inkiyad: Boyun eğme.
emr-i bilma’rûf:İyiliği emretmek yâd:Hatırlama. hayâ:Utanma. kalb-i
pâkinde: Temiz kalbinde. Rûh-u Nebî: Peygamberin ruhu. Adl-i İlâhî:
İlâhî adâlet.
32
81-Mazisi yıkık milletin âtisi olur mu?(470)
*
82-Kendi ahlâkı ile bir millet ölür; yahut yaşar.(319)
*
83-Mefâhir kaynasın gitsin de, vicdanlar kesilsin lâl…
Bu izmihlâl-i ahlâkı yürürken, durmaz istiklâl!.(456)
*
84-Hamâkâtın aşıyor hadd-i i’tidâli, yeter!
Ekilmeden biçilen tarla nerde var? Göster.(269)
*
85-Aman şu ma’bed-i feyyâzın ihtişâmına bak:
Bakar bakar doyamam: Âşık olmuşum mutlak!(241)
*
86-Münâfıkın sonu gelmez, söner sefil ocağı…
Bugün tüterse henüz, gelmemiş demek ki, çağı!(285)
*
87-Madem ki Hakk’ın bize va’dettiği haktır,
Şarkın ezelî fecri yakındır, doğacaktır.(472)30
mâzisi: Geçmişi. âtisi: geleceği. mefâhir: Övünülecek şeyler. vicdan: İnsanda iyiyi, kötüyü ayırma duygusu. lâl: Dilsiz. izmihlâl.-i ahlâkı: Ahlâkın yok
oluşu. istiklâl: Bağımsızlık. hamâkâtın: Ahmaklığın. hadd-i itidâl: Ölçülü
olma sınırı. ma’bed-i feyyâzın ihtişamına: Feyizli caminin şanlı durumuna.
(Süleymaniye cami için söylemiştir) münafık:Dıştan Müslüman görünen, içten kafir olan kimse. sefil: Zavallı, aşağı, harap. Şarkın ezeli fecri: Doğunun
ezeli güneşi.
33
(1908’de meşrûtiyet ilân edildi. Merhûm Mehmed Âkif
meşrûtiyetten beklediklerini şöyle anlatır.)
88-Sayısız mektep açılmış; kadın erkek okuyor;
İşliyor fabrikalar, yerli kumaşlar dokuyor.
Gece gündüz basıyor millete nâfi âsâr;
Adetâ matbaalar bir uyumaz hizmetkâr.
Mülkü baştanbaşa imâr edecek şirketler;
Halkın irşâdına hâdim yeni cemiyetler,
Durmayıp iş buluyor, gösteriyor, uğraşıyor;
Gemiler sahile boydan boya servet taşıyor…(174)
*
(1908 meşrûtiyetin getirdiklerini de şöyle anlatır.)
89-Ne devâirde hükûmet, ne ahâlide bir iş!
Ne sanâyi’, ne maarif, ne alış var, ne veriş.
Çamlıbel sanki şehir: Zâbıta yok, râbıta yok;
Aksa kan sel gibi, bir dindirecek vâsıta yok.(176)31
(
90-Eşin var, âşiyânın var, baharın var, ki beklerdin;
Kıyâmetler koparmak neydi, ey bülbül, nedir derdin?
mektep: Okul. nâfi âsâr: Faydalı eserler, kitaplar. hizmetkâr: Hizmet eden.
mülkü: Ülkeyi. İrşâdına hadim: Doğru yolu bulmasına, aydınlanmasına, bilgi sahibi olmasına hizmet eden.. devâir: Devlet dâireleri. maarif: Eğitim.
çamlıbel: Dağ başı. zabıta: Polis ve jandarma. rabıta: Bağlantı, ilgi, düzen.
34
(Bülbül şiiri Bursanın işgali üzerine yazılmıştır)
O zümrüd tahta kondun, bir semâvî saltanat kurdun;
Cihanın yurdu hep çiğnense, çiğnenmez senin yurdun;
Bugün bir yemyeşil vâdi, yarın bir kızıl Gülşen,
Gezersin hânumânın şen, için şen, kâinâtın şen.
Neden öyleyse matemlerle eyyamın perişandır?
Niçin bir damlacık göğsünde bir umman huruşandır?
Hayır, matem senin hakkın değil… Matem benim hakkım:
Asırlar var ki, aydınlık nedir? Hiç bilmez âfâkım!
Teselliden nasibim yok, hazan ağlar baharımda:
Bugün bir hânumânsız serserîyim öz diyârımda!
Ne husrandır ki: Şark’ın ben vefasız, kansız evlâdı,
Serâpâ Garb’a çiğnettim de çıktım hâk-i ecdâdı!
Hayalimden geçerken şimdi, fikrim herc ü merc oldu,
SALÂHADDİN -İ EYYUBÎ’lerin FÂTİH’lerin yurdu.
Ne zillettir ki: nâkus inlesin beyninde OSMAN’ın;
Ezan sussun, fezalardan silinsin yâdı MEVLÂ’nın!
Ne hicrandır ki: En şevketli bir mazi serâbolsun;
O kudretler, o satvetler harabolsun, türabolsun!
Çökük bir kubbe kalsın ma’bedinden YLDIRIM HAN’ın;
Şenaatlerle çiğnensin muazzam kabri ORHAN’ın!
Ne haybettir ki: Vahdetgâhi dinin devrilip, taş taş,
Sürünsün şimdi milyonlarca me’vâsız kalan dindaş,
Yıkılmış hânumânlar yerde işkenceyle kıvransın;
Serilmiş gövdeler, binlerce, yüz binlerce doğransın!
Dolaşsın, sonra, İslâm’ın haremgâhında nâ- mahrem…
Benim hakkım, sus ey bülbül, senin hakkın değil mâtem!
(473)
91-Ölüler dîni değil, sen de bilirsin ki bu din,
Diri doğmuş, duracak dipdiri, durdukça zemin.(418)
35
92-Ya açar nazm-ı celîlin bakarız yaprağına;
Yâhut üfler geçeriz bir ölünün toprağına.
İnmemiştir hele Kur’an, bunu hakkıyle bilin,
Ne mezarlıkta okunmak, ne de fal bakmak için!(169)32
*
93-Haberin varsa eğer memleketin hâlinden,
Nâ ümîd olmayacaksın onun ikbâlinden:
Ne yürektir kabaran sîne-i milliyette!
Onu bir kere işit, sonra gelip ölmüş, de.
Önden evlâdını asker yapıyor, gönderiyor;
Arkadan tarla, öküz bakmayarak hep veriyor.
Gemi alsın bize millet, diye… Yâhu utanın,
Cûd-u masûmunu gördükçe bu öksüz vatanın,
94-Göreceksin ki: Bu millette fazilet en uzun.
En derin köklere yaslanmada; hem sonra onun,
Bir mübârek suyu var, hiç kurumaz:”Dîn-i mübîn.”
Hâdisât etmesin oğlum, seni aslâ bedbîn…
İki üç balta ayırmaz bizi mâzimizden…
Ağacın kökleri mâdem ki derindir cidden,
Dalı kopmuş, ne olur? Gövdesi gitmiş, ne zarar?
O, bakarsın, yine üstündeki edvârı yarar,
Yükselir, fışkırıp, âfâk-ı perişânımıza;
Yine bin vâha serer kavrulan îmânımıza.(442)33
İSTİKLÂL MARŞI
zemin: Yer, dünya. pâyıdâr: Sağlamca ve devamlı. târumâr: Parça parça
olup dağılmak. Nazm-ı celîl: Kur’an. fal: Gelecekte olacak şeyler hakkında
bilgi sahibi olmak ve haber vermek için baş vurulan yollar. Geleceği ancak
Allah bilir. Fal bakmak büyük günahtır. Kur’an-ı Kerimi fal bakmağa alet etmek ise ayrıca bir günahdır. nâ-ümîd: Ümitsiz. ikbâlinden: Geleceğinden.
sîne-i milliyette: Milletin göğsünde. Cûd-u masûmunu: İçten gelen cömertliğini. mübârek: Kutlu. Dîn-mübîn: İslâm dini. hâdisât: Olaylar.
bedbîn: Kötümser. Mazi: Geçmiş edvâr: Devirler. afâkı-perişan: Perişan
ufuklar. vâha: Çölde suyu ve bitkisi olan yeşil alan
36
Kahraman Ordumuza
95-Korkma! Sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak;
Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak.
O benim milletimin yıldızıdır, parlayacak,
O benimdir, o benim milletimindir ancak!
*
Çatma, kurban olayım çehreni ey nazlı hilâl,
Kahraman ırkıma bir gül… Ne bu şiddet bu celâl?
Sana olmaz dökülen kanlarımız sonra helâl;
Hakkıdır, Hakk’a tapan milletimin istiklâl.
*
Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım.
Hangi çılgın, bana zincir vuracakmış? Şaşarım!
Kükremiş sel gibiyim; bendimi çiğner, aşarım;
Yırtarım dağları, enginlere sığmam taşarım.
*
Garb’ın âfâkını sarmışsa çelik zırhlı duvar;
Benim îman dolu göğsüm gibi serhaddim var.
Ulusun, korkma! Nasıl böyle bir îmânı boğar,
“Medeniyyet!” dediğin tek dişi kalmış canavar?34
şafak: Sabah güneş doğmadan önce ortalığın ağarması, tanyeri vakti, akşam
güneş battıktan sonra ufukta beliren kızıllık vakti. gül: Gülümse. celâl: Korku
veren ululuk. ezelden beri: Tarihin ilk devirlerinden beri. Garbın âfâkını:
Batının ufuklarını. serhad: Sınır, sınır boyu. ulusun: Köpek gibi ulusun dursun. medeniyyet: Uygarlık.
37
Arkadaş! Yurduma alçakları uğratma sakın;
Siper et gövdeni, dursun bu hayâsızca akın.
Doğacaktır sana va’dettiği günler Hakk’ın…
Kim bilir, belki yarın… belki yarından da yakın.
*
Bastığın yerleri “toprak!” diyerek geçme, tanı!
Düşün altındaki binlerce kefensiz yatanı.
Sen şehid oğlusun, incitme, yazıktır, atanı:
Verme, dünyaları alsan da, bu cennet vatanı.
*
Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki fedâ?
Şühedâ fışkıracak toprağı sıksan, şühedâ!
Cânı, cânânı, bütün varımı alsın da Hudâ,
Etmesin tek vatanımdan beni dünyada cüdâ,
35
şehid: Dini, vatanı ve namusu için düşmanlarla savaşırken ölen Müslüman.
şühedâ: Şehidler. cânân: Sevgili olanlar. Hudâ: Allah. cüdâ: Uzak, ayrı.
38
Rûhumun senden, İlâhî, şudur ancak emeli:
Değmesin ma’bedimin göğsüne nâ-mahrem eli;
Bu ezanlar-ki şehâdetleri dînin temeliEbedî yurdumun üstünde benim inlemeli.
*
O zaman vecd ile bin secde eder-varsa-taşım;
Her cerihamdan, İlâhî, boşanıp kanlı yaşım,
Fışkırır rûh-u mücerred gibi yerden nâşım!
O zaman yükselerek arş’a değer, belki başım.
*
Dalgalan sen de şafaklar gibi ey şanlı hilâl!
Olsun artık dökülen kanlarımın hepsi helâl.
Ebediyyen sana yok, ırkıma yok izmihlâl:
Hakkıdır, hür yaşamış bayrağımın hürriyet;
Hakkıdır, Hakk’a tapan milletimin istiklâl.(522)
36
MEVLİD GECESİ
96-On dört asır evvel, yine bir böyle geceydi,
İlâhî: Ey Allâhım. emel:İstek, arzu. ma’bed:Câmi, mescid. Şehâdetleri: (Eşhedü enlâ ilâhe illallâh ve eşhedü enne Muhammeden abduhû ve
rasûluhu) Ben tanıklık ederim ki, Allah’tan başka ilâh yoktur. Ve yine tanıklık ederim ki Hazreti Muhammed Allah’ın kulu ve rasûlüdür.) Şehadet,
İslâmın iki esasını bildirir: Allâh’ın birliği. Muhammed(sav)in peygamberliği.
ebedî: Kıyamete kadar. vecd: İman coşkunluğu. ceriha:Yara. rûh-u mücerred: Cisimsiz ruh, yalnız ruh. ebediyyen: Sonsuz olarak. izmihlâl: Yok olma. hürriyet:Özgürlük, yabancı bir devletin egemenliği altında olmama. istiklâl: Bağımsızlık.
39
Kumdan ayın on dördü, bir Öksüz çıkıverdi!
Lâkin, o ne husrandı ki: Hissetmedi gözler;
Kaç bin senedir, halbuki bekleşmedelerdi!
Nerden görecekler? Göremezlerdi tabiî:
Bir kere, zuhur ettiği çöl en sapa yerdi;
Bir kere de, mâmûre-i dünya, o zamanlar,
Buhran içindeydi, bugünden de beterdi.
Sırtlanları geçmişti beşer yırtıcılıkta;
Dişsiz mi bir insan, onu kardeşleri yerdi!
Fevzâ bütün afâkını sarmıştı zeminin;
Salgındı, bugün şark’ı yıkan, tefrika derdi.
Derken, büyümüş, kırkına gelmişti ki Öksüz,
Başlarda gezen kanlı ayaklar suya erdi!
Bir nefhada insanlığı kurtardı o masum,
Bir hamlede kayserleri, kısrâları serdi!
Aczin ki ezilmekti bütün hakkı, dirildi;
Zulmün ki, zevâl aklına gelmezdi, geberdi!
Âlemlere rahmetti, evet, şer-i mübîni,
Şehbâlini adl isteyenin yurduna gerdi.
Dünya neye sâhipse, onun vergisidir hep;
Medyûn O’na cem’iyyeti, medyûn O’na ferdi.
Medyûn o Masûma bütün bir beşeriyyet…
Yâ Râb! Bizi mahşerde bu ikrar ile haşret.(500)
37
(Necid çöllerinden Medineye giderken)
97 -Yâ Nebî, şu hâlime bak!
asr: Yüz yıl. evvel: Önce. zuhur: Çıktığı. mamure-i dünya: Bayındır ülkeler. beşer: İnsan. fevzâ: Karışıklık. âfâkını: Ufuklarını zeminin:Yeryüzünün.
Şark’ı: Doğuyu. tefrika: Ayrılık. nefha: Soluk. Masuma: Günahsıza. Burada Peygamberimiz (sav). Kayser: Bizans imparatoru. Kısra: Sasanı hükümdarı. aczin:Zayıflığın. zeval: Yok olma. şer-i mübini: Dini. şehbâlini:
Kanadını. adl: Adâlet. medyûn: Borçlu. Mahşer: Ölülerin dirilip toplanacakları yer. ikrar: İnancını açıkça söyleme haşret: Dirilt.
40
Nasıl ki bağrı yanar, gün kızınca Sahra’nın;
Benim de ruhumu yaktıkça yaktı hicranın!
Har’im-i pâkine can atmak istedim durdum;
Gerildi karşıma yıllarca ailem, yurdum.
“Tahammül et!” dediler… Hangi bir zamana kadar?
Ne bitmez olsa tahammül, onun da bir sonu var.
Gözümde tüttü bu, andıkça yandığım, toprak;
Önümde durmadı artık, ne hânumân, ne ocak..
Yıkıldı hepsi… Ben aştım diyar-ı Sûdân’ı.
Üç ay “Tihâme!”deyip çiğnedim beyâbânı.
Kemiklerim bile yanmıştı belki Sahra’da;
Yetişmeseydin eğer, yâ MUHAMMED, imdâda:
Eserdi kumda yüzerken serin serin nefesin;
Akarsular gibi çağlardı her tarafta sesin!
İrâdem olduğu gündür senin irâdene râm,
Bir an için bana yollarda durmak oldu haram.
Bütün heyâkil-i hilkatle hasbıhal ettim;
Leyâle derdimi döktüm, cibâli söylettim!
Yanıp tutuşmadan aylarca yummadım gözümü…
Nücuma sor ki bu kirpikler uyku görmüş mü?
Azâb-ı hecrine katlandım elli üç senedir…
Sonunda alnıma çarpan bu zâlim örtü nedir?
Beş altı sîneyi hicran içinde inleterek,
Çıkan yüreklere hüsran mı, merhamet mi gerek?
Demir nikâbını kaldır mezar-ı pâkinden!
Bu hasta rûhumu artık ayırma hâkinden!(358)38
Yâ Nebî: Ey peygamber. hicranın: Ayrılığın. harim-i pâkine: Temiz haremine. Diyâr-ı Sûdan: Sudan ülkesi. Tihame: Mekke. beyaban: Çöl. ram:
Boyun eğme. heyâkil-i hilkatle: Canlı ve cansız varlıklarla. leyal: Geceler.
cibâl: Dağlar. nücûm: Yıldızlar. azab-ı hecrine: Ayrılık azabına. nikab:
Yüz örtüsü. mezar-ı pâkinden: Ravza-i mütahharadan. hâkinden: Toprağından
41
98-“Müslümanlık” denilen rûh-u ilâhî arasak,
“Müslümanız” diyen insan yığınından ne uzak!
Dini tetkik edeceksek, dönelim haydi geri;
Alalım neş’et-i İslâm’a yakın bir devri:
O ne dehşetli terakki, o ne müthiş sür’at!
Öyle bir hârika gösterdi mi insaniyet?
Devr-i fetrette kalan, hem de asırlarca kalan;
Vahşetin, gılzetin a’mâkına daldıkça dalan;
Gömerek dipdiri evlâdını kum çöllerine,
Bunda bir neşve duyan hiss-i nedâmet yerine!
Önce dağdan getirip yonttuğu taş parçasını,
Sonra hâlık tanıyan bir sürü vahşi yığını
Nasıl olmuş da, otuz yılda otuz bin senelik,
Bir terakki ile dünyaya kesilmiş mâlik?(185)39
Rûh-u ilâhi: İlâhi ruh. tetkik:İnceleme. neş’et-i İslâm:İslâmın doğuşu. terakki: İlerleme, kalkınma. hârıka: Hayret uyandıran. insaniyyet: İnsanlık.
devr-i fetret: İslam’dan önceki cahiliye devri. gılzet: Kabalık. a’mâkına:
Derinliğine. neşve: Sevinç hiss-i nedâmet: Pişmanlık duygusu. Hâlik: Yaratan. mâlik: Sahip olan.
42
99-Nasıl olmuş da, o fâzıl medeniyyet, o kemâl,
Böyle bir kavmin içinden doğuvermiş derhal?
Nasıl olmuş da, zuhur eyliyebilmiş Sıddîk!
Nereden gelmiş o Haydar’daki irfân-i amîk?
Önce dehşetli zıpırken nasıl olmuş da, Ömer,
Sonra bir adle sarılmış ki: Değil kâr-i beşer?
Hâil olsaydı terakkiye eğer şer-i mübîn,
Devr-i mes’ûd-u kudûmiyle giren asr-ı Güzin,
En büyük bir medeniyetle mi eylerdi zuhur?
Mündemiç olmasa rûhunda onun nâ-mahsûr,
Bir tekâmül, o kadar hârika nerden doğacak?(185)40
fâzıl medeniyet:Fâziletli uygarlık. kemâl: Olgunluk. kavmin:Milletin zuhûr:
Çıkış. Sıddîk: Hz. Ebubekir. Haydar: Hz. Ali. irfân-ı amîk: Derin bilgi ve
kültür. zıbır: Şımarık, kaba. adle: Adâlete. kâr-i beşer: İnsan işi. hâil: Engel. terakkiye: İlerleme ve kalkınmaya. şer’i mübîn: Şeriat. devr-i mes’ûd-u
kudûmiyle: Mutlu devrin gelmesiyle. Asr-i Güzin: Asrı saadet. mündemiç
olmasa: Bulunmasa. nâ- mahsûr: Sınırsız. tekâmül: Olgunlaşma. Harika:
Hayret uyandıran.
43
ÂSIM
(Âsım, merhum Mehmet Âkif’in örnek gencidir. Çanakkale
Şehitlerini Âsımın nesli diye över.)
100-Dalgalandıkça içinden taşan îman denizi,
Dökülen hisleri gör: İncilerin en temizi
Gövde yalçın kayadan âbide, lâkayd-i ecel;
Sanki hiç duygusu yok… Bir de fakat rûhuna gel;
O ne ifrat ile rikkat! Hani, etsen ta’mîk,
Bir kadın rûhu değildir o kadar belki rakîk.
Sonra, irfânı için söyleyecek söz bulamam;
Oğlanın bildiği, öğrendiği her şey sağlam.
Boynu dehşetli, evet, beyni de lâkin zinde;
Kafa enseyle beraber gidiyor seyrinde.
Çölde ben hayli görüştüm bu sefer Âsım’la;
Hoca, temin ederek söylerim îmanımla:
İğtinâm etmeye baktım çocuğun sohbetini;
Pek yakından tanıdım çünkü husûsiyyetini,
Ne güreştirmediğim kaldı, ne koşturmadığım;
Ne de “her şeyde sıfırsın!”diye coşturmadığım.
Çölün âsûde mühitinde geçen günlerimiz,
Bana gösterdi tamâmiyle ki: Oğlun eşsiz.
Bî-tenâhî safahâtiyle herif ayrı cihan;
Bî-tenâhî safahâtında da, lâkin, insan.(430)41
âbide: Sağlam. lâ kayd-ı ecel: Ölümden korkmaz, cesur. ifrat ile rikkat:
Çok merhametli. ta’mîk: Derinliğine araştırma. rakik: İnce ruhlu, yufka yü-
44
101-Bize, Âsım, ne şunun yumruğu lazım, ne bunun;
Birinin pençesi ister yalnız: Kanûnun.
Ver bütün kudreti kanûna ki vahdet yürüsün…
Yoksa millet değil, ancak dağınık bir sürüsün!..
Memleket zaten, ayol, baksana; allak bullak
Sen de hissinle yürürsen batırırsın mutlak.
Ya kuzum, zaptiye rûhiyle hükûmet sürenin
Yeri altındadır, üstünde değildir kürenin!(436)
*
102-Sahipsiz olan memleketin batması haktır.
Sen sahip olursan bu vatan batmayacaktır.(210)
*
103-Bugün ferdî mesâinin nedir mahsûlu? Hep hüsran;
Birer beyhûde yaştır damlayan tek tek alınlardan!
Cihan artık değişmiş, infirâdın var mı imkânı;
Göçüp mamûrelerden boylasan hatta beyâbânı?(453)
*
104-İşte dert, işte devâ, bende ne var? Bir tebliğ…
Size ait sizi tahlis edecek sa’y-i belîğ.(187)42
rekli. irfan: Bilgi, kültür. iğtinâm: Faydalanmak. husûsiyyetini: Özelliklerini. âsûde: Rahat. bî-tenâhî: Bitmez, tükenmez. safahâtiyle: Bütün yönleriyle.
vahdet: Birlik. hissinle: Duygularınla. ferdî mesâinin: Tek başına çalışmanın. hüsran: Zarar. beyhûde: Boş yere. cihan: Dünya. infirâd:Yalnızlık.
45
105-Denizler, dalgalar, dağlar, ağaçlar, gölgeler dalgın.
İlâhî, ürperen tek gölge yok bağrında âfâkın.
Saba durgun, sular durgun, gölün durgun hayâlinde.
Ne ma’nîdâr o gökler, kudretin bir vahyi halinde(493)
*
106-Yatsı bir hayli geçer, çifte ezanlar verilir;
Yazma seccadeler artık yere, boy boy, serilir.
Doğrulur Kıble’ye herkes, kılınır şimdi namaz;
Derken “âmîn” çekilip arz edilir Hakk’a niyâz.(506)
*
107-Neden, fakat, heyecanın? Nedir yüzündeki yaş?
Sonunda yolcunu incitme ey güzel yoldaş!
Hudâ bilir ki dayanmaz, taş olsa bir sîne,
O gözlerinde dönen sağnağın dökülmesine.
Hayır, yakar beni derdimle âşinâ çıkman,
Bırak, ben ağlayayım, sen çekil de karşımdan.
Belâ mı kaldı ki dünya evinde görmediğim?
Bırak, şu yaşları, hiç yoksa, görmeden gideyim!(517)
*
108-Kasr-ı Gülşensin evet, lâkin gönüller şen değil!
Duyduğum, mazine hürmet, yoksa neşvemden değil.
Var mı loş sînende cânandan kalan nûr izleri?
Ey yeşil yurt, istenen senden odur, sînen değil…(530)43
mamure: Şehir. beyâbâni: Çöl adam, bedevi, yurtsuz. devâ: İlaç. Tebliğ:
Bildirme, ulaştırma. tahlis: Kurtarmak. aa’y-i beliğ: Çok çalışma.
âfâkın: Ufukların. sabâ: Rüzgar. ma’nidâr: Manalı. niyâz: Dua. Hudâ: Allah. sîne: Göğüs, kalb. âşinâ:Tanıdık. kasr:Saray. mâzine: Geçmişine. neşvemden: Sevimcimden. cânandan: Sevgiliden
46
109-Selânik’in, Serez’in, bak, o namdâr ovası,
Kimin elinde bugün, hangi haydudun yuvası?
Zemini öyle boyanmış ki, Hun-u İslâm’a:
Kızıl kesâfeti çökmüş cebin-i eyyâma
Kızıl ufukların altında kıpkızıl her yer…
Kızardı, baksan’a, dağlar, kızardı vâdiler;(/294)
*
110-Müslüman mülkünü her yerde felâket vurdu…
Bir bu toprak kalıyor dinimizin son yurdu!
Bu da çiğnendi mi, çiğnendi demek şer-i mübîn;
Hâk-sâr eyleme yâ Râb, onu olsun… Âmîn!
Ve-l-hamdü lillâhi Rabbil-âlemîn… (187)
*
111-Yılmam ölümden, yaradan, askerim;
Orduma “Gazi” dedi Peygamberim.
Bir dileğim var, ölürüm isterim:
Yurduma tek düşman ayak basmasın!
Âmin! desin hep birden yiğitler,
“Allahu ekber!” gökten şehitler.
Âmin! Âmin Allahu ekber!.. (533)44
namdâr: Meşhur. zemini: Yeri, toprağı. hun-u İslâm’a: Müslüman kanına.
kızıl kesafeti: Kan yoğunluğu. cebin-i eyyâma:Günlerin alnına. şer-i mübîn:
İslam . hâk-sâr: Perişan. âmin: Allah kabul etsin,öyle olsun. Allahu ekber:
Allah en büyüktür.
47
112-Geçmişten adam hisse kaparmış… Ne masal şey!
Beş bin senelik kıssa yarım hisse mi verdi?
“Tarih” i “tekerrür ” diye ta’rif ediyorlar;
Hiç ibret alınsaydı, tekerrür mü ederdi?(/495)
*
113-Ölen insan mıdır, ondan kalacak şey: Eseri
Bir eşek göçtü mü, ondan da nihayet: Semeri.(501)45
hisse: İbret, öğüt, pay. kıssa: Geçmişte olmuş olay. tekerrür: Yine olma.
ta’rif: tanım. semer: Yük bağlamak için yük hayvanlarının sırtına konulan
ağaç iskeletli palan, çul, palan.
48
114- Hepsi göçmüş, hani yoldaşlarının hiçbiri yok!
Sen mi kaldın, yalınız kafileden böyle uzak?
Postu sermekse meramın yola, serdirmezler;
Hadi, gölgenle beraber silinip gitmene bak.(529)
*
115- Çöz de artık yükümün kördüğüm olmuş bağını,
Bana çok görme, İlâhî, bir avuç toprağını!.. (529)
Merhum Mehmed Âkif’in duası kabul oldu.
On yıl vatan-cüda yaşadıktan sonra 1936 yılında
Mısır’dan döndü.
Hasta idi. Hastalığı iyileşmedi, ilerledi.
1873’de başlayan hayat; 63 yıl sonra, 27 Aralık 1936
yılı akşam vakti sona erdi.
Mehmed Âkif, Hakk’ın rahmetine erdi.
Allâh’ın rahmeti üzerine olsun. Âmîn!